![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İskender sonrası Anadolu İskender Devleti sonrası Şam ve Suriye’de kurulan Selevkoslar’ın Mısır ve Makedonya devleti üzerindeki egemenliği Romalılar tarafından MÖ I. yüzyılda silinip atılmıştır. Bunu Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği kitabında da görebiliriz. Roma lejyonları, yerleşik düzendeki Mısır, Suriye ve Makedonyadaki güçleri çok kısa zamanda askeri olarak yenmiştir. Ama buna rağmen İran’daki Turan kökenli Partlar ve aynı dönemde Pont Krallığı dediğimiz Karadeniz’den başlayan bugünkü Batı Karadeniz bölgesinin içinde kalan Bthynia, Pamphylia ve Paphlgonia’ye kadar devam eden krallık günümüzde sanki bir Helen krallığıymış, bir Grek krallığıymış gibi yorumlanmaktadır. Bu daha sonra giderek bir Rum krallığına dönüştürülmüştür. Oysa Pont krallarının isimleri Mitriades’tir. Partların Turani kökleri Mitriades “Tanrıverdi” anlamındadır. Bizim Türk toplumunda Tanrıverdi ismi bu Mitriades’ten gelen bir isimdir ve bunlar Turanlı bir etnosun egemenliğidir. İskitler ve Partlar gibi Türkmenistan civarından İran’ı fetheden bir halktır. Ve bu halk büyük olasılıkla da Türk kökenlidir. Bu nedenle de göklere çıkarılan Şehname’de Partların dönemine ait olgular anlatılmamaktadır. Oysa Partlar MÖ 250 ile MS 225 yıllarında İran’da egemen olmuş, İskender’in egemenliğindeki İran’ı, Doğu Anadolu’yu ve Suriye’yi fethetmiş ve Doğu Anadolu’daki Ermenistan’ı kendine bağlamış bir iktidardır. Romalıların İran ve Anadolu’ya girişlerini engelleyen de bu topluluklardır. Adam Smith “Partlar Romalıları kolaylıkla durdurmuştur.” demiştir. Ama İskender’den kalan krallıklar olan Mısır Suriye ve Makedonya krallığı Roma karşısında sabun köpüğü gibi dayanamamışlardır. Oysa Partlar bu savaşı sürdürmüştür. Yani Partların konumunu anlamamız Selçuklular’ın Türkistan’dan ve Hazar Denizi’nin doğusundan İran’ı fethederek yerleşmeleriyle başlayan Türkleşme sürecinin başlangıcını anlamamıza yardım eder. MÖ 250’de İskander egemenliğindeki İran’ı fethederek İskender’in güçlerini İran’dan kovar ve burada Part hanedanlığını kurarlar. Bunların adları da hanedan olarak Arşaklılar veya Saklar’dır. Krallığın ismi de Mitriadesler’dir. Yani Pont Krallığı’ndaki krallarla aynı tanrıya aynı dine tapan krallardır ve Likra’ya tapan Pont Krallığı ve onun devamını oluşturan İran’daki Part Krallığı etnik ve dinsel olarak aynı özelliği göstermektedir. Etnik ve dinsel olarak Partların Şehname’de gösterilmemesinin nedeni bazı Farslar tarafından Partların Mithra’ya inanmaları, oysa Darius gibi Akamanış hanedanlarının ise Zerdüşt olması nedeniyle anlaşamamaları şeklinde gösterilmektedir. Oysa İskender’in yıktığı Akamanış hanedanı yani Kuryus ve Darius hanedanının yerine Makedonlar bir süre egemen olmuş, bu Makedon krallıkları Yunanistan’da Makedon; Mısır ve Suriye’de ise Partlı hanedanlar tarafından yönetilmişlerdir. Daha sonra Roma tarafından yenilerek Romalılaştırılmıştır. Ama buna karşılık İran’daki Partlar Romalıların bölgeye girişlerini engellemiştir. Roma Karedeniz’de egemen olamadı
Bu dönemde Doğu Anadolu’da yer alan Ermeniler ve kralları Tigran Pontus Krallığı’nın akrabası olarak Pontuslar’a tabi konumdadır. Pontus’taki krallık ise Mitriades ve ondan sonra VI. Mitriades’e kadar devam eden bir hanedanlık söz konusudur. Bu hanedan Romalılara karşı en büyük direnci göstermiş hanedandır. Yani Romalılar İran’da egemen olamadığı gibi Karadeniz Bölgesi’nde de, Pont Krallığında da egemen olamamıştır. Bu savaşlarla Pont Krallığı’nın gelişmiş olduğu dönemde Karadeniz’de Kırım’dan Batı Anadolu’da Bergama Krallığ’ına kadar ele geçirilmiş ve Bthynia ve Paphlgonia gibi bölgeleri Pont Krallığı ele geçirmiş, Makedonya’ya kadar uzanmıştır. Büyük Mitriades zamanında en büyük aşamasına ulaşmış Pont Krallığı’na aynı zamanda Kapadokya Krallığı da tabidir. Kapadokya kralları olan Ariarates’ler Pont Krallığı’na da akraba olarak krallığın alanındadır ve bu boyutuyla bakıldığı zaman Roma Suriye’yi fethetmesine karşılık Anadolu’da egemen olamamıştır. Makedonlarla savaşı sonrası Mitriades bu bölgeden çekilmiş ve daha sonra Roma ordusu İstanbul’da yerleşmiştir. Roma ordusu komutanı, Mitriades tarafından büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Daha sonra Mitriades buradan atılmış, Bithynia ve bugünkü İznik olan Nicomedia’da büyük savaşlar olmuş ve bu savaşlar bugünkü Kapıdağ Yarımadası’nın güneyine kadar sürmüştür. Burada Romalılarla savaşan Mitriades Romalılar karşısında yenilince Karadeniz’e kaçmıştır. Tekrardan toparlanan Mitriades güçleri Kapadokya ve Ermenilerle birlikte Romalılara karşı savaşmıştır. Fakat Mitriades’ten sonra iktidara gelen oğlu Romalılarla anlaşmış fakat devam eden savaşlarda Sezar bu bölgeye gelmiştir. Bu süreçte Bergama Bithynia, Kapadokya, Kilikya ve Pont Roma’ya teslim olarak eyaleti olmuştur. Hıristiyanlığın doğuşu sonrası Rum-Ortodoks kavramı Roma’da Rumlaşma süreci Hıristiyanlığın başlangıcıyla ortaya çıkan bir süreçtir. MS I. yüzyılda oluşan Roma’nın egemenliği döneminde İncil’de Pavlus’un mektuplarını görüyoruz. Galatlara, bugünkü Gediz vadisindeki kiliselere ve Efes’e yazdığı mektuplarla buradaki halkları Hıristiyanlığa çağırmakta ve Hıristiyanlaşma ortaya çıkmaktadır. İşte Hıristiyanlık sonucu Ortodoksluk egemen olmuş ve bu Ortodoksluk Roma’nın Ortodoksluğu olduğu için Roma Katolikliği karşısında bir Roma Ortodoksluğu kavramı ortaya çıkmıştır. Bu da Rum-Ortodoks olarak gelişmiş ve Anadolu’ya gelen Müslüman orduları karşılarında Rum-Ortodoksları buldukları için Rum deyimi Kuran-ı Kerim’e de girmiştir. Hz. Muhammed Rumlar ile İranlılar arasındaki savaşla ilgili “Bugün İranlılar kazanmıştır ama daha sonra Rumlar üstün gelecektir” söylemi de Rum Suresi olarak bilinmektedir. Partların Romalılarla savaşı döneminde Arşaklı hanedanı Mitriadesler karşısında Ardeşirler, Kars’tan türeyen Ardeşir, iktidar olmuştur ve Ardeşirler kendilerinin Akamanış soyundan geldiklerini ileri sürmektedirler. MS 250’de olan bu iktidara gelişi de Akamanışların son görüldüğü dönem olan İskender’e yenildikleri ve Darius’un sonu MÖ 300 tarihinden 500 yıl sonra nedense tekrardan diriltildiği ileri sürülmüştür. Yani Sasani hanedanı çıkmıştır ve Sasani hanedanı döneminde İran’da Sasani iktidarı egemenken Anadolu’da Roma egemendir. İşte bu Rum ve İran savaşları bu döneme özgüdür. Hz Muhammed’in bahsettiği Rum-İran savaşları bu dönemdedir. Güneydoğu Anadolu bölgelerini fetheden Araplar bu bölgeyi Müslümanlaştırırken İran’ı da fethettikten sonra bu bölgeyi de Müslümanlaştırmıştır. Burada İslami temelde yeni bir etnojenez oluşmuştur. “Müslüman Farslar” kavramı ve İran Türklüğü Karşı taraftaki Romalı Rum-Ortodoksluğa karşılık Müslüman Araplar ve Farslar karşımıza çıkmaktadır. Aslında Müslüman Farslar dediğimiz bölgelerde de görüldüğü gibi 500 yıldan beri iktidarda olan Turanlılar söz konusudur. Ve bu Turanlılar Partların Arşaklı hanedanı Hazar bölgesinden gelen etnoslardır. Aynı şekilde de Anadolu’da Pont Krallığı’nın Roma egemenliğine girmesine karşılık Pont Krallığı’nda da gene antik Anadolu tarihinden beri İran’la bağlantılı bir iktidar vardır. Halk da İrana tabi bir halktır. Satraplık anlamında İran’a bağlıdır. Ama İskender sonrası bu ilişki bozulmuş, Anadolu’daki Pont Krallığı’nın İran etkisinden kurtulmasına karşılık yönetim Partlarda ve Mitriades hanedanında kalmıştır. Daha sonra bağımsızlığını kazanarak Part Krallığı’na dönüşmüştür. Anadolu’daki diğer halklar da Grek değildi Aynı şekilde Kapadokya Krallığı Ariarates’ler tarafından sürdürülmüştür. Yeni bir etnos olarak ise bu savaşlar döneminde Aradolu’ya gelen Keltleri yani Galatları da bir etni olarak görmekteyiz. İç Anadolu’ya yerleşen Galatlar etnik olarak diğer Anadolu halklarına karışmıştır. Bithynia’daki halk Trak kökenli bir halk olarak düşünülmektedir. Yani kesinlikle Greklerle ilgisi yoktur. Frigyalılar ise batıdan Anadolu’ya giren bir halk olup Doğu Anadolu’da Ermeni kolonilerini oluşturmuş olan Urartulara egemen olarak bugünkü Ermenileri oluşturduğu düşünülmektedir. Frigyalıları tarihten silen ise Turan’dan gelen Kimmerler olmuştur. Kimmerler Batı Anadolu’ya ve tarihsel bir devrim yaparak yerleşmişler ve tarihi belirlemişlerdir. Bunu takip eden dönemde Kimmerleri kovalayarak gelen İskitler gerek Kuzey İran’a ve Azerbaycan’a gerekse Anadolu’ya ve Mısır’a kadar gitmişlerdir. İskitlerin bu seyahatleri Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Kağan’ın Azerbaycan’a ve Mısır’a gidişini anlatmaktadır. Yani Derbent Geçidi’nden geçen İskitlerin bu yerleşimleri anlatılmaktadır. İskitler bundan sonra doğuya dönmektedirler. Gerek İskitler gerek Kimmerler gerek Partlar gerekse Sakalar aslında İrani bir halk olmayıp tersine Heredot’un da anlattığı gibi ham Darius’u hem Kuryus’u yenen halklardır. Kuryus’u yenen Tomris Han bir İskit hanıdır. Keza aynı şekilde Darius da İskitlerle savaşmış ve yenilmiştir. Bu boyutuyla görüldüğü gibi İskitler, Sakalar ve Partlar sürekli kuzeyden Anadolu’ya ve İran’a girişler yapmıştır. Romalılar gelmeden önce Anadolu’nun etnik kimliğinin belirlenmesinde etkili olmuşlardır. Grekler Trabzon’da, Samsun’da, Ereğli’de, Kırım’da ve Foça’da kıyı kolonileri olmuştur ama kıyı içine giren halklar olamamışlardır. Ticaret yapan bu topluluklar tüccar korsanlar olarak kalmışlardır. Ama kültürel olarak burada ticaret dili olarak Grekçe kullanılmaya başlanmıştır. Anadolu’da kim hakimdi? Aynı şekilde bu Roma/Rumlaşma olgusu nedense abartılarak onu da gizleyen bir Bizanslaşma deyimiyle ortaya çıkmakta ve sanki bu bölge bütünüyle Grekmiş, Bizansmış gibi ifadelerle ortaya atılmıştır. Diğer taraftan bu Grek olarak ifade edilmeyince İskender’in Anadolu’daki hareketlerinden hareket ederek Greklerin egemen olduğu tek dönem İskender’in fetihleri döneminde olmuştur ki bunlar da Grek değil Makedonlardır. Bunların fetihleri de Timur’un Anadolu’yu fethinden daha uzun bir süre devam etmemektedir. Bu boyutuyla baktığımız zaman İlhanlılar’ın Anadolu’yu fetihlerinden de daha uzun bir süre değildir. Bu süreç ancak geçici bir fırtına olmuştur ve etnik kimliği değiştirmemiştir. Ama buna karşılık sürekli Hellenistik dönem vurgusu yapılarak sanki bu dönemin Greklerin egemenliğindeki bir yerleşim ve Grek kültürünün olduğu bir topluluk gibi algılanmıştır. Oysaki İskender hem Grekleri ortadan kaldırmıştır, hem Makedondur, hem de buradan rüzgar gibi geçmiş ve Anadolu halklarının etnik yapısını değiştirmemiştir. Ama burada Batılı dillerdeki sözlüklerden Rum-Ortodoks deyimini kaldırıp Grek-Ortodoks deyimi koyularak buraları bütünüyle Grekleştirme sihirbazlığını yapmak istemektedirler. Bugün Karadeniz Bölgesi dediğimiz bölgedeki halkların Rum olduğu ve Selçuklular’ın gelmesiyle bu halkların yok olduğu ileri sürülmektedir. Aslında bu halklar Romalı olmamıştır. Ortodoks olmuştur, ama hiçbir zaman Grek olmamıştır. Zaten bu dönemde hiç Grek bulunmamıştır. Bu halkların yönetimi Partlardadır, ama bu halklar İranlı da olmamıştır. Çünkü etnik olarak kendini koruyan halklardır. Bu tarihi çok iyi inceleyen çalışmaları maalesef günümüzde Türk Tarih Kurumu yeniden basmamaktadır. Atatürk döneminin Kültür Bakanı olan Şemsettin Günaltay döneminde Antik Tarih Anadolu, İran ve Roma dönemine kadar olan Anadolu’daki etnik halkların tarihi tarafsız ve gerçekten bilimsel bir yöntemle ortaya koyulmuştur. Ama daha sonra Batıcı bir anlayışla, Batılı arkeolojik kültürel formasyonla Arif Mansel Hellenizm denilen Grek dönemi gibi kavramları putlaştırmıştır. Bu Hellenistik dönemin etkisinde kalan Bilge Umar’ın Anadolu Antik Halkları kitabına da bakılabilir. O da aslında orijinal kaynak olarak gördüğümüz Şemsettin Günaltay’ın metinlerinin yeniden yazılmış hali gibi okunabilir. Roma dönemi sonrasını Bizans dönemi olarak anlatan kitapların tümü Roma dönemini anlatmaktadır. Bu Roma döneminde de etnik olarak bir Rumlaşma Batıda söz konusu olurken ve ticari olarak Grek dili konuşulurken, Roma’nın orijinal dili Latincedir. Doğudaki Pontus, Kapadokya, Paphlgonia gibi halkların kendi kimlikleri Osmanlı’nın bu bölgelere gelişine kadar sürmüştür. Buradaki halkları incelediğimiz zaman özellikle Roma döneminde Kafkaslar’dan gelen Kıpçakları görmekteyiz. Kıpçaklar kuzeydeki Kıpçak bozkırından Gürcistan’a ve Karadeniz Bölgesine yayılmıştır. Bugün Rum denilen köyler aslında bu Kıpçaklardan oluşmaktadır. Aynı şekilde Roma ordusunda Osmanlı’yla da savaşan çok sayıda Kıpçak vardı. Bunlar Bulgaristan ve Romanya’ dan Anadolu’ya girmiş Aktatarlar adını almışlardır. Bu Kıpçakların Diogenes ordusundaki konumu özellikle Alparslan’ın Anadolu’daki savaşı döneminde belirgin olmuştur. Yani Kıpçaklar karşılarındakilerin Türk olduğunu görünce Diogenes’in ordusunu terk edip Alparslan’ın ordusuna geçmişlerdir. Keza Kıpçakların Peçenekleri Trakya bölgesinde katlettiği de vurgulanmaktadır. Bunlara nedense İskitler ismi verilmesi de ilginçtir. Kıpçakların da Peçeneklerin de İskitler olarak anılması; İskitlerin de Partların da Sakaların da Türklerin ataları olduğunun kanıtlarıdır. Karadeniz kimin yurdu? Burada vurgulamak istediğim Anadolu’da Bulgaristan ve Romanya’dan gelen çok sayıda Kıpçak Türkünün varlığına karşılık Batılı kaynaklar bunları Alanlar diye tanımlayarak ayrı bir kimlik verme çabası içindedir. Oysa Kıpçak ve Alanlar birliktedir. Aynı dönem Hunlar döneminde de Anadolu’ya Kafkasya ve Balkanlar’dan gelen Hunlar söz konusudur. Kafkasya’daki Gurlar Akhunların bu bölgeye yerleşen kabileleridir. Roma döneminde de Hunların Anadolu’ya girişlerini görmekteyiz. Keza Selçuklular’la Anadolu’ya gelen Oğuzlarla Anadolu’nun artık Türkiye olduğu görülmektedir. Anadolu’ya gelen Oğuzlar Karadeniz Bölgesi’nde Çepnileri oluştururken Kırım’da çok miktarda Kıpçak varlığı bilinmektedir. Hatta Osmanlı’nın da bu Kıpçaklardan olduğunu, Osmanlı’nın Kayı boyundan değil Kıpçaklardan gelen bir boy olduğu da ciddi tarihçiler tarafından savunulmaktadır. Bunlardan biri de Zeki Velidi Togan’dır. Diğeri Marquet’tir. Osmanlı’nın savaştığı Tatarların İlhanlı Tatarları değil Roma ordusundaki Aktatarlar dediğimiz Bulgaristan’dan Roma ordusuyla gelmiş Tatarlar olduğu belirgindir. Keza Anadolu’da o dönemde egemen olan iktidar Selçuklular değil İlhanlılar’ın valileridir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Anadolu’daki etnik kimlik de Osmanlı döneminde bile gerek Kafkasya’dan gerek Balkanlar’dan gelen etnilerin egemenliğinde gelişmiştir. Ama bu etnilere baktığımız zaman antik dönemden beri bu iki yoldan gelen gruplar egemen olmuştur. Bunların doğu kolu ise Hazar Denizi’nin güneyinden İran’a giren koldur. İran’da Farsça Türkler tarafından kullanılmıştır. Dil burada belirleyici bir özellik değil ama tarihsel sürece baktığmız zaman İskitler, Kimmerler, Hunlar ve Kıpçaklar sürekli Anadolu’ya girerek bu bölgenin etnik yapısını oluşturmuşlardır. Bu halklar bugün Karadeniz kıyısında aynı Macaristan’da gördüğümüz gibi kuman denilen yüzlerce köy ve yerleşim yeri vardır. Ve bunlar Selçuklu öncesi dönemde yerleşmiş ve Gürcü ordusunda büyük bir güç oluşturmuş ama Karadeniz kıyısına doğru uzanmıştır. Bugün bu Pontus Krallığı’ndaki Hıristiyan Rumların köklerini oluşturmaktadır. Aslında bunlar Rum değildir. Romalı da değildir, Hıristiyandır. Ama Grek hiç değildir. Ama buna karşın günümüzde buraları Helen bölgesi ilan ederek aslında Hellenistik dönemi empoze ederek Anadolu’yu Helenleştirme ve Yunanistan’a bağlama politikası emperyalizmin Osmanlı’yı dağıtma politikasıdır. Atatürk, Pan-Hellenitik birlik projesini dağıttı Atatürk bu savaşta Hellenizm ideolojisini yıkarak, Pan-Hellenik birliği yıkmıştır ve Pan-Hellenik Sosyalist Parti ideolojisini dağıtmıştır. Keza Anadolu’daki Rumlaşma kavramının da aslınra Romalılaşamadığı, Ortodoksluktan öte geçemediği ve de hiçbir zaman Grekleşmediği de ortadadır. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Pont Krallığı ne Rumdur ne Grektir. Pont Krallığı son bin yılda Türklerin egemenliğindeki tarihsel süreç, ondan evvel MS I. binyıl içinde Hunlar, Peçenekler ve Hazarların Anadolu ve Azerbaycan’a kuzeydan girişleri veya batıdan girişleriyle bir yapı kazanmıştır. Bundan evvelki bin yılda ise İskitlerin, Kimmerlerin ve batıda Hint-Avrupalı olarak Trakların ve Keltlerin yerleştiği bir yapı oluşmuştur ama son bin yılda gelen kesinlikle bir Türk kimlikleşmesidir. Bu tarihsel süreçleri es geçerek “Burası Greklerindi, bunlar Hellenistik dönemin insanlarıydı, buraya Roma gelmiştir ama bu Roma Bizans’tır.” diyen bir anlayışla tarih çarpıtılmaktadır. Böylece Karadeniz’de bugünkü politika Güneydoğadaki “Kürt kimliği”nin yaratılması politikasına benzeyen bir politika ürünüdür. Bu çarpıtma günümüzde gerçekmiş gibi tarihsel olaylar yok sayılmaktadır. “Biz kendimizi böyle hissediyoruz tarih bizi ilgilendirmez” diyerekten kendi orijinal Türk kimliklerini inkar etmektedirler. Aynı çabalar Helen kimliği olarak Pont bölgesinde ileri sürülmektedir. Oysa burada Helen kimliği olmadığı gibi Rum kimliği de olmamıştır. Burada Ortodoks bir etnik yapı vardır. Bu etnik yapı daha sonra Türkleşmiştir. Ama bu Ortodoks yapının bu kadar kolay Türkleşmesinin sebebi Kıpçak Ortodoks Türklerin Ortodokslaşmış İskit ve Hun gibi Kafkaslı ve Turanlı etnilerin Ortodokslaşması olgusudur. Bu boyutuyla bakıldığı zaman batıda Ortodoks Slavlara Ruslar nasıl Grek ve Rum diyemiyorsa aynı şekilde hiçbir zaman Grek olmayan, Rum olmayan Pontus’a nedense Rum ve Grek demektedirler? Bu emperyalist yayılmacı politikaların ürünüdür.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||