![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eser Özaltındere Kıbrıs’ta bir Türk düşmanı alaşağı edildi
Evet! Hepimiz bayram yapmalıyız. Çünkü, CTP’den sonra M. Ali Talat denilen teslimatçı da Kıbrıs Türk halkı tarafından ağzının payını alarak layık olmadığı KKTC’nin Cumhurbaşkanlığı makamından alaşağı edildi. Bu kişi ve partisi, sömürgecilerin tam desteğini alarak iktidara taşındıklarından beri, yine sömürgecilerin partneri AKP ile birlikte KKTC’yi yok etmek ve Kıbrıs Türk halkını Ruma köle etmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bu doğrultuda inanılmaz bir kararlılıkla taşeronluk yaptılar. Vermedik ödün bırakmadılar. CTP ve Talat, Rumların milliyetçi komünist partisi AKEL’in uşaklığı doğrultusunda Hristofyas ne istediyse altın tepside önlerine sundular. Türkiye’yi düşman olarak gördüler. Bakın, Talat Türkiye düşmanlığı ile ilgili neler söylemiş: “Türkiye, senin olabilir ama, benim anavatanım değil. Sözlerimi saklamıyorum, gazeteciler bunu yazabilir. Türkiye bazı gericilerin anavatanı olabilir, ama benim anavatanım değil.” (18 Aralık 1997) “Türkiye’nin bizi kurtardığını söyleyebilirsiniz, ancak Kıbrıs’ta yeterinden fazla kalmıştır.” (25 Eylül 2001) “Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye uluslararası hukuk açısından Kıbrıs’ta haksızdır.” (19 Eylül 2003) “Türkiye’nin Kıbrıs politikası yoktur. Türkiye’den gelenler vatandaş yapılıyor, bunların oy hakkının olmaması gerekir.” (19 Ekim 2003) “Türkiye AB için Kıbrıs’ı feda edemez deniyor. Neyi feda edecek? Türkiye’de bir de yanlış anlayış var. Kıbrıs’ı feda edemeyiz. Nereden buldun da veriyorsun? Kıbrıs senin değil ki. Fethetmedin ki Kıbrıs’ı. Kıbrıs Türkiye’nin değil ki. Türkiye Anadolu’nun ücra bir köşesinden daha çok yardım yapmıyor mu Kıbrıs’a? Metresi işte. Kendi çocuğuna yapmıyor, metresine yapıyor. Biz kendimizi metres gibi hissediyoruz.” (10 Aralık 2003) Görüldüğü gibi, sapkın ideolojisinin bir militanı olarak KKTC’de sömürgeciler tarafından iktidara getirilen bu kendini bilmezin Türkiye hakkındaki düşünceleri işte bunlardır. Ve bu sakıncalı kişi AKP iktidarı tarafından sonuna kadar desteklenmiştir. Hiç kimse “arkadaş senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” dememiştir. Aksine AKP, Türkiye hakkında bunları söylemekten zerre kadar rahatsızlık duymayan hatta bunları bilerek söyleyerek bir anlamda meydan okuyan bu densize tüm yolları ardına kadar açarken, aynı dönemde Denktaş, Tayyip Erdoğan tarafından yerden yere vurulmuştur. Be hey uzaktan kumandalı! Türkiye senin anavatanın değildi de, sen Kıbrıs’a “ay”dan mı geldin? Sen kabul etsen de etmesen de, Türkiye’deki “ana kütlenin” bir parçasısın! O ana kütle olmasaydı sen de olmayacaktın. Bugün konuştuğun o dili konuşamayacaktın. Eğer sen bugüne kadar var olarak geldiysen, bunu hemen dibindeki o ana kütlenin maddi manevi desteğine borçlusun! Sözde solcu özde ırkçı ve bölücü Enteresandır, bu adam “Türkiye Kıbrıs’ta gereğinden fazla kaldı” veya “Türkiye uluslararası hukuka göre haksızdır” derken ve resmen Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalci olarak gösterirken kimseden gık çıkmadığı gibi bu haddini bilmez daha sonra KKTC’nin Cumhurbaşkanı olarak Kıbrıs davasının müzakereciliğini de üstlendi. Böyle bir kişinin gerçekleştirdiği müzakerelerden hiç hayır gelir mi? Nitekim, gelmedi de... Baksanıza bu teslimatçı, aynı Rumların ileri sürdükleri şekilde yıllardır orada yaşamakta olan ve KKTC’nin bugünlere gelmesinde her türlü katkıyı vermiş, ayrıca da yeni kuşaklarıyla bütünüyle Kıbrıslı olmuş Türkiyeli göçmenlere karşı çıkarak onların oy haklarının olmaması gerektiğini savunuyor. Yani, çok net bir şekilde “Kıbrıslılık ırkçılığı” yapıyor. Bu ırkçı, lafa geldi mi de Marksistlik ve solculuk konusunda attı mı mangalda kül bırakmıyor. Sen nasıl bir solcusun ki, “yerli” ve “göçmen” Türk ayrımı yaparak insanları kamplara bölüyor, dolayısıyla da aralarına nifak sokuyorsun? Sömürgecilerin “Böl, parçala, yönet” stratejisinin KKTC distribütörlüğünü yaptığın nasıl da belli! Senin solculuğun da sahte ve sömürgecilerin emrindeki bir solculuk! Ve ayrıca, o kadar Türkiyeli düşmanısın ki, artık yeni kuşaklarıyla Kıbrıslı olmuş Türkiyeli göçmenlere bile tahammül edemiyorsun. Hele, Talat’ın yukarıda dile getirilen 10 Aralık 2003’te söyledekileri Kıbrıs Türk Toplumu adına ne kadar da onur kırıcı sözler. Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bir ferdi bile Kıbrıs Türk Halkı’nı onun nitelediği şekilde değerlendirmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti halkı, Kıbrıslı Türkleri daima kendi ulusunun bir parçası, kan kardeşi, akrabası olarak görmüş, onlara maddi manevi her türlü desteği hiçbir karşılık beklemeden seve seve vermiş ve bunu bir gönül borcu olarak telâkki etmiştir. Teslimatçı Talat, Türk ulusunun bir karakteri haline gelmiş bu karşılıksız katkıların arkasında bile rezilâne yakıştırmalarla ilgisiz alâkasız gerekçeler arıyor. Kendi ruhundaki dengesizliklerin dışavurumunu Kıbrıs Türk halkının kendi düşünceleriymiş gibi piyasaya sunuyor. Son cümlede kullandığı ifadeye bir bakın; “Biz kendimizi metres gibi hissediyoruz.” Ey Mehmet Ali Talat! Ben Kıbrıs Türk Halkının kendisini kesinlikle “metres” gibi hissettiğini zannetmiyorum. Ama, sen ve partililerin kendinizi “metres” gibi hissediyor olabilirsiniz. Esasında, bunda da çok yadırgatıcı bir durumun olduğunu sanmıyorum. Çünkü, sizler her zaman bir “metres” gibi yaşadınız: Kâh Sovyetler Birliği’nin, kâh AKEL’in metresliğini yaptınız. O yüzden de, herkesi kendiniz gibi zannediyorsunuz. Yine aynı paragrafta diyor ki; “...Kıbrıs senin değil ki. Fethetmedin ki Kıbrıs’ı. Kıbrıs Türkiye’nin değil ki...” İyi dinle teslimatçı Talat! Kıbrıs senin olduğu kadar aynı zamanda benim de... Kıbrıs’ı seninle birlikte ben de fethettim. Belki de orasının fethinde senin atalarından daha çok benim atalarımın payı vardır. 1974’teki Barış Harekatı’nda Kıbrıslı mücahitlerle birlikte Türkiyeli “kınalı kuzular” da can verdi. Ayrıca oradaki Türk toplumu, büyük Türk ulusunun bir parçası. Yani, benim bir parçam! Türkiye Cumhuriyeti’nin halkı ile Kıbrıs Türk toplumunun ezici çoğunluğu da aynı benim gibi düşünüyor. O yüzden, sen ve avânenin sömürgecilerin suflörlüğünü yaptığı “çakma ideolojileriniz” bu evrensel gerçeği hiçbir zaman değiştiremeyecek. Kendi devletini yok etmek için çalışan Cumhurbaşkanı M. A. Talat’ın, Kıbrıs davasına bakış açısını gözler önüne seren açıklamalarına devam edelim. Beyzâdenin KKTC’nin 2005’teki 22. kuruluş yıldönümünde söyledikleri; “KKTC Rumlarla federal temelde BİRLEŞİK KIBRIS’ı oluşturmak için ilân edilmiş ancak yönetenler ayrılıkçı politikalar gütmüştür.” Yine, 2005 Rumlar tarafından EOKA yılı ilân edilip 21 bin EOKA’cıya madalyalar dağıtılırken Talat’ın yumurtladıkları; “… KKTC, Turan gibi bir hayaldir ve tanınması da başka bir hayaldir…” Arkadaşın 2005’te Rum Politis gazetesine verdiği demeç; “… Ben hiçbir zaman KKTC’nin tanınmasından yana olmadım, BİRLEŞİK KIBRIS’tan yana oldum…” Haziran 2006 ve Talat’ın Rum Fileleftheros gazetesine yaptığı açıklama; “… Hem ben, hem de hükümetim yeniden birleşmeden yanayız. Neden iyi komşuluk ilişkilerini ileri götürelim. Ya da iki ayrı devletimiz olsun? Böyle bir amacımız yoktur…” 16 Mayıs 2006 da işbirlikçi Yenidüzen gazetesine söyledikleri; “… Ben hiçbir zaman KKTC’nin tanınmasını talep etmedim. Çünkü, benim gerçek niyetim BİRLEŞİK KIBRIS’tır…” İşte bu adam; yani, KKTC’yi yok etmeye kafa koymuş ve KKTC ilân edildiği gün hüngür hüngür ağlamış bu kişi, yıllarca KKTC Cumhurbaşkanlığı yaptı. Dünyanın neresinde kendi devletini tanımayan ve yok etmek için savaş veren bir Cumhurbaşkanı görülmüştür? Yine aynı kişi, Cumhurbaşkanlığı makamını işgal ettiği süre içerisinde kendisinin de söylemekte bir sakınca görmediği gibi, sürekli Kıbrıs davasına kan kaybettirdi. Ve bunu bilerek yaptı. Bütün icraatları aşama aşama KKTC’nın lağvedilmesine ve Kıbrıs Türk halkının Rumlara köle haline getirilmesine yönelikti. Cumhurbaşkanlığı süreci içerisinde nihai hedefine ulaşabilmek için, sıkıştığı dönemlerde sanki KKTC’nin ortadan kalkması söz konusu değilmiş şeklinde zaman kazanmaya yönelik yalanlar söyleyerek halkın gazını almak amacıyla her türlü entrikayı çevirmekten de kaçınmadı. Hatta, bu sinsice söylediği yalanlar neticesinde kendisini Denktaş’a benzetenler dahi oldu. Birleşik Kıbrıs’ı oluşturarak halkını Rumlara köle etme bağlamında her türlü Makyavelist dalavereyi hayata geçirme konusunda bir an bile tereddüt etmedi. İlk önce, sömürgecilerin direktifleri doğrultusunda Denktaş’ın yıllar boyu verdiği mücadeleler sonucunda elde ettiği kazanımların bir kalemde silinmesini sağlayan Annan Planı’nın kabul edilmesinde en büyük taşeronluk görevini üstlendi. Daha sonra da, müzakereleri Kıbrıs Türk halkı adına daha da geriye taşıdı. Böylelikle, Rumların “Tek devlet, tek vatandaşlık, tek temsiliyet” dayatmalarını kabul ederek iki kesimliliği Rum ağırlıklı üniter Kıbrıs Cumhuriyeti içerisindeki “iki eyalet” noktalarına çekerken, Kıbrıs Türk halkının “self determinasyon” hakkını ortadan kaldırmak yoluyla onu Rum çoğunluk içerisindeki “bir azınlık” düzeyine indirgeyecek kararlara da imza attı. Egemenlik kayıtsız şartsız Rumlarındır Lütfen bu teslimatçının egemenlik konusundaki söylemine bir dikkat edermisiniz! “Egemenlik uğrunda ölünecek bir leyla değildir…” Düşünebiliyor musunuz, halkların var oluşlarının ve özgürlüklerinin en temel ilkesi M. A. Talat tarafından modası geçmiş bir kavram olarak nitelendiriliyor. Oysa, egemenliği olmayan bir halk bağımlıdır ve köledir. Yani, Talat’ın deyimiyle “metrestir.” Ama tabii ki o, metreslik konusuna fazla angaje olduğu için, “egemenliğin” hangi anlama geldiğini de pek kavrayamayacaktır. İşe bakın! Öyle olması mümkün olmadığı halde kendi halkını çok onur kırıcı bir şekilde Türkiye’nin metresi olarak gösteren ve şikayet eden Talat, müzakerelerde attığı imzalarla Kıbrıs Türk halkını her türlü tacize açık, Rumların zincirli kölesi haline getirirken en ufak bir rahatsızlık duymuyor. Ancak, bütün bunları yadırgamamak gerekiyor. Çünkü, kurulduğu tarihten itibaren AKEL’in uşaklığını yapmış ve onun şubesi olması dolayısıyla AKEL’in sözünden dışarı çıkamamış bir zihniyetten daha başka bir tavır beklemek hâliyle mümkün değildir. İnanın, bu eski ve sözde Cumhurbaşkanı Rumlara daha fazla ödünler veremediği için kahroluyordur. Nitekim, belli bir süre önce verdiği bir beyanatta KKTC’nin varlığının müzakerelerin önündeki en büyük engel olduğunu ve kurulmasının çok yanlış olduğunu ifade etmişti. Yani demek istiyor ki; “KKTC kurulduğu için Kıbrıs Türk Halkı devletine sahip çıkıyor ve ben istediğim kadar ‘verici’ olamıyorum. Ne zaman Rumların lehine Kıbrıs Türk Halkının aleyhine ödünler vermeye kalksam KKTC içerisinde özgürce yaşamanın tadını almış olan Türk Halkı vereceğim ödünleri sorgulamaya başlıyor ve ben de AKEL’in direktifleri doğrultusundaki ‘satış işlemlerini’ gerçekleştiremiyorum dolayısıyla da elim kolum bağlanıyor.” Zaten bu kişi, gider ayak “vericilik” konusunda son bir hamle daha yapmış ve “çapraz oy” konusuyla bir teslimiyet örneğine de imza atmıştı. Buna göre, birleşme olması durumunda Türk Başkanın seçilmesinde %20 oranında Rumlar da söz sahibi olacaklardı. Böylelikle, Türk liderin seçilmesinde Rum aşığı CTP her zaman avantajlı bir pozisyon elde edecekti. Çünkü, Rumlar haliyle kendilerinden yana olan CTP adayına oy vererek %20’lik marjlarını ondan yana kullanacaklardı. Talat’ın yaktığı evraklar teslimiyetin belgesiydi Gelelim en son bombalara!... Bir zahmet, bu, sözde Marksist ve sahte solcunun Cumhurbaşkanlığından ayrılırken kendisi ve eşi ile ilgili olarak UBP hükümetinden istediklerine bir bakar mısınız? 24’e yakın personel ve aylık kirası 1500 sterlin olan bir çalışma ofisi. Talep edilen personelin açılımı ise şöyle; 6 sözleşmeli personel, 1 aşçı garson, 2 odacı, 2 temizlikçi, 7 koruma. Eşi Oya Talat için 1 koruma, 1 sekreter ve 1 postacı. Ayrıca kendisi için 1 makam aracıyla birlikte korumalara tahsis edilecek ve hizmet amaçlı kullanılacak 3 adet araç. Bu arada Bayan Oya Talat da unutulmuyor ve onun için de 1 adet araç isteniliyor. Pes doğrusu! Kraliyet ailesinden mi geliyorsun be mübârek? Nerede kaldı senin Marksistliğin ve solculuğun? Sen Kıbrıs Türk halkına ne verdin ki bunları isteme cüretini kendinde bulabiliyorsun? Onları Rumlara peşkeş çekmekten başka ne işe yaradın? Çözüm çözüm dedin, sürekli ödün verdin, hani nerede çözüm?.. Verdiğin ödünler ve attığın imzalar yüzünden işi karmaşıklaştırmaktan başka ne faydan oldu? Ama biliyoruz ki, o imzaları da düşmanı olduğun KKTC’nin lağvedilmesi ve Kıbrıs Türk halkının köleleştirilmesi doğrultusunda geri dönülmez bir yola girilmesi için attın. O imzalarla senden sonraki hükümetlerin icraatlarını ipotek altına almayı hedefledin. Esasında sen, kesinlikle vatana ihanetten yargılanması gereken bir kişisin. Bir de bilindiği gibi, Talat’ın Cumhurbaşkanlığından ayrılmasından önce bazı evrakların yakılması olayı var. Bunların özel evraklar olduğu ileri sürülse de kimsenin buna inanması mümkün değil. İnsan özel evrakını niye yaksın? Alır yanına, evine götürür. Demek ki, bu evraklar KKTC’nin pazarlanmasıyla ilgili başkasının eline geçmemesi gereken çok gizli ve sakıncalı bilgileri içeriyor ve bu yüzden yakılma ihtiyacı duyuluyor. Böylelikle, bu skandal olayla Talat’ın üzerinde zaten var olan kuşkular daha da artmış oluyor. Talat kadar AKP de sorumlu Peki, teslimatçı Talat bu icraatlar içerisinde bulunurken ve KKTC’yi adım adım yok olmaya ve Kıbrıs Türk Halkını üniter Rum devleti içerisinde azınlık olmaya götürürken ona yol açan ve sonuna kadar destek veren kimdi? AKP hükümeti… Dolayısıyla, bugün gelinen bu noktadan CTP ve Talat kadar AKP hükümeti de sorumludur. O zaman şu soruyu soralım; KKTC’nin ortadan kaldırılarak Kıbrıs Türk halkının üniter Rum devleti içerisinde azınlık durumuna sokulması ve üniter Rum devletinin adanın tek hakimi durumuna getirilmesi ne tür sonuçlar doğuracaktır? Bu soruya verilen yanıt şu olacaktır; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den çıkarılmasını ve Türkiye’nin güneyinin Rum Devleti tarafından kuşatılmasını sağlamak. Bu arada, Amerikalılar tarafından yapılan jeolojik araştırmalarda Kıbrıs adasıyla Suriye arasında kalan deniz tabanının çok zengin doğal gaz rezervleriyle kaplı olduğunun ileri sürüldüğünü de unutmayalım. Öyleyse, bu durum son tahlilde kime yarayacaktır? Tabii ki sömürgecilere… O zaman rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; Kıbrıs’ın ve Türk halkının elden çıkarılmasında baş taşeron rolüne soyunmuş olan Talat ve partisi CTP ile ona bu konuda her türlü desteği sonuna kadar veren AKP, beraberce sömürgecilerin çıkarları doğrultusunda bir misyon üstlenmiş durumdadırlar. Bu gerçek artık çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Talat ve CTP ile AKP iktidarı döneminde yaşanan bütün gelişmeler bu fotoğrafı kesin hatlarıyla apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Talat’tan bahsederken, en az onun kadar tehlikeli bir isme ve o kişinin Türkiye ile ilgili bir sözüne de değinmek gerekiyor. O kişi de CTP’li sabık Başbakan, anlı şanlı “çav bella” Ferdi Sabit Soyer’dir. 10 Mayıs 2006’da işbirlikçi Yenidüzen gazetesinde şöyle demektedir: “Sırpların Bosna-Hersek’te uyguladığı ayrılıkçı politikanın aynısını Türkiye Kıbrıs’ta uygulamaktadır. Bosna’da toprak bütünlüğünü savunan Türkiye Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü savunmaktan kaçamayacaktır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta iki toplumun ayrı ayrı yaşaması savunulamayacak bir durumdur.” Yine aynı terane ve Birleşik Kıbrıs safsatası… Ayrıca da, Sırpların Bosna politikasıyla Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkıyla ilgili rolünün aynı kefeye konularak karşılaştırılması gibi inanılmaz bir cehâlet… Tabii bu arada, “Birleşik ve müreffeh” Belçika’nın bölünme noktasına geldiği de işlerine gelmediği için bu işbirlikçiler tarafından görmezden geliniyor. Evet, Kıbrıs Türk halkı bu uzaktan kumandalı işbirlikçileri yakından gördü ve ne mal olduklarını anladı. Sonunda da gerek CTP’ye gerekse teslimatçı Talat’a okkalı bir Osmanlı tokatıyla gereken cevabı verdi. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” öz deyişinde dile getirildiği gibi o “musibeti” yaşamak KKTC halkı için çok yararlı oldu. Ancak bu “musibetten” ders alarak onun bir daha başa gelmemesi için her türlü önlemi almak en önemli görev olmalıdır ve aynı hatalar bir daha tekrarlanmamalıdır.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||