![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk
Diyarbakır yürüyüşünde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’lı teröristlere karşı Lice bölgesinde yürüttüğü operasyonlar devam ediyor. Kürtler ve BDP’liler açısından bu sefer de değişen bir şey yok. Yıllardır PKK’nın yaptığı her terör eylemine alkış tutanlar, bu kez de TSK’nın müdahalesi karşısında barış güvercini kesildiler. BDP, Diyarbakır’da binlerce insan topladı ve PKK’lı teröristleri korumak için canlı kalkan olmaya davet etti. Fakat bu canlı kalkanların, bu barış güvercinlerinin söyledikleri hiç de insancıl ve barışsever sözler olmadı. 15 Mayıs gününde Diyarbakır’da düzenlenen PKK yürüyüşüne, bugüne kadar PKK’lıların kullandığı en cüretkar tehditler ve açık katliam mesajları damgasını vurdu. PKK’lılar açıkça Türkleri ayaklanmayla tehdit ettiler. Bunlar arasında en çok ön plana çıkanı ve Türkiye’nin gündemini oluşturanı BDP Bitlis milletvekili Nezin Karabaş’ın konuşması oldu. Karabaş konuşmasında şöyle diyordu: “Çağrı yapıyoruz Türkiye’ye, Ankara’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya. Diyoruz ki bu başlangıçtır. 90 yıldır süren inkara boyun eğmeyen Kürt halkı eğer bu politikayı sürdürürseniz yaşamı cehenneme çevirecek. Ortadoğu’da yaşamı kilitleyecek. Eylemleriyle kentleri, yolları, caddeleri, yaşamı kuşatacak. Buna söz veriyorum. Artık Kürt halkının mücadelesi yıllardır bedel veren kahraman gerillayla sınırlı kalmayacak.” Bu “cehennem” tehdidi doğal olarak tüm basının da ilgisini çekti. Yılların liberali ve Kürtçüsü Radikal gazetesi bile konuşmayı “çirkin tehdit” olarak tanımlamak zorunda kaldı. Diğer gazeteler de aşağı yukarı aynı yerden yola çıkarak açıklamayı Türk-Kürt kardeşliğini zedeleyecek bir yanlış olarak değerlendirdiler. Yalnızca Birgün ve Evrensel gibi PKK kuyrukçusu “sol” grupların gazeteleri bu tehdidi susarak yuttular. Gel gelelim bu sözleri bir delinin “çirkin tehdidi” olarak kınayıp geçmek mümkün mü? Yoksa söylenenlerin içeriğini, oturup ayrıntılarıyla analiz mi etmek gerekir? Biz bu yollardan ikincisini seçiyoruz. Çünkü bu sözler Karabaş’ın ağzından dökülen deli saçmaları değil tüm PKK’nın ve BDP’nin yakın zaman içinde uygulayacağı stratejinin altının çizilmesi olarak okunabilir. Açıkça PKK, Türk milletini ayaklanmayla tehdit ediyor. Bundan sonra şiddete başvuracak olan sadece Amerikan silahlarıyla askerimize saldıran teröristler olmayacak, sıradan Kürtler de ellerine silah alarak ayaklanacak ve Türk öldürmeye başlayacaktır. Karabaş’ın sözlerinden bu plan çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu analizin daha da ayrıntılandırılması gerekiyor. Fakat bunu yapmadan önce tehdinin sadece Türkiye’yi değil Amerikan destekli Kürt terörüne karşı mücadele eden İran’ı da hedef aldığını görmekteyiz. Özellikle geçtiğimiz günlerde İran’ın dört PEJAK’lı teröristi asmasının ardından BDP’li Şerafettin Halis de İran karşıtı açıklamalarda bulunmuştu. Halis; “Bugün İran rejimini korumak için insanları katlediyor. Şahlık rejimi de aynı politikayı izledi fakat varlığını koruyamadı. Bugün de ceberrut İran devleti, insan öldürmekle, katletmekle sistemini koruyamayacaktır.” demişti. Aslına bakarsanız İran’ın Kürt bölücülüğüyle mücadelesini İslami rejimi korumakla değil İran’ın ulusal sınırlarını korumakla bağlantılandırmak mümkün. Burası çok açık. Ama acaba Şerafettin Halis ve diğer PKK’lılar “insan öldürmekle, katletmekle” nereye varabileceklerini hiç düşünüyorlar mı? Pek zannetmiyoruz...
Apo’nun ayaklanma ve katliam planı Bu ayaklanma tehdidi olayında en çok ön plana çıkan isim Karabaş oldu ama aslında olayın planlayıcısı ve tetikçisi yine her zaman olduğu gibi İmralı’dan örgüt yöneten Apo’dan başkası değil. Ordu’nun yoğunlaşan operasyonlarıyla beraber Apo şu açıklamayı yapmıştı: “Savaş gelişirse şehirlerde de etkisi büyük olur. Serhıldanlar kent isyanlarına dönüşebilir. Büyük katliamlar gelişebilir.” Şimdi Apo’nun bu açıklamalarını, Nezir Karabaş’ın sözleriyle alt alta koyup topladığımızda tablonun daha da netleşeceği açıktır. Apo, “serhıldan” diyerek büyük çaplı bir Kürt ayaklanmasını kast etmektedir. Diğer taraftan da bu ayaklanmanın katliama dönüşeceğini belirtmektedir. Ve özellikle bunun etkisinin kentlerde hissedileceğini vurgulamaktadır. Son zamanlarda bilindiği gibi PKK terör eylemlerini Karadeniz gibi Türk bölgelerinde yoğunlaştırdı. Böyle yaparak da Türklere “sizi kendi evinizde de vururuz” diyorlar. Sadece güneydoğuda, Diyarbakır’da, Hakkari’de değil Türkiye’nin her bölgesinde Türklerin PKK karşısında susmasını hedefliyorlar. Bu işin terör boyutu ama bununla sınırlı da değil... Özellikle bu son “kent ayaklanmaları” ve “yaşamı cehenneme çevirme” söylemleri ile ortaya çıkan şeyin artık Kürt terörünün her yerde sokağa ineceğinin, bunun da sadece PKK’yla sınırlı kalmayacağının, silahlanan Kürtlerin her bölgede gerçekten de Türkler için “yaşamı cehenneme çevireceğinin” işaretleridir. TÜRKSOLU’nun beş yıldır yaptığı “Kürt istilası” ve bunun Türklere yönelik katliama yöneleceği uyarısı olayın bir numaralı örgütleyicileri tarafından onaylanmaktadır. Artık PKK ve Kürt cephesi kendisini Türkleri sadece güneydoğuya sokmayacak kadar değil her yerde susturacak kadar güçlü hissediyor. Buna dayanarak da tehdit ediyor. İlk fırsatını bulduğu anda uygulamaya geçeceğinden emin olabiliriz. Hakkari’de taşlanan Atatürk heykeli Geçtiğimiz hafta içinde bir diğer PKK eylemi de Hakkari’de düzenlendi. Eylemin konusu “Demokratik bir toplum yaratalım. Tecavüz kültürünü aşalım.” olarak açıklanmıştı. Emine Ayna’nın ve Sabahat Tuncel’in de katıldığı eylemde göstericiler yine polisle çatıştılar. Fakat bu sefer özel bir hedefleri de vardı: Atatürk heykeli. Gösteri sırasında Hakkari’de tüm güvenlik güçlerinin de gözleri önünde Atatürk heykeli taşlanarak tahrip edildi... Eskiden Atatürk heykellerine saldırılar Şeriatçılar tarafından yapılırdı. Türk halkının tepkisini çekeceklerini bildikleri için genellikle bu onursuz hareketlerini kimsenin çevrede olmayacağı gece saatlerinde gerçekleştirmeyi seçerlerdi. Şeriatçıların bu saldırılarında Atatürk, laik cumhuriyetin simgesi olarak hedef olmaktaydı. Şimdi Atatürk’e saldırma sırası Kürtçülere geçti. Bunlar Şeriatçılardan farklı olarak saldırılarını herkesin ortasında gerçekleştiriyorlar çünkü onlara müdahale edecek kimsenin olmadığını biliyorlar. Bunların Atatürk heykellerine saldırma nedeni ise Atatürk’ün her şeyden önce Türklerin ve Türklüğün simgesi olması. Yani bunların Atatürk heykellerini taşlamasının ardında Türklere duydukları ırkçı nefretten, Türkleri ortadan kaldırma arzusundan başka bir şey yok. Aslında taşlanan şey bir heykel değil, Atatürk’ün kişiliğinde tüm Türkler taşlanıyor! Apo’nun ve Karabaş’ın tehditlerine BDP Diyarbakır il başkanı Nijad Yaruk’un şu sözlerini de ekleyelim: “Diz çöktürmeye çalıştığınız bu halkın önünde diz çökeceğiniz günler çok yakındır...” İşte faşizm sadece bunu bilir; diz çöktürmeyi... Faşizm ve ırkçılık birilerinin yoksunluklarını, komplekslerini, bu eksiklik duygusundan doğan hastalıklı kıskançlıklarını ve nefretlerini körükler. Tüm bunlar bir araya gelir ve şiddetle, terörle perçinlenir. Amaç nedir? Kıskanılanın, nefret edilenin şiddetle sindirilmesi, taşa tutularak öldürülmesi, kurtulanlarına da diz çökertilmesi... İspanyollar aynı şeyi zengin İnka ve Maya medeniyetleri karşısında uyguladılar. Kızılderili halklar, İspanyolların ve Portekizlerinin esas Tanrısı olan altına bir değer vermiyorlardı. Bu da Beyaz Adamı çıldırtıyordu. Yunanlılar ve Ermeniler de Osmanlı Türkleri karşısında kompleks içindeydiler. Bu Türkler hem onları yönetiyor, hem de ezmiyordu. Hatta hoş görüyordu. Bir taraftaki büyüklük ve medenilik diğer tarafta kompleks, kompleks de ihanet doğurdu. İspanyollar amaçlarına ulaştılar, Türk düşmanları ise emperyalist destekçilerine rağmen Atatürk tarafından durduruldular. Bugün yeni ırkçı dalga Kürtlerle geliyor. Katliam planları yapılıyor ve dile getiriliyor. Bir taraftansa kardeşlik masalları okunmaya devam ediliyor. Peki Kürtler kardeşliği gerçekten de istiyor mu? Türk-Kürt kardeşliği palavrasının sonu Aynı eylemlerde, BDP’nin Siirt milletvekili Osman Özçelik konuşuyor: “Tankları, helikopterleri ve uçakları Kürdistan topraklarını bombalıyor. Biz bunu durduracağız. Kardeşlik değil eşitlik istiyoruz. Eşitlik varsa kardeşlik de vardır.” İşte bu sözler Türk-Kürt kardeşliği palavrasının da sonunu getiriyor. Tabii son derken bu son bizler için yeni gelmiş değil. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında 16 isyan çıkaran, son 30 yıldır on binlerce Türk’ün kanına giren, Irak’ta ve tüm Ortadoğuda ABD işbirlikçisi olan bir kimlikle bizim kendimizi kardeş olarak görmemiz mümkün değildi. Dahası bu kimliğin de asla kendisini Türklerle kardeş olarak görmediğini de biliyorduk. Fakat bu kardeşlik palavrası Türkleri uyutmak için her fırsatta piyasaya sürülmeye devam ediliyordu. Güneydoğu’da Türklerin katledilmesine alkış tutan Kürtçüler, Türk yoğunluklu illerde “kardeşlik” söylemine sarılıyorlar, böylece Türk milletinin tepkisini ortadan kaldırmanın bir yolunu bulmuş oluyorlardı. “Türk-Kürt kardeşliği” böylelikle en sık başvurulan masal durumuna gelmişti. Fakat anlaşılıyor ki, Kürtçülük artık kendisini o kadar güçlü hissediyor ki, “kardeşliğe” ihtiyaç duymuyor. Eşitlik mi? Eşitlik zaten vardı. Türkiye’de kimse Kürt olduğu için zorluk çekmedi. Belki de aşiret dayanışması ile kolaylıkla karşılaşıp bir şeyleri elde etme şansları da artmıştır. BDP’linin eşitlikten kastı, Irak tarzı bir eşitliktir. Irak’ta Kürtler devlette de, iş dünyasında da her yere gelebiliyorlardı. Bu Saddam döneminde de böyleydi. Fakat ABD Irak’a “özgürlük”, Kürtlere “eşitlik” getirince bunlar sadece Kuzey Irak’taki aşiret bölgelerinin değil tüm Irak’ın sahibi oluverdiler. Eşitlik denilen şeyin “üstünlüğün” kabul ettirilmesi olduğu ortaya çıktı. Gerçekteyse bir üstünlük yoktu. Aksine binlerce yıllık Arap medeniyeti karşısında duyulan medeniyetsizlik kompleksinin, şiddetle, ABD terörüyle ve ihanetle saldıraya geçmesi söz konusuydu... Şimdi aynı senaryo Türkiye’de devreye sokuluyor. Türkiye’nin içinden geçtiği süreçle, PKK’nın ayaklanma ve katliam hazırlığı atbaşı ilerliyor ve ilerlemeye de devam edecek. Yani Atatürk’ün kurduğu parti olmakla övünen parti bile Kürtçü darbeyle aşiretçilerin eline geçerken, doğaldır ki pusudaki Kürt ayaklanması da kendine zemin bulacaktır. Emperyalizmin kışkırttığı ırkçı nefret yine Türklere yönelecektir. Tek çıkış: Türk cephesini kurmak Emperyalist saldırı geçmişte ırkçılığı kullanmıştı, günümüzde de ırkçılığı kullanıyor. Türklere karşı girişilen ırkçı-emperyalist planın geri püskürtülmesi Atatürk’ün önderliğinde verdiğimiz Ulusal Kurtuluş Savaşımızla oldu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Ulusal Kurtuluş bizde de milliyetçi ve solcu bir programla geldi. Atatürk, emperyalizme karşı, ırkçı Yunan işgaline karşı Türk cephesini kurdu ve ulusu kurtardı. Yani ırkçılığı ve onun katliam siyasetini yenen milliyetçilik oldu! İkinci Kurtuluş Savaşçısı devrimcilerimiz de bu durumun farkındaydılar. Deniz’ler savunmalarında ulus, ulusculuk ve ırkçılığı ele alırken ulusçuluğu savunarak; “Kurtuluş Savaşımızda, Yunanlıların Anadolu’yu işgale kalkışmaları böyle bir ırkçı körüklemenin sonucuydu. Megalo-idea peşindeki Yunan ırkçıları böyle bir maceraya girerek, hem Yunan ulusuna hem de ulusumuza ağır kayıplar verdirdiler.” diyorlardı. Onlar açısından durum netti: Emperyalizm ve ırkçılar saldırmış, Türk ulusçuları ve Atatürk direnmişti. Bugün Türkleri ve Atatürk’ü ırkçı ilan etmeye çalışan akılsızlara Deniz’in cevabı 1972’den geliyor. Bilirsiniz. O yıllarda da Atatürk heykellerine saldıranlar vardı ve bu saldırılara karşı devrimci gençler anıtların önünde nöbet bekleyerek direniyorlardı. Günümüzün katliam hazırlıklarının, ırkçı ayaklanma planlarının, Kürt hakimiyeti hayallerinin karşısında tek seçeneğimiz Türk Ulusal Kurtuluş hareketini örgütlemektir. Tüm Türkleri bu cepheyi Ulusal Parti saflarında kurmaya çağırıyoruz. Türk milletine ve Atatürk’e saldıran Kürt ırkçıları, karşılarında 1919’un ve 1968’in direnişini bulacaklar. Faşizme ölüm, Türk’e hürriyet!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||