![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Lise’ye doğru yürüyordu, Sağdıç. ‘Başladık mı yahu hemen. ‘Tabiî. Teri soğutmamak gerek.’ ‘Tamam. İyi.’ ‘Devâm ediyorum.’ Lise’ye doğru yürüyordu, Sağdıç. Lise’ye dek, İstiklâl’in bu yanı hep seyrektir. Tek tük insanlardan biri de Sağdıç’tı. Elleri ceplerinde yürüyordu. Yüzünde güzü duyuyordu. Bir tek de, O duyuyordu. Gözlerinde fânuslu bir nem vardı. Dostunu bulamamaktan korkuyordu. Korku, uyku gibi bir şeydi özünde. Hep geliyordu. Kaçınılmazdı. Hollanda ve Rus Konsolosluklar’ını geçti. Odakule’ye varmadan, Robinson Kitâbevi’ne uğradı bir. Beğendiği hâfif kıvır saçlı, gözlüklü ve mâhcup sesli bir kız vardı burada. Kızı görmek için, her seferinde kitâp alırdı bir. Genellikle de, düşün kitâpları alırdı. Barts, Lakan, Vitgenştayn ve sâire. Bu kitâpları kıza uzatırken ödemek için, Sağdıç da mâhcuplaşırdı. Birgün, işâret parmakları birbirine değmiş ve Sağdıç titremişti zil gibi. Hele birgün, Sağdıç, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ının İngilizce’sini istemişti kızdan. Kız getirmiş ancak kitâbın köşesi kıvrılmış olduğundan, Sağdıç, kıvrılmamış olanını istemişti. Raflarda olmadığından, kız, depoya inmiş ve 15 dâkika dönmemişti. Sağdıç, kızı yorduğuna üzülmüş ve kendisinden özür dilemişti. Kız şaşırmıştı. Ve, dudağıyla değil; yanaklarıyla gülümsemişti. Kitâp hakkında ayaküzre konuşmuşlar, müşteri gelince de konuşma sonlanmıştı. Başlarla hoşçakalınlaştıktan sonra, Sağdıç, kitâbevinden ayrılmıştı. Bu hoşçakallaşma günün değil, çok eski dönemlerden kalma bir şey gibiydi. Belkiyse, 56 model. Belkiyse de, 65. Bir Bahar Akşamı Rastladım Size’deki gibi bir hoşçakallaşmaydı. Dürüst, düzeyli, içten ve mâhcup. Günümüzde hoşçakallaşmalar birâz yavşaktı. İçten değildi. Dostunun, geçmiş konuşmalarda dem vurduğu Sâmimiyet Sendromu’yla ilgili bir sorundu özünde bu. Kimseler, kimselerden emin olamadığından, olması gerektiği gibi selâmlaşamıyordular. Selâmlaşamayanlar, sevemezlerdi de. Toplumun, sevgisizliği de buradan geliyordu özünde. Kimseler, kimselere, sevecek kadar, güvenmiyordular. Ne acıydı bu! O kitâbevindeki kızla, o kısa sürede bile, bu sâmimî hoşçakallaşmayı başarmıştılar. Kimselerin, bir ömürboyu yapamadıkları şeyi, yapmıştılar. Bu ânı yeniden tatmak için işte, kitâbevine uğradı bir. Baktı, kız orada. Yine içten bir biçimde selâmlaştılar. Sağdıç, numaradan, kitâplara bakarken, gözgöze geliyordular ve gülümsüyordular birbirlerine. Mutlu bir evlilikteki gibi tıpkı. Sonra, rastgele bir kitâp seçti. Kapağına bile bakmadan. Kasaya doğru ilerledi. Kitâbı uzattı ve kız mûzip bir biçimde ‘Yine mi, Salinger?’ Sağdıç’ın seçtiği kitâp, Salinger’in Franny ve Zooey’siydi. Yine mi, Salinger’di? Cidden, kurtulunamıyordu Salinger’den. İnsanı, en zayıf ve yalnız ânında yakalıyordu. İştemdışra eline o kitâbın gelmesi, tesâdüf müydü; yoksa tevâfuk mu? Bu’nun yanıtı bilinemezdi. Franny, ne içli bir kızdı! Belkiyse, bu kızdı. Acaba, bu’ndan mıdır nedir, kızdan çok hoşlanıyordu? Kitâbı okumuştu. Okurken, Franny’nin sesini vücûtlaştırmış ve bu kıza o sesi giydirmişti. Bu’ndan, bu kız, Franny’ye benziyordu çok. Bu’ndan, bu kızdan hoşlanıyordu. Frannyvâri hava, Sağdıç’ı çekmişti. Sâmimiyet Sendromu’ndan konuşulurken epey bir araya girmişti ancak, Sağdıç da, Sâmimiyet Sendromu’ndan muzdâripti özünde. Belkiyse, bundan, öyle sürek araya girmişti. Kitâbın kapağını eliyle okşadı. Franny’nin hoşuna gitsin diye. Sevinsin diye. Çünkü, gereksinimi vardı. Hele o yapmacık sevgilisiyle olan yavşak dünyada. Belkiyse, tuvalette ağlarken, gözyaşlarını silmesine yardımcı olmuştu; Sağdıç’ın eliyle okşaması kitâp kapağını. Franny’ye güldü ve ‘Evet. Yine Salinger.’ ‘Bunu okumamış mıydınız?’ ‘Okumuştum ancak birine alıyorum.’ ‘Kime? Pardon, çok özür dilerim.’ ‘Yok, yok… Önemli değil. Bir dostuma.’ ‘Doğumgünü mü?’ ‘Hayır.’ ‘?..’ ‘Kendisini arıyorum da, belkiyse, yardımı dokunur Franny’nin.’ ‘Çok şakacısınız.’ ‘Sağolun. Neyse, müşteriler var, ben sizi tutmayayım. Ne kadardı borcum?’ ‘Ne demek… 15 lira. Sağolun. Şifreniz?’ ‘****’ ‘Sağolun. Fişiniz. Torbanııız… Tekrâr bekleriz.’ ‘Sağolun. İyi günler. Aman, iyi akşamlar…’ ‘İyi akşamlar.’ Bakalım, Franny, Sağdıç’a yardım edebilecek miydi?.. Franny, kendisine yardım edemediğinden, Sağdıç’a yardım edebilirdi özünde. Kendisini sevmediği kadar, başkalarını seven birisi :Franny. Egosunu öldürmeye and içmiş bir kız. Egosunu öldürürken, başkasının egosunu tavan yaptıran bir kişilik. Franny’nin, Sağdıç’a yardımı dokunabilirdi işte. Ancak, nasıl? Franny dediğin canlı biri değil ki; bir kurgu yalnızca. Bir kurgu, nasıl yardım edebilecekti, Sağdıç’a. Al, sana kördüğüm. Sağdıç, yine hızlı adımlarla, Ferâye’ye doğru yürümeye koyuldu. Aklında, kitâbevindeki kız vardı. Frannyvâri, o kız. Hep öylelerinden hoşlaşıyordu zaten. Bu’ndan hiç vâzgeçemiyordu. Suphi Bey, duymasındı, ama, Hâtice Hanım’dan da bu yüzden hoşlaşmıştı ya. Hâtice Hanım da, özünde, bir Franny’ydi çaktırmadan. Ya da, Sağdıç’a göre öyleydi. Zaten, ilerki konuşmalarda, bir Hâtice Hanım bölümü kesin olmalıydı. Sağdıç, elinde Franny, Ferâye’ye doğru ilerliyordu. Ve Lise’ye de gelmişti. Lise’ye hemen gelmeden, YKY vardı. Buraya da, uğramadan gidilemezdi. Önemliydi. YKY, şiir demekti. Geçmiş ve güncel ozanlarımız burada bulunuyordu artık. Kimseler, şiirler basmazken, bura basıyordu (Komşu’ya da haksızlık etmeyelim ama). Girdi. Bakındı. Çalışanlar, 2sini de tanıyordular. Gelip-gelmediğini sordu. Yok. Zaman yitirmemek için, hemen çıkmak istedi. Ancak, kitâplar durdurdu O’nu. Elbet, dergiler de. Kitâplık’ın, nisan sayısı çıkmış. Bakındı. Şiirler, yine çok hoşuna gitmedi. Yine, en iyi şiirleri, Varlık basıyordu. Gerçi, Sağdıç, günün şiir anlayışını toplumdan kopuk ve yapmacık buluyordu; ancak, yine de, en iyi örnekler Varlık’ta çıkıyordu. Bu’nda, kuşku yoktu. Kitâplık ve Yasak Meyve (Ki, Varlık Genel Yayın Yönetmeni Enver Ercan’ın kurduğu bir dergidir) daha çok uçra ve soyut ozan ve şiirlere yer veriyor; bu da, şiirin okunma oranını epey düşürüyordu. Gerçi, 12 Eylül sonrası, şiire de derin bir dârbe yapıldı kuşkusuz; ancak, ozanlar daha toparlayamadılar kendilerini. Bir de, bu dârbe ürünü ozanlar ve şiirleri var. Kendileri ‘toplumcu’ geçinseler de, yazdıkları toplumun tüylerine bile değmeyen kişiler. Günümüz aydının sorunu :Kendisini meydâna getirene, düşman olmak :TersÖdipus Sendromu. 12 Eylül ürünü kişilerin, 12 Eylül’e karşı olmaları. Büyük ve ağır bir ‘vefâsızlık!’ ve ikiyüzlülük. Bre bilâdel; 12 Eylül olmasa, sen de olmayacaktın! Neyse, bu’nları demek zaten boş. Anlamak istemezler. Ancak, işte böyle :Sözel bir hâlkı, şiirden soğuttular. Türk Hâlkı’nı dönüştürmede, bu, 12 Eylül’ün başarı hânesine yazılmalı. Böyle bir rezillik, ancak sömürge ülkelerinde olur. Sömürge olmadan, bu’nları başaranlara, Sağdıç’tan selâm olsun. Son çıkan kitâplara baktı sonra. Şiirleri yine beğenmedi. Yapmacık buldu. Gerçek değildiler. İmgeler gerçek ve çarpıcılıktan uzaktılar. Okuduğunda, derinde jiletler geziniyor gibi hissetmiyordun. Okunup, bitiyordular yalnızca. Bir daha okuma gereği duymuyordun. Nasıl güzel bir kadına, dönüp bir daha bakarsan, güzel bir şiire de dönüp bir daha bakma gereği duymak lâzımdı. Ancak, olmuyordu işte. Günümüz şiiri çirkindi. Tıpkı, günümüz Demo Aydınlar’ı gibi. Ne yapalımdı? Türkiye’nin, bu günleri de görmesi gerekiyordu demek; daha iyi günlerin değerini anlaması için. Sonunda, Sağdıç, kendini YKY’den koparıp çıkabildi. Yürüdü. Lise’ye geldi. Galatasaray Lise’si. Başka hangi takım, bir eğitim yuvasından çıksındı dünyada? Bu’nun için Galatasaraylı’ydı, Sağdıç. Galatasaraylı olmak Istanbullu olmak gibi bir şeydi. Bir uygarlığın parçası olmaktı. Napolyon, Istanbul için, nasıl “Dünya’nın Başkenti” yakıştırmasını yapmışsa; Galatasaray’da bütün “Takımların Başkenti”ydi. Başka hangi takımı, 17-18 yaşındaki bir liseli kursundu ki? Bu, ne görkemli bir korkusuzluk ve olumlu anlamda nasıl bir ‘Cüret’ti? Sağdıç, böyle insanlara bayılırdı. 17-18 yaşında olacaksın ve şunu diyeceksin : “Amacımız bir renge ve isme sâhip olmak. Ve, Türk olmayan takımları yenmek!” Yahu, cidden, ‘Bu ne cürettir be çocuk!’ demek geliyor insanın içresinden. İmparatorluğun çöküş yıllarında, BeyâzAdam’larca delik deşik edilmiş bir yurtta; bu’nu, demek… Çok büyük, ağır ve uzun bir iştir. Herkesler diyemez. Ali Sâmi Bey’in o yaşta dediği o şey, tam da bir Millî Mücâdele rûhudur. Kemâl’imizin, Türk Gençliği’nden istediği karşı koyuş, direnme ve devrimcilik; tam da, budur işte. Büyük ve kesin düşünmek. Alttan almamak, ezene karşı tevâzusuz ve tâvizsiz savaşmak. Ali Sâmi Bey, bu’nu başarmıştı 1905’te. 1905’te, bu’nu düşünen, bir de Kemâl’imiz vardı bir tek. İşte, hep bu duygularla, Lise’nin önünden geçerdi. Göğsü kabararak. Dalgalanan 2 bayrağa bakardı yeşil ön kapıdaki :Türk ve Galatasaray Bayrakları. Akşam alacasında birâz da, 2si de aynı bayrağa dönüşürdüler. Kendi aralarında geçişler yapardılar. Hangisinin, hangi bayrak olduğunu kestiremezdiniz. Öyle güzel bir şeydi işte! Istanbullu olmak gibi bir şeydi. Lise’yi geçti ve Ferâye’ye az kaldı. Ancak, bir yer daha var gidilecek :Mephisto. Dostu, buraya da çok sık uğrardı. Ferâye’yi, birâz geçtikten sonraydı burası. Hemen girdi içreye. Çevreye bakındı. Burada, tanıdığı bir çocuk vardı. Adını, hiçbir zaman anımsayamıyordu. Zayıf biriydi. Saçlarıyla birleşen, ince bir sakalı vardı. Çok sevecen ve yardımsever biriydi. Her zaman, Sağdıç’la, ilgilenirdi. Ayaküzre lâflarlardı. O çocuğu yakaladı hemen. Sordu. Yok. Cidden, endişelenmeye başlamıştı. Çünkü, bu duraktan sonra uğradığı yerleşik bir yeri yoktu. O çocukla, birâz daha konuştular. Yeni gelen ve kampanyada olan Tarantino izlemlerinden sözettiler. Kieslovski’lerde de indirimler vardı. Aklına gelmişken, Who’nun albümlerini sordu, Sağdıç. Who’nun pilâk şirketiyle anlaşmazlıklar olduğundan, dağıtımda büyük bir sorun vardı. Sağdıç, Who’nun ilk albümlerini almayı çok istiyordu; ancak, bu sorundan bulamıyordu hiçbir yerlerde. Who’nun ilk albümlerinde, Amerikan blues ve r’n’bsinden izler taşıyan parçalar vardı. Sağdıç, bayılırdı bunlara. ‘My Generation’ parçasına hele bitiyordu. Hele, İntvisil’ın çıkardı o bas solosu yok muydu? Dilim dilim diliniyordu o ân. O’na göre, o ses, bir daha, hiçbir parçada yakalanamamıştı. Bir de, tabiî, Doltri’nin parçayı söyleme biçimi vardı. Kekeleyerek söylüyordu. Düzenin, insanı toplum içresinde nasıl bir kekemeye dönüştürdüğünün büyük bir hicviydi parça özünde. Çok büyük bir parçaydı. Ancak, Who, çok seyrek vardı artık Türkiye’de. Ha, deyince bulunamıyordu işte. Erzurumlu Emrâh, ne dediydi : “Bir de hû çekelim o leyli leyli”, O da :”Bir Who çekelim o beybi beybi” demek istiyordu. Bu konuşmalardan sonra çıktı Mephisto’dan. Ferâye’ye doğru sola kıvrıldı. Yürüdü. Balo Sokağa saptı. Soldaki ilk kapıdan saptı. Eski mermer merdivenleri tırmandı. Telefoncu amcaya selâm sarkıttı. Mekânın kapısından girdi. İçrede kimseler yoktu. Hemen, Cengiz’i gördü. Hâl- hâtır. Sonra, Ekrem’i. Hâl-hâtır. Ardından da, Atakan Abi’yi. Hâl-hâtır. Hemen ana konuya geldi. Yok. Umudunu yitirdi. Oturdu. Hemen rakılar açıldı. Ortaya kuruyemiş. Başladılar demlenmeye ve dem vurmaya herşeylerden. Ardından, Erdil Abi geldi. Masa tamamlandı. Erdil Abi de, rakı aldı. Bilgisayardan hemen parçalar açıldı. Mezeler geldi. Mezeler gitti. Mezeler geldi. Mezeler gitti. Kadın ilişkileri derin gırtlak edildi muhabbet sırasında. Her şeyleri konuşuldu. Ancak, Sağdıç, tam da odaklanamıyordu. Konuyu bir yerinden yakalayıp, sânkiyse, dinliyormuş gibi yaparak “Özünde, erkek, âşktan ayrılamaz. Ayrılığa uyum sağlamaya çalışır yalnızca” dedi ve herkesleri kitledi. Konu, bu yörüngede konuşulmaya başlanmıştı artık. Bu dediğinin üzre, Sağdıç, yine konudan koptu ve başka âlemlere daldı. Bir ânda, yine, kitâbevindeki kız geldi aklına. Cebine soktuğu Franny’yi çıkardı. Herkesler şaşırdı. Muhabbet şaşmasın diye, Franny’yi cebine soktu yine. Ancak, okumak için, içresindeki kapak açılmıştı bir kez. Tuvalete gitti. Aynaya yaslanarak, Franny bölümünü okumaya koyuldu. Muhabbet dışrada gırla idi. O ise, içrede, Franny okuyordu. Üzücü mü, yoksa sevindirici bir sâhne miydi bu; karar veremedi. Okudu ve bitirdi. Muhabbete döndüğünde, konuya kaldığı yerden daldı yine : “Özünde, erkek, sevmeyi bitirmez. Sevmemeye alışmaya çalışır yalnızca” dedi. Yine, millet de bir uğultu koptu. Bu kez de, bu’nun hakkında konuşulmaya başlandı. Ancak, Sağdıç sıkılmıştı. Birden, bir türkü tutturdu :Ağlama Yâr Ağlama. Bu türkü başladı mı, gerisinden hangi türkülerin geleceği belliydi 1) Fincânın Etrâfı Yeşil 2) GâziAntep Yolunda 3) Mardin Kapı Şen Olur 4) Iğdır’dan Al Alma Aldım 5) Altın Hızma Mülâyim 6) Kâlâdan Kâlâya Şâhin Uçurdum 7) Gesi Bağları 8) Çalın Davulları 9) Bir Fırtına Tuttu Bizi 10) Baby, Let’s Play House (Elvis vs Spankox) ya da Heartbreak Hotel 11) Haydar Haydar 12) Kırmızı Gül Demet Demet 13) Fırat Kenârında Yüzer Kayıklar 14) Yörük Ali 15) Kerimoğlu 16) İzmir’in Kavakları 17) Ey Şâhin Bakışlım 18) Güzel Âşık Cevrimizi 19) Sabahtan Uğradım Ben bir Fidâna 20) Ben Meylimi 3 Güzele Düşürdüm 21) Gönül Gurbet Ele Varma 22) Ötme Bülbül Ötme 23) Mülkiye Marşı 24) Ankara’nın Taşına Bak Böyle bir turları vardı. Şaşmazdı. Kâbe tâvâf eder gibi, türkülerimizi tâvâf ederler ve tûrab olurdular. Çünkü, duyguları tâvâf etmeden ve duygulara tûrab olmadan, O’nlar, insan olamazdılar. Sağdıç, yoksun ânlarında, şarkı ve türkülerimize sığınırdı. Şimdi de, yoksun bir ânındaydı. Dostu yoktu. Önüne konan, 3 rakıyı yekten içti. Rakı, acı gelirdi dostsuz. Rakı, acı geldi. Birden, dostunu yeniden sordu o kafayla. Yok. Kalktı yerinden. 1-2 sendeledi. Elinde Franny’yi sıktı. Sımsıkı. Koşar adımlarla çıktı Ferâye’den. Meydân’a doğru yürümeye başladı. Yeni Rüyâ’daki izlemlere göz gezdirdi. Tek Başına Bir Adam vardı izlemler arasında. O da, tek başına bir adamdı. Oyunculara baktı :Colin Firth ve Julianna Moore. Kesin gitmeliydi. Ancak, ceplerini yokladı. Ceplerinde Franny’den başka bir şey yoktu. Kıredi kârtı vardı ancak kullanmak istemiyordu çünkü babası kızıyordu harcamalarına. Bugünlük, Franny almak yeterliydi. Yeni Rüyâ’nın önünden afişlere bakarak geçti. Tablodan bile bâzen güzel olabiliyordu afişler (bkz. Tifani’de Kahvaltı ya da Sevmek Zamanı). Hızlı hızlı yürümeye başladı çünkü ahmakıslatanlar başlamıştılar. Saçlarının ıslanmasından hiç hoşlaşmazdı. Hele de, bu köpek salyası damlalar deli ederdi. Bir köpeğin altına yatmışın da, ağzından damlayan damlalara bakıyorsun; gibi olursun. Adımlarını daha hızlandırdı. Artık bir at gibi râhvandı. Birden, bir karaltı gördü. Peşten seğirtti. Sola saptı. Az yürüdü. Karaltı birden durdu. Döndü. 2 kez soluklandı. Burnundaki yağmuru aldı. Gözlükleri buğulanmıştı. Saçını düzeltti. Burnundaki yağmurları aldı. Burnunu çekti. Gözlerini çekti. Gözlerini açtı. Kapadı. Açtı. Kapadı. Açtı. Açtı. Kapadı. Kapadı. Ve açtı. Ve aniden :Bam bam du bam bam bam bum… Sağdıç, O’nun, dostu olduğunu anladı. Ve bam bam du bam bam bam bum… Yine, Suphi Bey’in yanındaydı. Bam Bam Du Bam Bam Bam Bum’dan sonra, Kılon Sağdıç’ın konuştuğu yerden devraldı, Sağdıç. Arada bir kopukluk olmamış ve Sağdıç, Kılon Sağdıç’ın, ne konuştuğunu bilir duruma ânında gelmişti. Suphi Bey, Sağdıç’ın geldiğini anlamamıştı bile. Demek ki, Etkin Ân Kılonlaması, cidden de ânı kılonlayabiliyordu. Yapıştırma gibi bir şey olmuyordu. İnsan, kaldığı yerden ve kılonlama ânındaki her şeyleri yaşamış gibi bilerek dönebiliyordu asıl âna. Yâni, kopyalama değil kılonlamaydı cidden de. Kılonlama, kopyalama gibi gerçeğin öykünmesi değildi. Asılda da, kılonlamada da, Sağdıç gerçekti özünde. Bu, yeni bir şeydi. Kılonlanan âna geri döndüğünü de anlayabiliyordun. Bir bilinç kaybı da yoktu. Bilinç, asılda da, kılonda da, akıyordu. Ve, kaldığı yerden devâm gibi değil de, kaldığı yerden devralma gibi bir şey oluyordu. Sânkiyse, hiç kılonlama yapılmamışçasına, Sağdıç, Suphi Bey ve kendisinin bütün konuşmalarını anımsıyordu. Hem de, deminden beri İstiklâl’deki asıl yaşadıklarını unutmadan. Bu, ağır bir yükümlülüktü özünde. Şimdi, geriye, kılonlama süresince, Suphi Bey ve Sağdıç’ın aralarında geçen konuşmaları aktarmak kalmıştı. Bunu da, artık başka bir sefere yapmak gerekti. Değil mi, Sağdıç? ‘Evet. Öyle…’
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||