Fahamet Yalçınkaya - Anne, baba ve çocuklar
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kılıçdaroğlu ABD
ve PKK'nın adayı
Kılıçdaroğlu ve Kürtçü darbe konusunda CHP'yi bir yıl önce uyarmıştık
ÖZGÜR ERDEM
Atatürk'ün partisine Atatürk karşıtı başkan
KAYA ATABERK
Havlama Karabaş havlama
OKAN İŞBECER
Kürtlerin
Nâzım düşmanlığı
TUĞRUL ÇELİK
Darbeciler yine iş başında
ESER ÖZALTINDERE
Bu şehitlerin hesabını
kim verecek?
FAHAMET YALÇINKAYA
Anne, baba ve çocuklar
TÜRKKAYA ATAÖV
15 Mayıs
İzmir'inde İtalyan ressam
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Karadeniz krallığı
ne Grektir ne Rum (II)
İLYAS SALMAN
Kahrolası gençlik
Ulusal Parti Edirne ve Kırklareli'de
Basında Ulusal Parti
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (22e)
 
 

Fahamet Yalçınkaya
Anne, baba ve çocuklar

“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildirler”
Halil Cibran

Son yıllarda medyada anne-babaya saldıran, hatta öldüren çocukların haberlerinin çokluğu beni bu konuyu irdelemeye yöneltti.

Aile sosyo-kültürel bir birimdir. Gençlerimiz gittikçe magazin kahramanı olmaya özenmiş, bu da aile bireyleri arasındaki nitelik farklılıklarını artırmış ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarına neden olmuştur. Sosyolojik açıdan baktığımızda görünen odur ki, sanayileşme ve şehirleşme ile birlikte gün geçtikçe artan bencillik-egoizm ve bireysellik durumları aile hayatını çok sarstı. Gençlik, bilgi çağında genel kültür veren edebiyattan uzaklaşmış, kitap okumaz olmuş, bilgisayar oyunlarına ve cep telefonu iletişimine yönelmiştir.

Dünyada okuma oranı en yüksek olan ülkelerden Fransa’da bile durum farklı değil. Cumhuriyet yazarlarından Nilgün Cerrahoğlu, “Sartre’ı Anarken” başlıklı yazısında şunları yazıyordu: “Sartre’ın kitapları mumya ya da ceset gibi... Artık kimsenin okuduğu yok. bir zamanlar De Gaulle’ün ‘Sartre Fransa’dır’ diye sınıflandırdığı bir kategoriden, içi boşaltılmış markalara terfi etmek. Fransa’nın Sartre okuduğu yıllarda, siyasi arenada De Gaulle gibi devlet adamları vardı. O Fransa bugün Sartre yerine Bernard-Henri Levy okuyor ve devletin başına da BHL gibilerin siyasi platformdaki karşılığı olan Sarkozy’leri oturtuyor.

Sorun yalnız Fransa’ya özgü değil. Eski kıta boydan boya Sartre türü aydınlardan BHL türü aydınlara geçişin boşluğunu yaşıyor.”

İletişimin artması topluma Pseudo-Culture (Suni Kültür) getirmiştir. İnsanlar arasında artan saldırganlıkların ve kuşaklar arasındaki çekişmelerin bir nedeni bu olabilir.

Son yıllarda akrabalık bağları güç kaybedince, yaşlıların sosyal statülerini kaybetmeye başladığını görüyoruz. Yaşlılar, ilgi, sevgi ve saygı bekler. Yaşlılık büyük problemlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde evlatlardan gelen ilgisizlik yaşlıyı çökertir. İnsan yaşlandığı zaman sosyal dayanışmaya daha çok gereksinim duyar. Kuşaklar arasında mutlu bağlar kurmak gerekir. İnsanı insan yapan özelliklerin başında sorumluluk duygusu gelir. Gençler, ileri yaştaki anne-babasına karşı sorumlu değiller midir? Oysa bugünün gençlerinde bu sorumluluğu görememekteyiz. Batı toplumlarında 18 yaşına gelen gençlerin aileden ayrılıp bir stüdyoda yaşamlarını sürdürdüklerini gözlüyoruz. Keza huzurevine bıraktıkları yaşlılarını bir daha hiç aramamaktadırlar. Bu yaşlıların hastalıklarından, ameliyatlarından bile haberleri olmamakta. Özel günlerde huzurevinde ya da yalnız yaşadıkları evlerinde çocuklarını boşuna bekleyen yaşlıların gözyaşları içinde nasıl yıkıldıklarına tanık oluyoruz. Bugün endüstrinin insanları yalnız ve mutsuzdur. Toplum içinde adeta tek başınadır. Şairin “Çağınız başlıyor hatıralar” dediği dönemde insan sevgiye sığınır. Sevgi ilişkisi bu yaşlarda daha da önem kazanır. Sait Faik’in dediği gibi “Bir insanı sevmekle başlar her şey.”

Bertrand Russell, mutluluk için dört koşul öne sürer; bunlardan biri de yakın çevresi ile iyi ilişkilerdir.

Eserleri bütün dünya dillerine çevrilen Lübnanlı filozof Halil Cibran, “Hak Erenler” adlı kitabında “Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir,” der ve şöyle devam eder: “Siz onların dünyaya gelmelerine aracı oldunuz, fakat onlar sizin değildir. Gerçi onlar sizinle beraberdir, fakat sizin malınız olamazlar. Onlara sevginizi verebilirsiniz, fakat düşüncelerinizi asla. Çünkü onların kendilerine has düşünceleri vardır. Onları kendinize benzetmek için uğraşmayın. Çünkü hayat, geriye adım atmaz ve dün ile ilgilenmez.”

Bu çok önemli yazarın mesajını anne-babaların doğru anlamaları gerekir.

Nurdan Gürbilek de “Ev Ödevi” adlı deneme kitabında çocuklar için şunları söylemektedir:

“Bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev. Ne erken çocuklukta olduğu gibi keşfedilecek bir dıştır artık, ne de dış dünyaya karşı sığınılacak bir iç. Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: Evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel olduğunu farkettiğimiz an mı? Evin geçici, ana-babamızın güçsüz, ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğini, bu iç dünya olmanın bedelinin bu iç sıkıntısı olduğunu farkettiğimiz an mı?”

Bu duruma göre çocukların iç sıkıntısı duyuncaya kadar iç dünya olan evlerini terk etmemeleri gerekiyor. Zamanın gelmesi beklenmeli. Aksi halde aileden vakitsiz ayrılan genç, psikolojik bağlarını kopardığı için ruhsal depresyona, psikolojik sarsıntıya düşer. Bunun sonucunda gençlerin uyuşturucuya başladığını, sapık yönelişlere girdiğini, hatta intihara başvurduğunu görüyoruz.

Bir de kendilerini aşmış anne-babalarına karşı çekememezlik duygusuna kapıldıklarını gözlemliyoruz. Bu konuda önümüzde iki önemli örnek var. Biri dünya çapında büyük şair Nâzım Hikmet’in oğlu Memet. Yıllar önce babası hakkında çok çirkin iddialarda bulundu ve onun verdiği mücadeleyi küçülterek “Babam Ruble için yaptı” dedi. Cumhuriyet gazetesinin merhum yazarı Müşerref Hekimoğlu bir makalesinde bu konuya değinmiş ve babasının büyüklüğü ve dünya çapındaki değeri karşısında ezilen oğlunun kompleksini ele almıştı.

Diğer örnek yine dünya çapında bir yazar olan George Sand’ın kızı. Annesini hiç sevememiş, hep ona karşı cephe almıştır. Bu yüzden de G. Sand’ın sevgilisi Chopin ile araları bozulmuştur. George Sand’ın romanları hâlâ okunmakta ve bir büstü de Paris’te Luxembourg Parkı’nın girişinde yer almaktadır.

Bu konuya yazarımız Peride Celal de “Üç Yirmidört Saat” adlı romanında değinmiş ve güçlü insanlara karşı duyulan tedirginlikten bahsetmiştir.

G. Sand’ın kızı ile olan çekişmesinin, yazarın adı geçen romanındaki şu tarifle örtüştüğünü görüyoruz:

“Ulaşılamayacak kadar mükemmel annelerin kızları olmak, onlara karşı çocukluğunda hayranlık, genç kızlığında nefret duyarak büyümek zorunda kalmak.”

Şimdi işlediğim konu ile ilgili çok önemli bir romandan bahsetmek istiyorum.

İ. S. Turgenyev’in “Babalar ve Çocuklar” adlı kitabı. Bu romanın çok uzun yıllara rağmen önemini hiç kaybetmemesinin nedeni yalnız edebi değeri değil aynı zamanda konunun her dönemde geçerli olmasıdır.

Roman iki kuşak arasındaki çekişmeyi anlatıyor. Bir tarafta oğullarına çok düşkün ve hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan bir anne-baba. Diğer tarafta ihtiraslı, isyancı, nihilist bir oğul. Yazıldığı dönemde eleştirmenler eserin yorumunda ikiye ayrılmışlardı. İlericiler bu romanın genç kuşaklara karşı yazılmış bir eser olduğunu düşündüler. Romanın kahramanı olan Bazarov’u karikatürize edilmiş bir ilerici olarak kabul ettiler. Gericiler ise, romanda nihilizmin övüldüğünü, yazarın Bazarov’a aşırı bir sempati gösterdiğini iddia ettiler. Solcu eleştirmenler, yazarın babalardan yana olduğunu ileri sürdüler, sağcı eleştirmenler yazarı devrimden yana olmakla suçladılar.

Yazar ise gerçekçi olmaya çalıştığını ve küçük burjuva aydını Bazarov’u liberal soylulara göre daha güçlü bir tip olarak canlandırdığını ileri sürdü ve yalnız Bazarov’u değil üniversitede okuyan bütün gençliği eleştirdi. Yazarın Bazarov’u sonunda öldürmesinin nedeni, kahramanını nihilizmden vazgeçmek zorunda bırakmasıdır. Yazar şunu demek istiyor: Madem ki sen nihilistsin, herşeyi inkar ediyorsun, haydi bakalım, ölümü de inkar et! Bak işte o seni inkar ediyor.

İki ihtiyar oğullarının mezarını sık sık ziyaret eder, orada uzun kalarak ona yakınlık duygusunu pekiştirirler. Yatmakta olduğu taşa uzun uzun bakarlar, taşların tozunu silerler. Yazar eserini şöyle bitirir: “Bu mezarda gömülü olan yürek ne kadar ihtiraslı, ne kadar günah işlemiş, ne kadar isyancı olursa olsun, üstünde biten çiçekler bize, masum gözleriyle sakin sakin bakarlar. Bu çiçekler bize sonsuz bir uzlaşmayı, ölümsüz bir hayatı da anlatırlar.”

Ben ise ölümü bir hiçlik, bir yok oluş olarak gördüğüm için, insanların aklını kullanarak yaşarken uzlaşmayı sağlamaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu eser bize şunu gösteriyor: Fazla şefkat anarşiye yol açar. Yaşlı kuşaklar, gençler üzerinde dengeyi sağlamalıdırlar.

Her insan kendine özgü bir kişiliktir. Ona kendi özünü bulmada yardımcı olabiliriz. Fakat onu istediğimiz gibi planlayamayız.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40