![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eser Özaltındere Yine eskiye döndük. TSK’nın AKP iktidarı öncesi büyük özverilerle bitirdiği PKK, AKP’nin uyguladığı politikalarla tekrar Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde etkin olmaya başladı. Son günlerde şehit cenazeleri ardarda gelmeye devam ediyor. Hükümetin umurunda değil. O, Anayasa mahkemesiyle HSYK’nın yapısını değiştirip YAŞ kararlarına yargı yolunu açarak TSK’nın ele geçirilmesinin ve son tahlilde de Anayasanın değiştirilerek Siyasal İslamcı ve Kürtçü faşist diktatoryasını kurmanın peşinde. Bu şehitler sayesinde TSK’nın hedef haline getirilmesi onların ayrıca işine geliyor. Baksanıza AKP’li tarafsız(!) Cumhurbaşkanı, Tunceli Sarıyayla karakol baskını ile ilgili olarak uzaktan kumandalı medyanın dolduruşları çerçevesinde Genelkurmay’dan brifing istiyor. Taşeron kalemşörlerin art niyetle yaktıkları kibrit ateşine körükle gidiyor. Mûnis Genelkurmay Başkanı ise, yine aynı olayla ile ilgili olarak, sanki bir yararı varmış gibi, ne oldukları zaten bilinen yandaş ve işbirlikçi mütareke basınını suçlamaktan başka hiçbir iş yapmıyor. Gerçekten de, geçenlerde verdiğimiz şehitlerle yüreğimizi yakan bu karakol baskınını kabullenebilmek mümkün değildir. Bir zahmet haritayı açın ve Tunceli’nin yerine bir bakın! Neredeyse Türkiye’nin göbeği. Ve böyle bir konuma sahip bir bölgede PKK teröristleri İlker Başbuğ’un ifadesine göre 70 kişiyle korunan Sarıyayla karakoluna ağır silahlarla ve roketatarlarla baskın düzenleyip ellerini kollarını sallayarak kaçabiliyorlar. Dikkat edin, gazete haberlerine göre bu saldırıda içlerinde Bixi’nin de olduğu ağır makineli silahlar kullanılıyor. Bu ağır silahlar, İç Anadolu’ya komşu ve sınırlara çok uzak olan bu bölgeye nasıl kimsenin ruhu duymadan taşınabiliyor anlamak mümkün değil. Saldırıdan sonra ise bu teröristler, baskını yaptıkları ağır silahlarla bir anda yok oluveriyorlar. Buna da akıl sır ermiyor. Üstüne üstlük, PKK’lı katiller mevzilerin yakınlarına kadar gelip mevzilere el bombası atabiliyorlar. Hatta Fettullahçı Zaman’ın haberine(?) göre teröristler karakolun içine kadar giriyorlar ve saldırı sonunda karakolda patlamamış el bombaları bulunuyor. Yine bu yayın organındaki TSK’yı yıpratma amacıyla soru işaretleri taşıması mümkün olan haberde, teröristlerin saldırı sırasında Kürtçe ve Türkçe; “Komutanınız öldü, siz de öleceksiniz teslim olun!” şeklinde propaganda amaçlı anons yapacak kadar kendilerinden emin davranabildikleri, hatta sabahleyin tekrar karakolu arayarak ve gülerek “Yeni komutanınız kim oldu, yine geleceğiz” diyebilme rahatlığını bulabildikleri ifade ediliyor. Terörle mücadele için sis mi dağılmalı? Sakın kimse bana, arazi ve hava koşullarının elverişsizliğini öne çıkaran hikâyeler anlatmasın! Çünkü, artık bunlara doyduk. 25 yıldır süren bir savaşta, Türkiye’nin doğusunun en iç bölgelerindeki bir kent kırsalında ve bir dönem orada alan hakimiyeti bütünüyle elde edilmişken, hâlâ coğrafî olumsuzlukları veya hava şartlarını bahane olarak ileri sürmek artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Eğer, şimdiye kadar terörle mücadeleye tonlarca para harcamışsan, en kahredenine kadar her türlü deneyimi yaşamışsan ve Türkiye seninse, her yerine hâkim olacaksın. İlker Başbuğ bu konu ile ilgili açıklamalarında diyor ki; “hava sisli olduğundan helikopterler yardıma gidemedi...” Peki ne yapacağız o zaman? Havanın her sisli oluşunda karakolları kaderine mi terk edeceğiz? Sisin dağılmasını ya da yardım için havanın aydınlanmasını mı bekleyeceğiz? Ya sis günlerce dağılmazsa?.. Veya terörist sayısı ya 50-60 yerine 100-150 olup çatışma daha uzun sürerse?.. Demek ki, bizimkiler elleri kolları bağlı karakolun komple yok olmasını bekleyecekler. Yine Genelkurmay Başkanı o açıklamasında, karakoldaki askerlerimizin 3 saat boyunca kahramanca savaştığını söylüyor. Tamam işte! Oradaki kahramanlar sonuna kadar vazifesini yerine getirmiş ve teröristi 3 saat boyunca oyalamış. Ama senin o oyalamayı avantaj haline getirecek sürpriz ve ani taktik önlemlerin yoksa oradaki kahramanların ölümüne savaşmaları hiçbir işe yaramayacaktır. Örneğin; belki de teröristin sisin olmadığı en yakın kaçış bölgelerine anında çok sayıda özel birlik dağınık olarak indirilebilir ve pusuya yatırılabilirdi. Veya özel birliklerin bu önlemleriyle beraber saldırının olmasına müteakip en yakın yerleşim bölgelerinde derhâl istihbarat çalışmaları başlatılabilir, teröristlerle ilgili her türlü bilgi en kısa zamanda değerlendirilerek özel birliklerin bu doğrultuda konuşlanmaları sağlanabilirdi. Ya da teröristlerin kaçış yolları birbirini tamamlayacak birkaç çemberle tıkanabilir ve son derece kararlı bir şekilde en son terörist ele geçirilene kadar peşleri bırakılmayabilirdi. Yıllardır terörle savaşarak deneyim kazanmış bir ordunun, bu çapulcuları ne pahasına olursa olsun ve nereye kaçarlarsa kaçsınlar yakalayıp cezalarını vermesi gerekirdi. Çünkü, geçmişte bunların hepsi yapılmıştı. Eğer bugün, hemen hemen Türkiye’nin ortasındaki bir bölgede hâlâ 50-60 kişilik bir terörist grubunun yok edilmesi için hiçbir şey yapmadan sabah olması bekleniyor ve bunlar kaşla göz arası sırra kadem basabiliyorlarsa, o zaman bunca sene boşa geçmiş, dolayısıyla da bu konularda yeniden önemli zafiyetler oluşmuş demektir. Terörle mücadele etmeyen ordu isteniyor Evet! Bu tespit doğrudur ve bunca sene boş geçmiştir. Bu konudaki en büyük suçlu Amerikancı generallerle beraber AKP hükümetidir. Çünkü, AKP hükümeti iktidar olur olmaz, sömürgecilerin çıkarları doğrultusunda PKK ve Kürtçülerin rahatça örgütlenebilmeleri için TSK’nın üzerinde oyunlar oynamaya başlamıştır. Bu oyunlar, TSK üzerinde şu etkileri doğurmuştur: 1) PKK ile çok uzun süren savaşta ABD karşıtı bilince sahip savaşçı ve ulusalcı kadrolar tasfiye edilmeye başlanmıştır. 2) Sadece bu kadroların tasfiye edilmesi ile kalınmamış bu kadroların temsil ettiği askeri profilin de yok edilmesine yönelinmiştir. 3) Yine TSK her türlü eleştiriye açık hale getirilerek saygınlığının zedelenmesine çalışılmış ve bu kurumun mensuplarının risk almaktan kaçınan, savaşmak yerine sinmeyi tercih eden bir format edinmeleri sağlanmıştır. Yeni yaratılmak istenen asker tipolojisindeki örnek model, bizzat İlker Başbuğ’un kendisidir. Yani bu; edilgen özellikleri ağır basan, risk üstlenmeyi sevmeyen, demokratlık adı altında kesin ve net bir tavır koyma becerisine sahip olmayan, elini taşın altına sokmaktan pek hoşlanmayan, inandığı değerler uğruna savaşma konusunda tereddütler yaşayan, hep garantiye giden bir asker profilidir. İşte bugün TSK’nın açmazı, bu asker profilinin TSK’ya egemen olmaya başlamasında yatmaktadır. Ve bu profil kesinlikle PKK’ya avantaj sağlayan, onun Türkiye içerisindeki etkinliğinin bâki kalmasında istemese de rol sahibi olan, son tahlilde de sömürgecilere hizmet etmek zorunda bırakılmış bir asker tipidir. Eğer, Tunceli Sarıyayla Karakolu’na 50-60 çapulcu çayını kahvesini içerek saldırıda bulunabiliyorsa, saldırıdan sonra ağır makinelilerle elini kolunu sallayarak toz olabiliyorsa, çevrede teröristleri yok etme adına hiçbir önlem alınamıyorsa, milletin karşına çıkıp sis bahane gösteriliyorsa ve yardım için sabah bekleniyorsa bütün bunların arkasında, yukarıdaki özellikleri ağır basan, yani, risk almaktan korkan, kabuğuna çekilip beklemeyi tercih eden, değişik bahanelere sığınarak lafla olayı örtbas etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir asker formatı bulunmaktadır. Dikkat edilirse, son dönemde onca şehide rağmen teröristlere önemli kayıplar verdirilememektedir. Her ne kadar İlker Başbuğ; “bu kadar şiddetli ve uzun geçen çatışmadan sonra muhakkak onların da kayıpları olmuştur” gibilerinden varsayımsal tahminler ileri sürse de onun bu söylemleri kimseye doyurucu gelmemektedir. Çünkü, herkes artık elle tutulur kanıtlar istemektedir. Ayrıca, bu söylemle birlikte başka bir eleştiri konusu daha ön plana çıkmaktadır: Bu teröristler ağır makinelilerin yanına ölü ve yaralılarını da almak zorunda kalmışlarsa, bu kadar ağırlıkla kaçma zamanını ve imkânını nasıl bulabilmişlerdir? Burada bir uyarıda bulunmakta yarar var! Bütün bu yazılanlar, TSK’nın kendisine yönelik bir eleştiri olmayıp İlker Başbuğ’un da içerisinde yer aldığı Amerikancı Kenan Evren-Hilmi Özkök geleneğine bir karşı çıkıştır. Biz, “paşam, sen önce kendi içindeki hainlere bak!” diyen işbirlikçilerden değiliz. Ayrıca, yine İlker Başbuğ’un “iyi niyetli her türlü eleştiriye açığız” söylemi çerçevesinde Amerika’nın güdümündeki generallerden kurtulmuş bir Atatürkçü ordu özlemiyle bu yazıyı yazma ihtiyacı duyuyoruz. En önemlisi de; bir dönem üstün savaşçılıkları, kararlılıkları, ulusal değerler olan inançları, cesaretleri sayesinde PKK denen katiller güruhuna anladıkları dilden cevap vererek onları perişan etmiş kahramanların neler başardıklarını bildiğimiz için bu eleştirileri göğsümüzü gere gere dillendirebiliyoruz. Terörle mücadeleye iki örnek En kritik bölgelerde kahramanca savaşmış ve muvaffak olmuş komutanlarımızın röportajlarından, anı kitaplarından bu savaş süreciyle ilgili en ince ayrıntıları öğrenebiliyoruz. Bu bağlamda, 1993-1995 döneminde Güneydoğu’daki savaşa katılmış ve PKK’yı darmadağın etmiş ünlü bir generalimizin bir röportaj kitabında, PKK’ya karşı üstünlük elde etmenin yollarıyla ilgili olarak şunlar söyleniyordu: “... Biz normal kışlalarda, mevziilerimizde, bulunduğumuz kesimlerimizde hasmı bekliyorduk... Orada her şey korumaya dönüktü. Yani geceler tamamen PKK’nın saldırıda bulunan militanlarına aitti... Bu mücadele tarzında hasmınız gibi düşünmek yetmez. Ondan daha zeki düşüneceksiniz... Bu mücadelede bireysellik olacak. Bireysellik ve insiyatif koymak lazım... Siperde bekleyen insan kendini durarak koruyamaz. Kendini korumak istiyorsan ancak hareket ederek korursun... Ben baskına uğrayan Serbest karakolunda karakolu korumak için onun uzağına çıkarılmış mevziiye gittim. Böyle bir şey olamaz! Battaniyeler, çaydanlıklar, yiyecek içecekler, radyo... Mevzii diye bir şey yapmayacaksın. Ben karakolu koruyacaksam bu savaş tarzında oradan çıkarım. Oradan çıkar dolaşırım, beni bulsun, bulamaz karşı karşıya gelirsek çarpışırız... Bana göre operasyonlar için en uygun aylar kış aylarıdır. Kışın, siyasi eğitim yapıyor, askeri eğitim yapıyor (PKK). Yani bir tavuk çiftliğini düşünün. Hepsi kümeslerde, çitler içinde. Orada toplu halde duruyorlar. Kışın daha kolay halledersiniz, yakalarsınız. Onun için bizim operasyonlarımız hep kışındır. 2-3 metre karda olur... Kum torbasının arkasına giren, toprağa saklanan er geç ölecektir. Bir operasyonda birlikler, bulundukları yerlerden belli yerlere dönmeyecekler. Çünkü, PKK baskınları gece yapıyor. O zaman sen de dönmeyeceksin gece...” Yine aynı dönemde, bu ünlü generalle birlikte PKK’ya karşı savaşarak onlara en ağır darbeleri vurmuş emekli Albay Erdal Sarızeybek bu konuda şunları söylüyor: “... Doğuda askerî birlik komutanlarının iki seçeneği vardır. Birinci seçenek şudur; ben birlik komutanıyım, emrime verilmiş askerler var. Bunlar şehit olmasın, kışlalarından dışarı çıkmasın. Ben iki senemi doldurup buradan gideyim... İkinci seçenekte ise şöyle düşünülür; PKK terör örgütü TC’nin bekasına ve varlığına bir tehdittir. Bu tehdit yok edilmeden halkımız huzur içerisinde yaşayamaz. O halde elimdeki mevcut tüm kuvvetlerle bu teröristler neredeyse onları arayacağım, bulacağım ve yok edeceğim... Birinci seçeneğin size riski yoktur. İki sene orada kalırsınız, tayininiz çıkar batıya gelirsiniz. Ve orada övünürsünüz; ‘ben iki sene tehlikeli bölgelerde kaldım ve hiç şehit vermedim.’ Ama o dönemde terörist sizin sorumluluk bölgelerinizde yapılanmış, eleman temin etmiş, yollara pusu kurmuş, halkı öldürmüştür, ama size dokunmamıştır. İkinci seçenek ise risktir. Terörü yok etmek için birliklerinizle araziye çıkarsınız. Ölümü göze alırsınız. Olur ya bir gün pusuya düşersiniz. Şehit verirsiniz. Üzerinizdeki komutanınız ‘niye dışarı çıktın, terörle mücadele ettin, otursaydın ya kışlanda bu şehitler olmazdı’ diyebilir. Bütün geleceğiniz ve ikbâl duygunuz bir anda bitebilir...” İşte o kahramanlar ikinci seçeneği seçtiler ve başardılar. Erdal Sarızeybek devam ediyor: “... Şemdinli’deki bütün sınır birlikleri 15 kişilik birlikler halinde daha atak, teröristlerden daha güçlü olarak her alana yayıldı. Düşünün, Aktütün bölgesinde her gece en az altı tim 15 kilometrekarelik bir alanda satranç taşı gibi oynamaya başladı. Hepsinin kendilerine güveni geldi. Biz artık iki tane, üç tane 15’er kişilik müstakil timlerimizle Kuzey Irak operasyonlarımızı yapmaya başladık...” İki asker tipi Hadi gelin, Amerikancı Hilmi Özkök-İlker Başbuğ geleneğindeki edilgen asker profiliyle yukarıda bakış açıları ve uygulamaları dile getirilen kahramanların tarzını aynı tutun. Bir tarafta, bireysel risk ve sorumluluk alan, vatanını canından çok seven, bu doğrultuda ölümü göze alarak kışlalarına saklanmayıp gece gündüz, kar kış demeden teröristi nerede olursa olsun arayıp bulan ve onu yok eden korkusuz bir asker tipi... Diğer tarafta ise, risk üstlenmekten korkan, kışlasına sinmiş, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantalitesini benimsemiş, hep garantiye giden, lafla birçok aksaklığın üstünü örtmeye çalışan ve dolayısıyla şehit vermeye mahkûm başka bir asker portresi... Evet! Bugün TSK’da “pısmış asker” profili yükselen değer haline getirilmiştir. Bunun en büyük sorumlusu da doğal olarak o süreçte başta bulunan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dur. TSK üzerinde oynanan bütün oyunlara sessiz kalışı, hatta destek verişi bu konudaki en çarpıcı göstergedir. Eğer, Türkiye’nin göbeğindeki Tunceli Sarıyayla Karakoluna baskın yapan 50-60 kişilik terörist, baskından önce gerek istihbarat çalışmalarıyla gerekse “gezer özel birlikler” tarafından bulunup imha edilemiyorsa ya da baskından sonra hiç bir önleme takılmadan toz olup uçabiliyorsa -hem de ağır silahlarına ve yaralılarına rağmen- bunun en büyük nedeni “savunmada kalan” asker tipidir. Nitekim, İlker Başbuğ’un baskından sonra yardımın gecikmesiyle ilgili olarak “sisin olmasını ve helikopterlerin kalkamamasını” bahane etmesi ve de desteğin sabahın olmasıyla gönderilmesi, onun “garantici” bir asker formatını benimsediğini apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bunun karşılığı da şehitlerdir. Terörün artmasının sorumlusu AKP Peki, bu asker profili en çok kimlere yarayacaktır? Birinci olarak TSK’yı parçalamayı misyon edinmiş sömürgecilerin ortağı AKP’ye... İkinci ve en önemli olarak “sömürgeci katillere...” Katil sömürgeci bunu niye istiyor? Çünkü, bu şekildeki “sindirilmiş asker” PKK ile mücadele edemeyecektir. Onunla mücadele edilmeyince de her zaman PKK bir koz olarak kullanılabilecek ve Türkiye’den Büyük Kürdistan’ın kurulmasına yönelik taleplerin ardı arkası kesilmeyecektir. Tayyip Erdoğan’ın “BOP’un eş başkanıyım” sözüyle sömürgecilerin partneri olduğu kuşkuya yer vermeyecek şekilde tescil edilmiş AKP; sadece devreye soktuğu ardı arkası kesilmeyen kuşkulu davalarla edilgen asker oluşturma projesinin mimarlığını üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda kendi iktidarları döneminde Güneydoğu’da devletin pısırıklaştırılmasını ve etkisizleştirilmesini de sağlayarak PKK’nın o bölgede tekrardan bir güç haline gelmesine bilerek çanak tutmuştur. Erdal Sarızeybek bu konuda da şunları söylüyor; “ ... Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Hakkari, Diyarbakır, Van valisi meydanlara çıksın ‘ey vatandaşım kepenklerinizi açın, alışverişinizi yapın, hepiniz devlet güvencesindesiniz’ desin. Ardından aynı yerlerin DTP’li Belediye Başkanları çıksın ve; ‘bana bak halk! Derhal kepenkleri kapat, bu PKK’nın emridir’ talimatını versin. İnanın bana, bütün kepenkler kapanır ve o vali ile güvenlik güçleri o kepenkleri açtıramaz. Bu neyi gösterir? Doğu’da PKK’nın devlet otoritesinin yerini aldığını...” İşte AKP, uygulamalarıyla bir dönem büyük fedakârlıklarla sağlanmış devlet otoritesini tekrar PKK’ya teslim etmiştir. Erdal Sarızeybek devam ediyor; “... Bizim polis ve jandarmamızın bütün yetkileri elinden alındı. Polis ve jandarma kendi insiyatifiyle işleme kalkıştığında hemen şikayete maruz kalıyor ve hakkında soruşturma açılıyor. Bazıları görevden alınıyor. Tüm güvenlik güçlerinde bir çekingenlik hâsıl oldu. Dolayısıyla olayların üzerine gidemiyorlar...” Ve Sarızeybek ekliyor; “... Polis özel harekat timlerine ülkemizde çok haksızlık yapıldı. Terörle mücadele etmiş en güçlü unsurlarımız çeşitli bahanelerle üzerine gidilerek sindirilmeye çalışıldı. Polis harekat timleri 10.000 kişilik bir güçtür. Devletin gücüdür. Şu an Polis harekat timi deyince bir çekingenlik hissediyorsunuz. Sanki suç işlemiş gibi...” Sarızeybek onların kahramanlıkları konusunda ise şu örneği veriyor; “... O dönem Şemdinli özel harekat timi, alandaki timlerle -ki toplasanız 50 kişiyi geçmez- geceleyin İran’a girdiler (hem de İran güvenlik güçleriyle çatışma pahasına), teröristlerle sıcak temas sağlayıp hepsini yok ettiler...” Evet! AKP’nin bilinçli politikalarıyla devletin kendisi ve güvenlik güçleri pasifize edilerek, yasalar etkisizleştirilerek meydan isteyerek ve bilerek PKK’ya bırakılmıştır. Bir dönem yok olma noktalarına getirilmiş PKK, AKP sayesinde tekrar hayata döndürülmüştür. Çünkü bunu Amerika istemiştir, çünkü Büyük Kürdistan’ın kurulma süreci daha tamamlanmamıştır...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||