Prof. Dr. Şener Üşümezsoy - Yol ayrımında Türk jeostratejisi (II)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
PKK'yı Karadeniz'e sokmayacağız!
ALİ ÖZSOY
Deniz'ler asılırken
CHP ne yapıyordu?
ÖZGÜR ERDEM
Ermenileri katleden Türkler değil Kürtlerdi!
KAYA ATABERK
AKP tarımdan sonra hayvancılığı da bitirecek!
OKAN İŞBECER
Et sorunu ve Kürt sorunu
TUĞRUL ÇELİK
Hitler'in hemşehrileri ırkçılara, ırkçılar da Kürtlere destek oluyor
ARİF BAKIR
1977'den 2010'a 1 Mayıs
TEVFİK KAYMAZ
23 Nisan ve
Hakimiyet-i Milliye Bayramı
ESER ÖZALTINDERE
Nihayet Türklük düşmanı Talat'tan kurtulduk!
ONUR CÜRE
Türk'ün öfkesi sizi yıkacak!
TÜRKKAYA ATAÖV
Müze ve kazı soygunları
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Yol ayrımında
Türk jeostratejisi (II)
ERGİN KONUKSEVER
Deniz Gezmiş'in
babasına mektubu
İLYAS SALMAN
Babalar düzeni
Ulusal Parti Denizli'de
İzmir Kitap Fuarı'ndaydık
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (22c)
 
 

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
Yol ayrımında Türk jeostratejisi (II)

Anti Amerikancı Ordu mensuplarının tafiyesi

ABD’nin amacı Amerika’da eğitim gören generaller aracılığıyla Westpoint’li yeni bir Türk Ordusu subayı oluşturma çabasıdır. Bu çaba 1970’te de, 1980’de de, hatta 28 Şubat sürecinde de ortaya çıkmıştır.

Türk Ordusundaki anti-Sovyet, anti-komünist yapılanmalar 12 Mart ve 12 Eylül’de iktidara gelmiş ve Ordu, Rusya’ya karşı mücadelenin Özal Harp Dairesi tarafından sürdürülmesi için aktör bir güç olarak örgütlenmiştir. Bu anlamda Amerikancı bir söylem öne çıkarılmıştır ve bu söylem Atatürkçülüğü bir maske olarak kullanan Kenan Evren Atatürkçülüğüyle sembolize edilmiştir.

Fakat daha sonraki süreçte PKK’nın Türk Ordusu’na saldırıları ve Türk Ordusu’nun PKK ile mücadelesi döneminde PKK’yla mücadele eden kadrolar, giderek anti-PKK ve anti-Amerikancı bir kimliğe dönüştü. Bunlara karşı yeniden yapılanma çabasına girildiği için de bugün tasfiye edilmek istenen, ideolojik olarak da, pratik olarak da, eylem olarak da bu anti-PKK ve anti-Amerikancı unsurlardır. Bu da “komşularla sıfır problem” politikasının bir parçası olarak olarak ortaya çıkmaktadır.

Osmanlı Devleti’nden beri gelen devlet yönetimi, İlmiye, Kalemiye ve Seyfiye gibi üç temel unsurdan oluşurdu. Yani İlmiye ne kadar bilim anlamında alınsa da aslında Osmanlı Devleti’ndeki yönetici kadılar anlaşılmaktadır ve bu anlamda da günümüzdeki yüksek mahkemeler olan Danıştay ve Yargıtay gibi mahkemeleri içeren bir yer olmaktadır.

Maliye ve Kalemiye de zaten iktidarın direkt kontrolünde olan ögeler olduğu için iktidarın kontrol edemediği İlmiye ve Seyfiye (kılıçlar ve hukukçular) diyebileceğimiz unsurların sistem içinde entegre edilmesidir.

Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi Türkiye’de “komşularla sıfır problem” söylemi öncesi Türkiye’de gelişen iktidar bloğunun Anadolu tekel dışı sermayenin uluslararası bütünleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir iktidar bloğu oluşturma çabasıdır. Yani bu iktidar bloğu İstanbul ve büyük şehirlerdeki tekelci sermayeye yaranmakta ama rolü azalmaktadır.

Bunun dışında İslamcı ve Kürtçü kimlikte politik ve ekonomik bir yapılanmayla yeni bir iktidar bloğu oluşturma süreci Ilımlı İslam veya Demokratik Cumhuriyet kavramlarıyla ortaya atılan bir söyleme gelmektedir.

Bu söylem karşısındaki unsurlar aslında Gladyo’nun yani Sovyetler’e karşı mücadele eden Avrupa’daki ve Türkiye’deki Özel Harp Dairelerinin tasfiye edilmesine karşılık Türkiye’de PKK terörüne karşı kurulmuş Özel Harp Birimleri veya ona eş değer birimlerin günümüzde tasfiyesi esas olarak “komşularla sıfır problem” politikasının ana temelini oluşturmaktadır.

Bu anlamda da Ordu içinde PKK’ya karşı savaşan unsurların, pratikte ve teoride bu düşüncenin, Türk devletinin bütünlüğünü ve laikliğini savunan düşüncenin Ordu’dan uzaklaştırılması çabasıdır.

Tekelci sermaye-Anadolu sermayesi mücadelesi ve Türk Ordusu

Bu süreç nasıl 12 Eylül’de başarılmış bir süreç ise, yani Amerikancı bir Türk Ordusu yapısı geliştirilmişse, günümüzde de böyle bir süreç işlemektedir. Bu anlamda bakıldığı zaman Türkiye’de bugüne kadarki iktidar bloğunda Ordu’nun da, hakimlerin de, burjuvazinin de, tekelci burjuvazinin de konsensus halinde bulunduğu görülmekteydi.

Ama bunların dışında halk katmanlarının da değişik biçimlerde bu iktidar bloğuna eklemlenerek iktidarın tekelci sermaye grubunun bütün Türkiye gibi görünmesine yol açan bir şemsiyeyle oluşturmakta ve bu Menderes’lerin Demirel’lerin Özal’ların iktidar olasılığını sağlamaktaydı. Fakat Milli Selamet Partisi’yle değişen yapıda Anadolu tekel dışı sermayenin giderek dünyayla entegre olması sonrası ve bu yapının dünya sisteminde ihracata ve pazara yönelik üretimde öne çıkan bir anlayışla iktidarda yer alması, iktidar bileşimini de değiştirmektedir.

Burada klasik laik-cumhuriyetçi üniter yapı yerine yeni, daha esnek hem ulusal devleti dıştan küreselci baskıyla geriletirken, bütün ulusal devletin ekonomik kazanımları olan sanayisi ve üretimi tarımı tasfiye edilerek sanayisizleşmesi gerçekleştirilirken, diğer taraftan ideolojik olarak da üniter birliği ve laik-demokratik cumhuriyet kavramlarını dışlayan bir anlayış Atatürkçülüğün aşılması tarzında getirilmek istenmiştir. Burada da yeni iktidar bloğu kendine uyumlu hakimleri İlmiyeyi ve kendine uyumlu Seyfiyeyi yani Orduyu talep etmektedir.

Yapılan değişikliğin amacındaki bu olgu esastır. Geçmişte Amerikancı bir hükümeti deviren Ordu, 1971 ve 1980 darbesinde olduğu gibi yeni bir Amerikancı hükümeti getirmekte ve kılıçlar bu noktada iktidar bloğunda yer almaktadır.

Ama PKK teröründen ve Amerika ile bu noktadaki karşılaşmadan sonra artık Amerika’nın bu kılıçlarla klasik anlamdaki ittifakı yok olmuştur. Onun yerine bu grubun tasfiyesi Gladyo’nun tasfiyesi olarak ileri sürülmektedir. Oysa Gladyo tamamen Amerika’nın oluşturduğu Sovyetler’e karşı Ordu’nun yeniden biçimlendirilmiş halidir. Oysa bugünkü tasfiye süreci ise Ordu’nun Amerika’ya karşı ve PKK’ya karşı kendisinin oluşturduğu yapılanmasının tasfiyesidir.

ABD’nin Türk Ordusu’nu yeniden biçimlendirme çabası

Amerika açısından ikili bir sorun vardır. Hem ordunun içindeki bir Atatürkçü ideolojiyi tasfiye edecek hem anti Amerikan anti PKK unsurlar tasfiye
edilecek ama bir taraftan da Amerika’nın yeni politikaları yönünde Afganistan’da, İran’da ve Rusya’ya karşı bir blok oluşturmada Türk
Ordusunun askeri gücünden yararlanmak.

Bu tasfiyede artık Amerika kendisine yeni ve uyumlu bir Ordu formasyonu yaratabilmek için bu geçmişteki tasfiyeyi yapmak zorunda olduğunu ileri sürmektedir. Ama bu boyutuyla da Türk Ordusu’na alınan talebi Afganistan’dan İran’a ve Rusya’ya karşı zorunlu bir müttefik ordusu olmaktadır.

Burada Amerika açısından ikili bir sorun vardır. Hem Ordu’nun içindeki Atatürkçü ideoloji, hem anti-Amerikan ve anti-PKK unsurlar tasfiye edilecek ama bir taraftan da Amerika’nın yeni politikaları yönünde Afganistan’da, İran’da ve Rusya’ya karşı bir blok oluşturmada Türk Ordusu’nun askeri gücünden yararlanacak.

Bu anlamda İran’la Türkiye’nin ve İran’la Pakistan’ın arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve Amerikancı söylemi benimsemiş Türk Ordusu’nun buralarda görev alması sözkunusudur. Bu görev alma biçiminde Ordu sıfır problemli dış politikanın aracı olarak apolitikleşmiş ve artık politik bir söylemi olmayan ve iktidarın mutlak politikası doğrultusunda sorgulamayan bir çizgiye doğru girmelidir.

Türkiye, Türk dünyasında yalnızlaşıyor

Bu haliyle olaya baktığımız zaman sistem Türkiye’de bir yol ayrımını getirmektedir. Bu yol Türkiye’deki gelişmeler açısından yeniden düşünülmesi gereken bir olgudur. Yani bu yol ayrımında Türk dünyası Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan Rusya’nın saflarında yer alırken Tatatistan da dahil olmak üzere bu noktada Rusya’yla bütünleşmiş bir Türk dünyasına karşı Türkiye’nin bu Türk dünyasına ve Rusya’ya karşı Amerikancı bir söylem ve politika doğrultusunda Türkiye, İran ve Pakistan hattında Türk Ordusu’nun egemenliğinde ama Amerikanın hizmetindeki politikaları hayata geçirme çabası söz konusudur. Veyahut da Amerikan operasyonlarının Türk Ordusu tarafından yapılmasını gündeme getirilen bir söylemdir. Bu boyutuyla bakıldığında Ermenistan’la olan sorunların çözülmesi değil daha çok Ermenistan’ın sorun yaratması karşımıza gelmiştir.

Kuzey Irak’la olan sorunlar çözülmekten çok daha önemli bir sorun olmuştur. Bu boyutuyla Rusya’yla olan yakınlaşma giderek Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirmesi Türkiye’yle kopuşması ve Azerbaycan ağırlığıyla Türk dünyasına olan köprünün yıkılmasında Türkiye, Türk jeostratejisinde yalnızlaşmış bir noktadadır.

Türk jeostratejisinde bölgesel bir eksen olma rolünü büyük gövdesinin Rusya’ya çevresi olarak entegre olurken Türkiye ve İran doğrultusundaki Türklüğün de esas olarak Rusya ve çevresindeki Türk dünyasına karşı bir tavır alan Amerikancı bir politikanın aracına indirgenmiştir.

Türkiye yol ayrımında

İşte bu anlamda da Türkiye’nin önündeki yol ayrımı gerçekten stratejik olarak bir ayrımdır. Geçmişten beri savunageldiğimiz Türk dünyasıyla Türklüğün etnik anlamdaki birlikteliği ulusal tarihsel köklerin beraberliği olgusu maalesef günümüz reel politikası tarafından bir kenara itilmiş ve bu anlamda da Türklük eksenli bir politika oluşturmak yerine, çatışan merkezlerin çevresinde yer almıştır.

Bu anlamda Rusya çevresinde Türklüğe önem verildiği söylenerek Ruslaştırma gelişirken Türkiye’de ise Türklüğün merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan bölgede Yeni Osmanlıcılık diyerekten Türklüğün dışlandığı ve giderek Türksüzleştirilmiş bir politikanın yapılacağı bir sürece girilmiştir. İşte bu noktada Türkiye’de hepimizin süreci doğru görmesi ve yeni politikalar geliştirilmesi gerekmektedir.

Yani bu süreci doğru görmeden tercihlerimiz ve tavırlarımız ne olursa olsun süreci doğru görmek atılacak birinci adımdır. Ondan sonraki geliştirilecek strateji taktikler ve burada bu sistemin bu tavrına karşı devrimci mücadele yeni bir taktik ve staretejiler çizgisi taşımak zorundadır.

Gelenekselleşmiş ve Türkiye’de Atatürkçülerin bugüne kadar hep sürdürdükleri taktik ve stratejiler günümüzde mücadele için temel alınabilecek çizgiler olmaktan çıkmıştır. Tersine sistem tarafından bu taktik ve stratejiler kullanılarak amacından saptırılmıştır.

Bir başka ifadeyle Atatürkçülüğe karşı Kenan Evren Atatürkçülüğü kullandığı gibi aynı şekilde cumhuriyet kavramına karşı “Demokratik Cumhuriyet” kullanılmaktadır. Ve bu boyutuyla laiklik kavramı ise ılımlı laiklik kavramı gibi kavramlarla Atatürkçü görüntünün arkasında buna tam zıt bir politika geliştirmiştir.

İşte bu anlamda bugünkü gelişen sıfır sorunlu dış politikanın arkasındaki olguları gördükten sonra ancak yeniden düşünmeye ve yeniden bu yol ayrımından sonra gidilecek yolun doğru saptanmasına çalışılması gerekmektedir.

Bu anlamda başından beri hep vurguladığım gibi var olan resmi bu perspektifte gördükten sonra yeni belirlenecek bir çizgi izlenmelidir. Yoksa daha önce cumhuriyet mitinglerinde ya da balon tarzı yanal örgütlenmelerin oluşturduğu esas olarak gökkuşağı teorisinden etkilenmiş Mevlana tarzında “kim olursan ol, gel” söylemiyle halkalardan oluşturulmuş yapıların antiemperyalist bir mücadelede yer alamayacağı, Atatürkçü, bağımsızlıkçı bir mücadele veremeyeceği ortaya çıkmıştır.

Bu anlamda sıkı disiplinli bir ideolojik söylem ile olguları görüp, bu olguların zorluğu ve güçlüğünü de görüp, buna göre kolaycı yolu seçmeyen ve yaşamı geleceğe yönelik olarak kestirebilen bir politika üretilmek zorundadır.

Bu politikanın üretilmesiyle ancak geleceğe yönelik ne yapılacağı tartışılabilir. Ama kolaycı söylemlerin önünün tıkandığı bu yeni yol ayrımında açıkça görülmüştür.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

  

Emperyalizmin önümüzdeki süreçte bildiğimiz misak ı milli sınırlarını dolduran bir Türkiye planlamadığını tüm bu tespitlerin içine eklemeliyiz.  Ordu da ki olası anti Amerikan cı unsurların temizlenmesi , Polis gücünün durmadan artırılması (daha yeni 20 bin kadro açıldı ) , Küçük , fonksiyonel ve profösyonel bir ordu dan sıkça sözedilmesini alıp bir yana koyalım.  Geçtiğimiz yıllarda AB uyum yasası başlığı altında ki Asker kaçaklarını inzibatiye ve  jandarma değil polisin yakalama yetkisi olması , bu yakalanacak asker kaçaklarının askeri değil  sivil mahkemelerde yargılanacak   olmaları (Ki Bu yasa f tipi ve pkk örgütlenmelerinin taraflarına askere gitmemeleri yönünde  bir tek gizli talimatı  ile ordunun felç olması demek olabilir) ,  daha sonra Askeri personelin tümünün sivil mahkemelerce yargılanabilme olayını da alıp bir yana koyalım.
Türkiye  Asker yahut polis silahlı personeli profösyönelleştirilecek. Aslında bu kelimenin kibarca olmayanını söyleyelim ""Tüm silahlı ulusal güvenlik birimlerimiz Paralılaştırılacak"". Kimbilir bir gün ihaleye de çıkartılabilir.
Şimdi bunların üzerine emparyal güçlerin ulus devletleri devlet olmaktan çıkartıp  sadece basit irice  belediye , muhtarlık ,organizasyonlarına dönüştürmeye başladığı gerçeğini ekleyelim.
Son olarak ta bunların  üzerine  biraz Obamanın "Türkiye' nin en iyi ihraç ürünü asker gücüdür" sözünden serpiştirelim. 
Şimdi ortaya ne çıkar.  İşsizliğin yoksulluğun kol gezdiği bir Türkiye.  Nato nun ABD nin orada burada işlerini görmek üzere paralı (profösyönel ) asker olarak iş bulma hevesinde olan bir yığın Türk genci (Rambosu ).
Ne ilginçtirki O vakit Nato adına Afganistana ve daha kim bilir nerelere gençlerimiz gidecekken acaba ülkemizin orta yerinden  geçecek doğal gaz boru hattının korunması görevi kime verilecek.  Türkiye dışındaki birleşmiş milletler barış gücünemi?   Yoksa kurmayı hayal ettikleri  yeni Kürdistan ordusuna yani PKK ya doğal gaz boru hattının güvenliğini verebilirlermi acaba?

Türkiye nin çok ivedi biçimde yeniden bir ulusal uyanış yaşaması gerekmektedir. Bu bahsedilen balon , yahut saman alevi tarzında bir uyanma olmamalı. 
Ama Mevlana tarzından da beter gök kuşağından da çok renkli olmalı.
Şu an asli sorun tam bir mevlana dergahı gibi de davranılsa bile  dergahın kapısından giren ,çıkan  gelen  , giden ne kadar iyice incelemek zorundayız.  Yüreğinde Vatan ve Millet sevgisi , kaybetme kaygısı olan herkesi kazma küreğini olmasada bayrağını alıp peşimize takılmaya davet etmek zorundayız.
Bundan sonrası mı? 
En geniş "mevlevi" kitlesi içerisinde en gelişkin , ideolojik netliğe sahip , disiplinli parti kadrolarını yapılandırma becerisini gösterecek bir gücü , yeterliliği , hissettiğim için Türk solu ile sonuna kadar birlikteyim. Dahası varmı?

Tevfik Kaymaz, Kocaeli
14 Mayıs 2010


Hocamızın düşüncelerine katılıyorum.Bizim silahlı kuvvetlere katıldığımız 1980 li yıllarda generaller teknoljiden uzak öngörüleri olmayan kadrolardı. Evet atatürkçüydüler ama kast sisteminin  yürümesi için atatürkçüydüler. solcuları öldürdükten sonra baktılarki kemalist düşünceyi savunacak ve bu anlamda mücadele edecek ilerici gençlik kalmamış.1980 yılı ve takip eden yıllarda ordudan attıkları gençler şimdi iş sahibi olmuş ve kendilerince para kazanıyorlar ve kemalist düşünce için bir şey yapmıyorlar.

Tansel İrfan, İstanbul
14 Mayıs 2010


ben pr.dr.Şener üşümezsoy'un yazılarını çok beğeniyorum.kendisine bir sorum olacak.Celaleddin harzimşah ın askerlerinin kıpçak ve kanglılar dan oluştuğunu belirtiyor.bu konu ile ilgili geniş kapsamlı bilgi verirse çok sevinirim.saygılarumı sunarım.

Ayhan Serin, İzmir
12 Mayıs 2010


Şener Hocam, son iki yazınızı beğenerek okudum. Bu yazıda özellikle sonuç bölümündeki
"Bu anlamda sıkı disiplinli bir ideolojik söylem ile olguları görüp, bu olguların zorluğu ve güçlüğünü de görüp, buna göre kolaycı yolu seçmeyen ve yaşamı geleceğe yönelik olarak kestirebilen bir politika üretilmek zorundadır."
çıkarmınızda çok haklısınız.

Alp, Ankara
6 Mayıs 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40