![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
Vay be! Kürtlerin ülkeye ne büyük hizmeti, katkısı varmış da haberimiz yokmuş. Adamlar tek başlarına hayvancılığımızı ayakta tutuyorlarmış. Galiba Baskın Oran Türkiye’nin doğusunu silme Kürt zannediyor ya da bütün Kürtleri çoban. Böyle bir uçuk teori bugüne kadar duymadım. Derler ya bir yaşıma daha girdim, o hesap. Hani eski zamanlarda dünyanın öküzün boynuzları üzerinde döndüğü iddia edilirdi ya, Baskın Oran o çağlarda yaşasa “Hayır! Dünya Kürtlerin boynuzu üzerinde dönüyor.” derdi. Yani şu Baskın’daki Kürt aşkını anlamak mümkün değil. Adam utanmasa Allah diye tapacak Kürtlere. Her şeyde bir Kürt bulmaya çalışmak da oldukça zor olmalı. Çünkü biliyorsunuz Kürt diye bir gerçeklik yok ne yazık ki. İnsan ister istemez soruyor, Kürtler ne yaptı da Baskın’ı kendilerine bu kadar bağladılar? TÜRKSOLU okumak geliştirir
TÜRKSOLU’nun sıkı takipçileri, AKP daha ilk geldiği gün nasıl tavır aldığımızı bilir. Türkiye’de kendine “Atatürkçüyüm” diyen kesimler AKP’yi laiklik karşıtlığıyla suçlayıp AKP’ye karşı politikalarını sırf laiklik üzerinden yaparak muhalefet ediyorlardı. Biz ise o günlerde AKP’yi analiz ederken, AKP’nin tabii ki laiklik karşıtı olduğunu ancak sadece bu olmadığını belirtip şu iki noktanın altını çizmiştik: 1- AKP’nin meselesi laiklik meselesi değildir. AKP laiklikten de öte Cumhuriyet rejiminin düşmanıdır. AKP, Padişahlığı ve hilafeti geri getirmek istiyor. 2- AKP Türkiye’nin bölünmesinin önünü açacak. Biz bunları daha 2003 yılında yazarken kendine “Atatürkçü” diyen bazı kesimler bizi abartmakla suçlayıp AKP’nin de Fazilet Partisi gibi klasik bir Şeriatçı parti olduğunu savunuyorlardı. Geldiğimiz noktada, AKP karşıtı stratejilerini sadece laiklik üzerine oturtan sözde Atatürkçü siyasetlerin birer birer çöktüğünü görüyoruz. Yaşanan gerçeklik bir kez daha bizi haklı çıkardı ve AKP’ye karşı mücadelenin ancak vatan zemininde ve milliyetçi bir duruşla verilebileceğini gösterdi. Bunları niçin hatırlatma gereği duyduğumuza gelince, bu “Atatürkçü” kesimin çok sevdiği isimlerden biri, Galatasara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal, geçenlerde bir konferansa katılmış. Konferansta özetle “Mevcut Anayasa paketi Türkiye’yi Üçüncü Meşrutiyete götürür” demiş. Gazetede bu haberi görünce gülümsemeden edemedik. Çünkü biz bu Üçüncü Meşrutiyet tezlerini yıllar önce ortaya koymuştuk. İleri Dergisi’nin Mart-Nisan 2002 tarihli 9. sayısının başlığı “Üçüncü Meşrutiyet ve Sömürge Aydınları” idi. O sayımızın “İleriden” bölümünde şunu demiştik: “Son dönemde yaşanan tartışmayı iyi değerlendirmemiz gerektiği açık. Pek çokları olayın farkında değil belki ama Türkiye bir Üçüncü Meşrutiyet zorlaması ile karşı karşıya. Meşrutiyetlerin ilk ikisi, Türkiye’nin Batı yöneliminde ve Batı denetiminde ‘demokratikleşmesi’ amacını taşıyordu. Meşrutiyet’ le gelen ‘hürriyet’in ne olduğunu ise bugün daha iyi biliyoruz: Sevr ve İstanbul’a demirleyen İngiliz donanması.” Eylül-Ekim 2002 tarihli ve “Meşrutiyet’e dönüş: Türkiye’nin Parçalanmasında Yeni Aşama” başlıklı 12. sayımızda ise, “Bundan sekiz ay önce ‘Üçüncü Meşrutiyet ve Sömürge Aydınları’ başlıklı 8. sayımızı hazırladığımızda orada Türkiye’nin İnönü döneminden başlayarak bir Yeni Tanzimat devri yaşadığını belirtmiş ve gidişatın Üçüncü Meşutiyet’e doğru olduğunu söylemiştik. Bu tespitimizden sekiz ay sonra Üçüncü Meşrutiyet de ilan edilmiş oldu. Üçüncü Meşrutiyet’in bizim için hayati bir önemi var; ülkemiz artık emperyalistler tarafından paylaşılmanın ve parçalanmanın yeni bir evresine adım atmış bulunuyor. Sancılı, kanlı bir bölünme sürecinin yolu artık açılmıştır.” Bir de Tayyip’in padişahlığı meselesi var. Bugün herkes Tayyip’i padişaha benzeten yazılar döşeniyor, karikatürler yapıyor. Oysa biz Tayyip’i tam 200 sayı önce, yani 81. sayımızda III. Abdülhamit ilan etmiştik. 81. sayımızın “III. Abdülhamit” başlıklı yazısında İnan Kahramanoğlu şöyle demişti: “33 yıl süren Abdülhamit diktatörlüğü tam da Meşrutiyet’in yarattığı hürriyet tartışmaları içinde gelmemiş miydi? Ne tesadüf ki III. Abdülhamit devri de Türkiye’nin AB’den gelecek demokrasi beklentilerinin en üst düzeye ulaştığı bir döneme rastlamaktadır. Şeriatçı iktidar AB süreci ve demokrasi kisvesi altında koyu bir taassup ve istibdat dönemine geçiş hazırlığındadır.” Beş yıl öncesinden bugünleri gören bir yazı değil mi? Beş yıl önce, yedi yıl önce bizi abartmakla suçlayanların çoğu, bizim yedi-sekiz yıl önce söylediklerimizi şimdi tekrar etmek zorunda kalıyor, en az sekiz yıl arkamızdan geliyorlar. Ve bazı kesimler hâlâ bu adamlardan medet umuyorlar. Anlaşılıyor ki, o zaman yazdıklarımızdan yeni haberdar olmuşlar. Ama artık kimse üzülmesin. Bugüne kadar her dediği çıkan, görülmeyeni gören, söylenmeyeni söyleyen TÜRKSOLU, Ulusal Parti adı altında partileşti. Atatürkçü, vatansever insanlar artık doğru düzgün siyaset üretmek için yıllarca beklemek zorunda kalmayacak. Apo'yu ipten alan Bahçeli,
Artık geleneksel hale gelen “23 Nisan MHP’den PKK’ya kıyak günleri”nde, bu yıl da Bahçeli ilginç bir çıkışa imza attı. Biliyorsunuz son günlerin ana tartışma konusu Anayasa değişiklikleri. AKP ve BDP’nin ortak çabasıyla maddeler teker teker geçiyor ve Türk devletinin altı oyuluyor. CHP ve MHP ise karşı çıkar gibi yaparak muhalefetçilik oynuyorlar. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, son olarak çocuk suçlulara af çağrısında bulundu. Bahçeli’nin çocuk suçlulardan kastı da PKK eylemlerinde polisi taşlayan, Türk bayrağını yakan çocuklar. Anlaşılan Apo’yu ipten alan MHP, şimdi de PKK eliyle bayrak yakan çocukları kurtarma derdine düştü. MHP’nin BDP ile aynı çizgiye gelmesi garip gibi görünüyor ama ikisinin de kökü ABD olduğu için eninde sonunda Kürtçülükte uzlaşmaları gayet normal. Bahçeli’nin önerisi, kamuoyu tarafından şaşkınlıkla karşılanırken BDP’ liler sevindi ve Bahçeli’nin önerisini açarak bir genel af çağrısında bulundular. CHP de öneriye destek vereceğini açıkladı. Son bombayı ise Meral Akşener patlattı. 25 Nisan günü gazetelere yansıyan haberlere göre MHP’den TBMM Başkanvekili olan Meral Akşener, BDP’li milletvekillerinin TBMM kürsüsünden yaptıkları konuşmaları ilgiyle izlediğini belirtirken, “Konuşmalarına iyi hazırlanıyorlar, bilimsel konuşuyorlar. Görüşmeler sırasında en sakin grup BDP grubu.” diye konuştu. Sayın Akşener galiba başka bir ülkenin meclisinde çalışıyor. Adamların son bir haftada başta meclis başkanı olmak üzere tehdit etmedikleri kimse kalmadı. Sabahat Tunceli bir taraftan, Hasip Kaplan’ı diğer taraftan kavga üstüne kavga çıkarıyorlar. Hanımefendi de kalkmış “en sakin grup BDP’lilerdi” diyor. Anladık BDP’lilere koltuk çıkacaksın da öyle çık ki, biraz inandırıcılığı olsun. AKP’nin "demokratik" anayasa çalışması
Geçtiğimiz haftanın en önemli gündem maddelerinden biri hiç kuşkusuz Meclis’teki Anayasa değişikliklerinin oylanmasıydı. TBMM oylamalar esnasında en uykusuz, en gergin, en kavgalı günlerini yaşadı. Partilerin taktik çalışmaları ağırlığını hissettirirken, partilerin genel kurula eksiksiz katılımının sağlanması için katı disiplin kuralları uygulandı. Tayyip, partisinin fire vermesinden çok korktuğu için, deyim yerindeyse sıkıyönetim uyguladı. Parti içinde bütün izinlerin kaldırıldığı, hasta olmaya bile izin verilmediği günler yaşandı. Ancak AKP tüm çabalara rağmen fireden kurtulamadı. Daha oylamalar başlamadan AKP Ankara Milletvekili Zekai Özcan partisinden istifa etti. Özcan, daha önceki açıklamalarında Tayyip’in anayasa paketi için “yamalı bohça” yorumunda bulunmuştu. Özcan’ın istifası ile maça moralmen yenik başlayan AKP, oylamalar sırasında da yeterli çoğunluğu zor bela sağladı. Zaman zaman kendisine en büyük destekçileri olan BDP’liler oy vererek bazı kritik maddelerin geçmesini sağladılar. AKP-BDP ittifakında BDP’ye hazine yardımı konusunda pazarlıklar olduğu yönünde iddialar ortaya atıldı ve çokça tartışıldı. Ancak sebep ne olursa olsun, AKP-BDP ittifakı tarihe not düşüldü. Oylamalar oldukça gergin bir ortamda gerçekleşti. Bağımsız Tunceli Milletvekili Kamer Genç, genel kurul çalışmalarının tartışmasız yıldızıydı. Yaptığı konuşmalarla AKP’lileri çileden çıkaran Genç, hemen her gün AKP’lilerin linç girişimlerine maruz kaldı. Genç’i AKP’lilerin elinden bazen CHP, bazen de MHP milletvekilleri kurtardı. En ilginç görüntü ise geçtiğimiz hafta başı basında yer aldı. AKP’nin sıkı disiplininin milletvekillerinin iradesini elinden alacak boyuta geldiğinin resmi çekildi geçtiğimiz Pazartesi. Meğersem Tayyip, milletvekillerini 20’şerli gruplara bölmüş, her grubun başına da bir milletvekili atayarak bütün milletvekillerinin evet oyu verip vermediğinden emin olmak istemiş. Resimde görülen AKP Karabük Milletvekili Cumhur Ünal, bir grubun sorumlusu besbelli. Karşısında tek sıra olan arkadaşlarının oy kullanmadan önce zarflarını kontrol ederek oylarının rengini tespit ediyor. Her ne kadar Karabük Milletvekili, “ben arkadaşımın zarfı kapatmasına yardımca oluyordum” gibi kargaları bile güldürecek bir bahaneye sığındıysa da neyin ne olduğu apaçık meydanda. 12 Eylül Anayasasının oylanmasını bile mumla aratacak bu uygulamanın mimarı ise Tayyip’ten başkası olamaz. Her konuşmasında millet iradesinden dem vuran, demokrasi şampiyonu Tayyip’in maskesi bu olayla birlikte bir kez daha düştü. AKP’nin kendi milletvekilleri bile özgür değilken Türkiye’yi nasıl özgürleştireceği de ayrı bir merak konusu olarak kaldı. Bu fotoğraf ise AKP’nin Türk demokrasisine armağanı olarak tarihteki yerini aldı. Tabii ki kara bir leke olarak. PKK’ya terör örgütü diyemedi
Geçtiğimiz hafta mahkemeye çıkan Ahmet Türk, kapatılan DTP’nin Kars Merkez İlçe Saymanı Oktay Mamay’ın Ekim 2009’daki basın açıklamasında kullandığı “DTP Eş Başkanları Ahmet Türk, Emine Ayna” ibareli bildiri nedeniyle görülen davada verdiği ifadede, “yaşanan bir süreçle ilgili değerlendirmelerde bulunduğunu, örgüt propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmek gibi bir niyetinin olmadığını” söyledi. Mahkemede yine barış güvercinini oynayan Ahmet Türk, bol bol diyalog, barış lafları etti durdu. Mahkemede atıp tutan Ahmet Türk, hakimin sorduğu bir soru karşısında ise ne diyeceğini bilemedi. Mahkeme üyesi hakim Musa Yeşil’in, “Sizce PKK silahlı bir terör örgütü müdür?” sorusu üzerine, “(Evet) ya da (hayır) şeklinde cevap vermem istenerek, savunma hakkımın kısıtlanması isteniyor. Silahla sorunların çözülemeyeceğine inanıyorum. Ancak Türkiye’de bir toplumsal realite var. Bunu inkar ederek sorunları çözemeyiz. Kınamakla sorun çözülemez. Dil ve üslubun, sorunun çözümünde önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak ben sorunun bir tarafını temsil etmiyorum. Sorun benim bir açıklamamla çözülecek bir sorun değil.” dedi. Ahmet Türk’ün burnu kırıldığında ortalığı ayağa kaldıranlar bu ifadeyi kesip başuçlarına assınlar. Geçen hafta listesini yayımladığımız vicdansız gazetecilere de Ahmet Türk’ün cevabı kapak olsun! Memlekette kadın mı kalmadı?
Geçenlerde gazetede gördüğüm bir haber aklıma bu soruyu getirdi. Haber şöyleydi: Tayyip’in eşi Emine Erdoğan, Avrupalılara Türk kadınını anlatmak üzere Brüksel’e gitmiş. Hem de 200 kadınla birlikte. İnsan ister istemez dünyanın sonunun geldiğini düşünüyor. Türk kadınını Avrupalılara Emine Erdoğan anlatacaksa vay halimize! Emine Erdoğan Avrupa’ya gitmeye karar vermeden önce hiç durup düşünmemiş mi? Hiç dememiş mi ‘yahu benim nerem Türk kadınına benziyor da Avrupalılara Türk kadınını anlatayım’ diye. AKP ile birlikte ayyuka çıkan türban furyasının Türk kadınının ve ülkenin imajını yerin dibine batırdığı yetmiyormuş gibi bir de Türk kadınını temsile yeltenmeleri geldiğimiz noktanın ne kadar vahim olduğunun göstergesi. Gül gibi tanıtım kızınız Tülin Şahin varken niye Emine Erdoğan temsil eder Türkiye’yi anlamış değilim. Bu arada müzik camiasının iki tanınmış ismi de Emine Erdoğan’la birlikte Brüksel yoluna düşmüşler. Kimler mi? Ajda Pekkan ve Sertab Erener.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||