![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
ABD’nin Haiti’yle tarih boyunca ilişkisi bu küçük ada halkını soyma temelinde sürüp gitmiştir. Vaşington yönetimi güneyindeki Karayip Denizi’ni kendi buyruğu altında bir göl gibi görmüştür. Burada ve Lâtin Amerika’nın tümünde ve Büyük Okyanus’ta önce İspanya, Britanya ve Almanya’ya, sonra da Japonya’ya karşı türlü yollardan savaşım yürüttüğü bilinmelidir. Bu çatışmaların ilk adımı Kristof Kolomb (Cenova doğumlu olduğundan İtalyanca adı Cristoforo Colombo, ama sonra İspanya hizmetine geçtiği için İspanyolcası Cristóbal Colón) 1492’de “Hispaniola” dediği adaya ayak bastığında atıldı. O tarihte nüfusu yarım milyon olduğu sanılan Taino yerlilerini tutsak edip köleleştirmekle işe başladı. Denizcilerin Avrupa’dan getirdikleri bulaşıcı hastalıklar, (Köroğlu’nun tüfek bulununca “mertlik kalmadı” dediği) ‘delikli demir’ sayesinde yaptıkları kıyım ve türlü eziyet yerlileri soykırım ölçüsünde yok etti. İspanya adanın batı yarısını 1697’de Fransa’ya verdi. Batı bölümü “San Domingue” adını alırken, İspanya’da kalanı “Santo Domingo” oldu. Bugün, batısı Haiti, ötekisi Dominik Cumhuriyeti’dir.
Fransızlar buraya Afrika’dan da siyah köle getirerek yeni sömürgelerini kırbaçla çalıştırılan koca bir köle çiftliğine dönüştürdüler. Sinekten yağ çıkarır gibi ölümüne çalıştırılanlar bu işleme en fazla birkaç yıl dayanabiliyorlardı. Onlar ölürken, düzen sömürgecilere çok şey kazandırıyordu. Adı çok sonra Haiti olacak olan bu küçük toprak parçası Yeni Dünya’nın en üretken, en verimli sömürgesiydi. Örneğin, dünya kahve ürününün yarısı ve şekerinin %40’ı buradan çıkıyordu. Bu düzene eski kölelerden Toussaint L’Ouverture adlı bir yerli 1791’de karşı çıktı. Dünya tarihinde ilk başarılı köle devrimi budur. Bu başkaldırma dönemin üç (Fransa, İspanya ve Britanya) büyük devletini dize getirecekti. Üçü birleşip bu köle ordusuna karşı çarpıştılar. Bu çatışmalarda Fransızlar Toussaint’i yakalayıp Fransa’ya götürdüler; ayaklanmanın önderi orada öldü. Ancak, onun yerini alan yardımcısı Jean-Jacques Dessalines zafere ulaştı ve 1804’de Haiti ulusunun oluştuğunu açıkladı. ABD’li evangelist Robertson’un “yerlilerin Şeytanla anlaşması” dediği olay budur. Gene Robertson’a göre, Tanrı Haitililerin günümüzdeki torunlarına işte bu şiddetli depremle “ceza veriyor”. Böylece, eski sömürgenin bağımsızlığı tüm çevre imparatorluklarının geleceği için bir tehlike oldu. O sömürgen devletlerin tümü köleliğe dayalı üretimden geçiniyor, o yoldan zenginleşiyorlardı. Bu küçük ülkeyi bu nedenle bir tür kuşatma altına aldılar. Tümünün ortak amacı köle devriminin yayılmasını engellemekti. Fransa Haiti’yi ancak yirmi yıl sonra (1824’de) tanıdı, ama bir koşulla: Fransa’ya ödenti vermeliydi. Bugünün parasıyla, tam 21 milyar dolar! Bu ödenti neyin karşılığıydı ki? Fransa kölelerini ve onlara bağlı varlığını yitirmişti; Haiti bunun için para ödemeliydi. Ödedi de; tam 1947 yılı sonuna değin, yani tam 103 yıl. Ülkenin gelişmesini temelden engelleyen bu kazık bağımsızlığın daha ilk yılında atılmıştır. ABD Haiti bağımsızlığını en son tanıyan ülkelerdendir. Tam 58 yıl sonra (1862). Tanıma nedeni de onu türlü yollardan sömürmek içindir. Birkaç yıl içinde büyük devletlerden biri konumuna oturacak ve Küba, Puerto Riko ve Filipinler’e onları İspanya’dan “kurtarma” bahanesiyle gelip yerleşecekti. Puerto Riko ve Filipinler resmen sömürge olurken, Küba gerçekte onlardan farklı değildi. ABD deniz piyadeleri “özgürlük getirmeğe geldik!” diye Filipinler’de yüz binlerce yerliyi öldürdüler. Karayip Denizi işte bu sırada bir ABD gölüne döndü. Lâtin Amerika’ya saldırılar ve işgâller uzun bir dizelgeyi oluşturur.
Bu yayılmanın en yüksek rütbeli komutanlarından biri olan ve başarıları nedeniyle göğsü madalyalarla dolu General Smedley Butler ABD emperyalizmi adına yaptıklarını daha sonra şöyle özetlemiştir: “Bu ülkenin en tez canlı askerî gücü olan deniz piyadelerinde 33 yıl ve 4 ay etkili hizmet verdim... Bu süre içinde, zamanımın çoğunu Büyük Sermaye için, Wall Street için ve Bankerler için yüksek düzeyde yumruk savuran adam olarak harcadım. Kısaca, kapitalizm uğruna eşkiyalık, gangsterlik yaptım... Tempico başta olmak üzere, Meksika’yı 1914’de Amerikan petrol çıkarları için güvenilir bir yer durumuna getirdim. Haiti’yi ve Küba’yı Ulusal Kent Bankası yöneticileri adına gelir sağlayabilecekleri dikensiz bir yere döndürdüm. Wall Street’in kazancı için yarım düzine Orta Amerika ülkesinin ırzına geçilmesini kolaylaştırdım. Bu türlü eşkiyalıkların örnekleri upuzun sıralanır. Nikaragua’yı Brown Kardeşler uluslararası banka kuruluşu uğruna 1909-1912 yıllarında tertemiz ettim...Dominik Cumhuriyeti’ni 1916’da Amerikan şeker çevreleri için uygun duruma soktum. Çin’de Standard Oil kuruluşunun yolunda hiçbir güçlükle karşılaşmadan yürüyebilmesini sağladım. Bütün o yıllarda, gerideki karanlık odalarda gizli-kapaklı işler çeviren haydutların dedikleri gibi, tatlı bir dalavere düzeni kurmuştuk. Şimdi geriye dönüp yaptıklarıma bakıyorum da, Al Capone’a akıl verip ders okuturdum. Onun yaptığı topu topu üç mahalleyi dolandırmaktı; bense, üç anakarayı talan ettim.” Yukarıda içtenlikle söylenmiş tümceler gerçeğin ta kendisini yansıtıyor. ABD Haiti’yi de bu çerçevede Karayip Denizi’nde kilit bir toprak olarak gördü. 1915’de siyasal bir karmaşadan yararlanarak bu küçük adayı işgâl edip orada 19 yıl (1934) kaldı. Yerlileri köle gibi çalıştırarak kendine yarayacak yerlerde yollar döşetti, ucuz emeğinden yararlandı, özel Amerikan kuruluşlarının 266.000 hektar toprağa el koymasını sağladı ve binlerce köylüyü yerinden etti. Haitililer işte bu baskı ve sömürüye, Charlemagne Péralte’nin önderliğinde, karşı çıkarak ünlü “Cacos Başkaldırması”nı başlattılar. ABD binlerce yerliyi öldürdü ve Péralte’yi de çarmıha gerer gibi astı. Ayrılıp giderken de, ardında Haiti toplumunun en baskıcı kurumu olan Haiti Ulusal Ordusunu kendi dilediği biçimde kurarak bıraktı. Bu silâhlı gücün görevi ülkeyi yabancıya karşı savunmak değil, halkın ABD’yi ve onun yerli işbirlikçilerini hedef alacak ayaklanmalarını acımasızca bastırmaktı. ABD Haiti’de doğrudan işgâli kaldırdığı zaman bile, bu ülkenin siyasal ve ekonomik yaşamını belirleyen güç oldu. Müdahaleleri sık, kapsamlı, çeşitli ve kesindi. Örneğin, Haiti’yi tam 29 yıl (1957-86) “Baba-Oğul” Duvalier ikilisinin aracılığıyla yönetti. François ve Jean-Claude Duvalier ABD-ürünü ordu koluyla ülkeyi ve yurttaşlarını sürekli olarak kendi ailesinin ve bu dev yabancı devletin çizgisinde tutuyor, karşı çıkanı ortadan kaldırıyordu. Baba on binlerce yerliyi öldürttü. Ayrıca, Haiti hemen yanı başındaki Küba’ya hiç benzemeyen bir toplumdu. Sermaye sahipleri için vergisi çok düşük, işçi ücretleri en alt düzeyde ve sendikasız bir yer, yani ABD özel kuruluşları için bir cennetti. Öte yandan, Haitililerin yarısı açlık sınırındaydılar. 1980 ortalarına değin pirinçte kendilerine yeterli olmalarına karşın, özelleştirme ve küreselleşme furyası esince, gümrük duvarları daha da indi, iyi işleyen birkaç devlet kuruluşu özel çevrelere yok pahasına satıldı ve devlet tarım bütçesini neredeyse sıfırladı. Yeni sille ABD Başkanı R. Reagan’dan kaynaklandı. Onun “Karayip Havzası Girişimi” dediği şey bu denizin tüm çevresini yabancı sermayeye ve ABD tarım ürünlerine ardına dek açmaktı. Oğul Duvalier bu Amerikan buyruğuna hemen uydu ve Haiti kapılarını (ülkesinde devlet yardımı gören) yabancı pirinç ve buğday alımına açtı. Haiti köylüsü Amerikan devletince desteklenen bu ucuz ürünlerle rekabet edemeyince kırsal bölge ekonomisi yaşamsal darbe yemiş oldu. Köylüler topraklarını geride bırakıp, geçici iş bulma umuduyla, birkaç ana kente akın ettiler. Böylece, elli yıl önce 50.000 nüfusu olan başkentte şimdi iki milyonu aşkın kişi yaşamağa çabalıyor. Ağaçları kesip onları kömüre çevirmek isteyince, ülke orman zırhını da yitirdi, toprak bozulması ve kayması daha da arttı. Sınırlı endüstride ancak 60.000 kişiye iş bulunabildi. ABD “turizm yoluyla kalkınmayı” önerdi; hattâ Clinton çifti evlendiklerinde balayı için buraya geldiler. Haiti’ye özelleştirmeye ve küreselleşmeye ayak uydurabilmek için toplam 1.9 milyar dolarlık bir kredi açıldıysa da, yoksulluk sınırındaki Haitililerin oranı %50’den %80’e yönelmeğe başladı. Bu koşullarda, bir başkaldırma daha oldu. Bu kez, yeni akıma Jean-Bertrand Aristide adlı bir papaz önderlik ediyordu. ABD bunca yıldır sözünden çıkmamış olan Oğul Duvalier 1986’da iktidardan yuvarlanınca onu Fransa’ya kaçırdığında, eski buyurgan 505 milyon doları da çalıp götürmüştü. ABD ve Baba-Oğul Duvalier artlarında batık bir ülke bıraktılar. 1990’da yer alan genel seçimde ABD Dünya Bankası’nın eski görevlilerinden biri olan kendi adayı için 36 milyon dolar harcadıysa da, Aristide (ve partisi Fanmi Lavalas), geniş halkçılık hedefiyle oyların üçte-ikisini aldı; Amerikan adayı %14’de kalmıştı. ABD ve onun arka çıktığı yerli işbirlikçiler Aristide yönetimine “kızıl” diyerek işe başladılar. Başkentte bir ABD Büyükelçilik görevlisi Haiti Cumhurbaşkanını “Marksçı manyak” diyecek denli ileri gitti. Ardından, Baba Bush’un desteğiyle 1991’de sağcı bir askerî darbe oldu ve iktidarı ele geçiren işbirlikçiler binlerce Aristide yanlısını öldürür ve 38.000 kişi kurtuluşu ülkeden kaçıp gitmekte bulurken, ABD bu bir avuç acımasıza 1994’e değin arka çıktı. Kaçanlardan bir bölümü geri döndü; Baba Bush ile Bill Clinton geri kalanlarını ya Florida’da ya da Küba’da Guantánamo üssünde hapsettiler. Bu gelişmelere karşı doğan tepkiler sonunda, ABD Aristide’in iktidara dönmesine razı oldu; ama bir koşulla: serbest pazara dayalı bir ekonomi siyaseti izleyecekti. Aristide koşulu kabul ettiyse de, özelleştirme ve küreselleşme fırtınalarına bir süre engeller çıkardı. Ne var ki, sonunda, IMF ve Dünya Bankası’na o da teslim oldu. Yoksulların önderi olarak iktidara gelmişti; sonra ABD emperyalizminin kıskıvrak kuşattığı bir ulusun cumhurbaşkanı olmakla yetindi. Onu izleyen ardılı René Préval 1996-2000 yıllarını Vaşington’un buyruklarını uygulamakla geçirdi. Bu durumda, Aristide 2000 seçimlerine katıldı ve Clinton ile Oğul Bush’un müdahalelerine karşın gene seçildi. İkinci cumhurbaşkanlığı döneminde işçilerin asgarî ücretini artırmak ve okullar açmak gibi halktan yana birtakım girişimlerde bulunup Fransa’dan 1824-1947 yıllarında ödenen 21 milyar doları geri istediyse de, serbest pazarcı kimi atılımlara ses çıkaramadı. Fransa kızgınlıktan köpürürken, ABD ödünleri yeterli bulmuyordu. Bu ikisi, yanlarına Kanada’yı da katarak, 2004’de bir darbe daha yaptırdılar. Bu kez, CIA Aristide’i kaçırıp önce Orta Afrika Cumhuriyeti’ne, oradan da Güney Afrika’ya götürdü. Ne büyük bir çelişidir ki, Haiti bağımsızlığının 200’üncü yılında Amerikan işgâline bir daha uğradı. Bu işgâli sonra bir Birleşmiş Milletler gücüne (MINUSTAH) devretti, ama (adı ve BM’de kuruluşu bir yana) onun gerçek görevi ABD’nin (Florida’da emeklilik yaşamından çıkarıp Port-au-Prince’e getirip) iktidara oturttuğu Gérard Latortue eliyle var olan düzeni korumaktır. ABD’nin yerleştirdiği yönetim halktan kopuk, temelden satılmış, kan dökücü ve çürümüştür. Aristide yandaşlarına karşı bir terör uygulamaktadır. İktidarın ölüm mangalarıyla sözde BM gücü bugüne değin yaklaşık 3.000 kişinin kanına girdiler. Çoğu Brezilyalı olan 9.000 askerlik bu güç ya sağcı darbenin adamlarına katılmış ya da kanlı olayları izlemiştir. Seçimler 2006’da yenilendiyse de, Aristide’in partisinin katılması yasaklandı. ABD desteğiyle kazanan Préval asgarî ücret yasasını imzalamayı reddetti. Ne var ki, ülke bundan böyle Haiti yönetiminin değil, ABD ile onun bir uygulama aracı durumuna indirgenmiş olan BM gücünün isteklerine bağlıdır. Bu ikisi Haiti’yi bir sömürge gibi yönetiyorlar. Bu durumda, Haiti toplumunda bir ilerleme ve gelişme görülmüyor. Halkın büyük çoğunluğunun yaşamında bir iyileşme yok. Son depremde başlarına yıkılan gecekondularının içinde yıllardır aç ve işsiz barınmağa çalıştı. Ne yeni bir alt-yapı var, ne de en azından bir ağaç dikme seferberliği. 2004 ve 2008 yıllarında iki büyük fırtına da olmuş, her ikisinde de binlerce Haitili ölmüştü. Egemen düzen bunlardan ders çıkarmaya da uygun değil. 2008’de Haitili yoksulların bildiğimiz çamuru tuzlayıp yedikleri (çok okunan Amerikan günlüklerinde değil, ama en fazla 3.000 basılan kimi dergilerde) yazıldı. Haitililer ayaklandı da; ama bastıranlar BM askerleri oldu. Şu çelişiye bakın ki, 300 milyon nüfuslu ve birkaç bin koleji ve üniversitesi olan koca ABD diyarında doğruları bir parçacık da olsa yazabilen süreli bir yayın yurttaşın ancak 300.000’de 1’ine ulaşabiliyor. 20 Mart-20 Nisan arasındaki bir aylık süreyi, ABD Kongresindeki konuşmam başta olmak üzere, çeşitli yerlerde (Ermeni sorunu üstüne) konuşmalar yaparak geçirdim. Dolaşırken süreli yayınların kapakları dikkatimi çekip durdu. Haftalarca tümünün kapağında kocasının aldattığı anlaşılan, Oscarlı oyuncu Sandra’nın resmi vardı; içlerinde de olaya ilişkin haberler, resimler ve yorumlar. Döneceğim gün öğürmek üzereydim... Bir sonraki yazıda Haiti’nin bugününe daha yakından eğilmek istiyorum. Öyle anlaşılıyor ki, bu depremde böylesine bir sonuç kaçınılmazdı. Ama son bir yıl içinde Haiti’de yapılanlarla yapılmayanları da bilmek gerekir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||