![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk AKP, Türk tarımını ve hayvancılığını çökertiyor
Evet, et ithal ederek Türk milletini açlığa mahkûm edecekler. Hem de ucuz et ithal ederek! Bu tespitimiz ilk anda insanın kulağına çok çelişkili bir ifade gibi gelse de gerçeğin ta kendisi. AKP’nin uyguladığı ekonomi politikasının bir numaralı sonucu kısa süre içerisinde Türk halkının açlık problemiyle karşı karşıya kalması anlamına gelecek. Fakat bu nasıl olacak? Normal koşullarda bir ülkeye daha çok tüketim malının, yani gıdanın, giyeceğin vs. girmesi durumunda orada bolluğun başlayacağı, bu yeni giren malların eskiden bulunabilenlerden daha ucuza sunulması halinde de halkın refahının daha da artacağı varsayılır. Ama emperyalizmin Türkiye’ye dayattığı gerçek hiç de bu beklentilere uygun değil. Sömürgeci dünya ekonomik sistemi Türkiye’ye çok farklı bir rol biçiyor ve AKP de bu çizilen programı uygulamak için tüm gücünü seferber ediyor. Et ithali, 90’lı yılların başında uygulanmış, 1996’da ise bir kenara bırakılmıştı. Son birkaç yıldır AKP’nin tarımı ve hayvancılığı da çökerten, ekonomik yıkım politikalarına uygun olarak yeniden gündeme gelmiş bulunuyor. Özellikle 2007’den beri AKP’ye yakın ekonomi yazarlarının sık sık gündeme getirdiği bir şey bu “ucuz et ithal edip, et yiyemeyen halkı doyurma” söylemi. Bunların tezine göre Türk halkının et yiyebilmesi için muhakkak AB ülkelerinden, ABD’den hatta Yeni Zelanda’dan et ithal etmek gerekiyor. Bunu yapacak olan ithalatçı firmaların AKP’lilerin elinde olacağını bilmem belirtmeye gerek var mı? Fakat AKP bu kâr amaçlı planını bile o kadar uyanık bir popülizmle ortaya koyuyor ki görenlerin gözleri yaşarıyor, Tayyip halkı ne kadar da çok düşünüyormuş diye... Tayyip’e bakılırsa et ithalatı için talimat vermesine neden olan şey etin kilogram fiyatının 30 TL’ye kadar ulaşıyor olması. Bu aslında biftek ve pirzola tarzı etin fiyatı... Gerçekten de son aylar içerisinde çeşitli et ürünlerinin kilogram fiyatı 20 ile 30 TL arasında dolaşıyor. Tayyip ve AKP de bu durumu bahane edip tarım ve hayvancılığı bitirmeye endeksli politikalarının son adımını atıverdiler. Geçtiğimiz günlerde Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Et Balık Kurumu’na et ithalatı için gerekli belgelerin ulaştırıldığını açıkladı. Tayyip, yaptıkları bu çıkışı anlattığı tumturaklı konuşmasının bir yerinde AB meselesine değinmeden edemedi: “Zaten AB müzakere süreci içinde bir ülke olarak belli miktarda canlı ya da karkas et alma durumumuz söz konusu.” Egemen Bağış “AB’den baskı gelmedi” diyordu ama Tayyip bir anlamda onu yalanlamıştı. İşin içinde Batıyı kâra geçirmek vardı. Bu da yıllardır dünyada kendi kendini besleyen az sayıdaki ülkelerden biri olarak bilinen, tarımsal ürün ve et ihracatçısı Türkiye’nin bunları dışardan alacak konuma sürüklenmesiyle oluyordu. AKP, sınaî üretimi bitirdiği yetmiyor gibi şimdi de tarım ve hayvancılığa da son darbeyi vuruyor. Burada Türkiye’nin ekonomik anlamda nereye gittiğinin sorgulanması gerekmektedir. Et ithalatı ne anlama geliyor?
İçerdeki fiyatlardan daha ucuza ülkeye sokulacak olan etin, kısa vadede fiyatları gerileteceği kesin. Bunu tartışmaya bile gerek yoktur. Sonuçta içerdeki üretici malını satarken artık kendisiyle eşit şartlarda piyasaya gelen diğer yerli üreticilerle değil, dışarıda çok daha ucuza mal edilmiş ürünle karşılaşacaktır. Doğal olarak da onlarla rekabet edebilmek, ürününü satabilmek için fiyatları düşürmek zorunda kalacaktır. Ama nereye kadar? Burada bunun cevabını çok açık verelim: Türk et üreticisinin rekabet gücü bir yere kadar dayanacaktır, ardından bu rekabete katlanamayarak iflas bayrağını çekecektir. Yani artık Türkiye’de hiç kimse et üretmeye yanaşmayacaktır da. Bu gerçekliği burjuva basının Güngör Uras, Aydın Ayaydın gibi iktisat yazarları bile kabul etmek durumunda kalmışlardır. Bunlar, gerçekten de AB ve ABD’de ucuza mal edilen etin Türkiye pazarına girişinin, fiyatları düşüreceğini ama Türkiye’de hayvancılığın da biteceğini belirtmektedirler. AKP’nin et ithal etmeyi planladığı ülkeler Yeni Zelanda’ya kadar uzanıyor. Gelin biz o kadar uzağa gitmeyelim de AB üyesi olan ve Türkiye’ye nispeten daha yakın coğrafi konumda bulunan iki ülkeyi ele alalım. Bulgaristan’ın etin kilosu için Türkiye’ye teklif ettiği fiyat 5.60 TL. Polonya’nın teklifi ise 7.60 TL. Türkiye et piyasasında oluşan et fiyatı ise şu anda ortalama 16.50 TL civarında gidip geliyor. Şimdi bu durumda aradaki üç kattan fazla fiyat farkının getireceği sonucun gerçekten de yıkım olacağı açıktır. Türk üreticisinin birkaç sene bile dayanma şansı yoktur... AKP, içerdeki fiyatların yüksekliğini spekülasyona bağlıyor. Yani, yerli üreticiler o kadar kötü insanlar ki bilinçli olarak vatandaş et yiyemesin diye fiyatların bu kadar artmasına neden oluyorlar. AKP de gelip bizi onların elinden kurtarıyor! Spekülasyonun istikrar getireceği tezi liberallerin önemli düsturlarından biridir aslında. Bakın işine gelince AKP nasıl spekülasyon düşmanı oluverirmiş! Gel gelelim bilimsel düşüneceksek bu tip söylemlere itibar etmememiz gerekir. Fiyatların Türkiye’de yüksek, AB ülkelerinde düşük olmasının en temel nedeni onların maliyetlerinin Türkiye’ye göre çok düşük olmasıdır. Bu da tesadüfî bir durum değildir. Bu onların ülkelerinde hayvancılığın çok verimli olmasından ileri gelir. Aradaki farkın esas nedeni devletin tarıma ve hayvancılığa yaklaşımıdır. Daha doğrusu AB’nin tarım ve hayvancılığın gelişmesine desteğidir. Hayvancılık desteklenir, bu da verimi artırıp maliyetleri dolayısıyla da fiyatları düşürür. Bize öğretilmeye çalışılanın tam aksine AB ve ABD hiç de tarımı, hayvancılığı boşlamış ülkeler değildir. AB bütçesinin % 45’i tarım ve hayvancılığa ayrılmaktadır. Yapılan desteğin tutarı yıllık 55 milyar eurodur. Türkiye’de ise bu rakam sadece 2.7 milyar eurodur. Oysa bize hep kabul ettirilmek istenen şey tarımı bir kenara bırakmamız gerektiğidir. Bir ülkenin gayrisafi milli hâsılasındaki tarım payı ne kadar azalırsa o kadar gelişmiş sayılacağıdır. Gerçekten de ülkeler sanayileştikçe tarımın bu payı azalmaktadır. Fakat emperyalist ülkelerin GSMH’deki sektörel dağılımına bakıldığında sanayinin payının % 80’lere vardığı görülür. Türkiye’de ise durum çok farklıdır. 1984 yılında Türkiye’de tarımın payı % 17.7 iken, bu pay 2001’de % 14’e, 2006’da ise % 11’e kadar geriledi. Buradan yola çıkarak AKP, Türkiye’nin tarım toplumu olmaktan çıktığını, geliştiğini iddia etmektedir. Fakat özellikle 2006-2009 döneminde diğer sektörlerin de payları dikkate alındığında durumun hiç de iç açıcı olmadığı görülür. Doğru, tarımın payı gerilemektedir ama sanayi de ilerlememiştir. Sanayinin payı % 29 dolaylarında kalırken, hizmet sektörü % 60’ları geçmektedir. Bu sanayinin de öyle üretim malı yani makine üretimi olmadığını, tüketim malları ve beyaz eşyadan ibaret olduğunu vurgulayalım. Hizmet sektörünün payının artmasının ise tek bir anlamı vardır. Türkiye’de tarımsal ya da sınaî her tür üretimin gerilediği, sadece bankacılık, ticaret gibi reel olarak bir üretimde bulunmayan iş kollarının ekonomiyi doldurduğu anlaşılır. Bu da kalkınma ya da gelişme demek olamaz tabi ki. Bunun tek anlamı Türkiye’nin üretmeyen ama sadece tüketen hem de bol bol ve potansiyelinin üzerinde tüketen bir ülkeye dönüştüğüdür. Bu kadar kredi kartının ve tüketim çılgınlığının da göstergeleri bunlardır. Anlaşılmaktadır ki emperyalizm ve sömürgecilik Türkiye’ye çok farklı bir planla yaklaşmaktadır. Burada klasik bağımlılık analizlerinin de yeniden sorgulanması gerekir. İktisadi bağımlılık ve Türkiye’ye biçilen tüketim rolü İktisadi bağımlılık kuramları, sömürgeci ülkelerin sistemin merkezini, geri kalanların ise çevresine oluşturdukları bir kapitalist dünya sistemi analizine dayanır. Bu sistem öyle bir şekilde kurulmuştur ki ezilen ulusların ürettiği tüm değerler, çeşitli kanallar ve iktisadi mekanizmalar yoluyla merkezdeki sömürgeci güçlere doğru akar, gider. Sömürgeci merkez ülkelerin en önemli avantajı da gelişmiş sanayiyi ve teknolojiyi ellerinde tutmalarıdır. Bu noktada devreye uluslararası iş bölümü denilen bir mekanizma daha devreye girer. Uluslararası işbölümünün dayatmasıyla, sömürgeci ülkeler sanayileşirken ezilen ülkeler tarım toplumu olarak kalmaya mahkûm edilir. Hatta genellikle bu mahkûmiyet tek ürüne sabitlenir. Bu duruma örnek olarak Küba’nın şekerkamışına, Brezilya’nın da kahveye endekslenmesi verilebilir. Bu başka ülkelerde de bir madenin çıkarılmasına dayanmıştır. Kısacası ezilen ülkeler başta tarım ve hayvancılık sahaları olmak üzere hammadde üreticisi olmaya koşulludurlar. Fakat günümüz gerçeklerine özellikle de Türkiye’nin yaşadığı sürece baktığımız zaman bu tarz bir açıklamanın bile tam doğrulukta bir tahlile bizi götürmediğini belirtmeliyiz. Bugün Türkiye herhangi bir hammaddenin üretimi üzerine kurulu bir ekonomi değildir. Ya da Türkiye’nin tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ülke olarak kalması da emperyalizmin planları arasında yoktur. Bilakis, tarım ve sanayinin çökertilmesi özellikle 2001 krizinin ardından Kemal Derviş’le başlayan süreçle gündeme gelmiş, AKP’nin sekiz yıllık iktidarında da reel sonuçlarına ulaşmıştır. Aslında sürecin başlangıcını daha da eskilerde 24 Ocak 1980 neo-liberal dayatmalarının uygulanmasında aramak gerekmektedir. Bu kararların ardından geçen yirmi sene içinde Türkiye toplamda 789.80 bin ton buğday ihraç etmiş, bunun karşılığında ise 857.50 bin ton buğdayı ithal etmiştir. Yani bir tarım ülkesi olduğu iddia edilen Türkiye, en temel tarım ürünü olan buğdaydan bile dışarı sattığının daha fazlasını satın alarak net ihracatçı konumuna geçmiştir. Yine 1980’de toplam hayvan varlığı 81 milyonken, AKP döneminde 44 milyona düşerek tarihimizin en düşük seviyesine gelmiştir. Burada Türkiye nüfusunun bu dönemde neredeyse ikiye katlandığı da göz önünde bulundurulursa yıkımın vahimliği daha da açık anlaşılacaktır. Türkiye’de üretilen tek şey geri teknolojili tüketim mallarıdır. Yani Türkiye’de sadece televizyon üretilip, kredi kartı dağıtılarak gelişme-kalkınma masalları anlatılmaktadır. Oysaki sömürgeciliğin yarattığı hiç üretmeyen ama sırf tüketen bir açık pazar toplumudur. Bir ülke nasıl aç bırakılır: Baltalimanı’ndan AKP’ye… Türkiye aslında bunları ilk kez yaşamıyor. Yüzyıllarca dünyanın her açıdan en sağlam devleti olan Osmanlı’nın çöküşü de buna benzer bir yoldan geçerek başlamıştı. 1838 yılında İngiltere’ye yapılan Baltalimanı Serbest Ticaret Anlaşması, Türk tarihinin en kara günlerinden biridir. Bu anlaşmanın sonucunda Osmanlı’nın tekel (yed-i vahit) ve koruma sistemi ortadan kalkmış, ülke ucuz İngiliz mallarının istilasına uğramıştı. Birkaç yıl içinde iç ticareti bile İngilizler ele geçirmişti. Türk tüccarlar %12 vergi öderken, İngilizler ve ardından diğer Avrupalılar sadece %5 vergi vererek Türk ekonomisinin tek hâkimi olmuşlardı. Bu tarihe kadar Osmanlı Devleti’nin hiç dış borcu yokken, bu sürecin sonunda tüm maliye Düyun-u Umumiye İdaresi adı altında yabancılara terk edilmek zorunda kalınmıştı. Fakat serbest ticaretin asıl yıkıcı etkisi üretim üzerinde olmuştu. 1812 yılında Balkanlar’daki Tırnova şehrinde 2000 dokuma tezgâhı varken, bu rakam 1843’te 200’e düştü. Bursa gibi Anadolu dokumacılık merkezlerinin üretimi ise eskinin ancak % 10’u kadar kalmıştı. Kısa sürede emperyalizm, Türkiye’de üretim adına hiçbir şey bırakmamıştı. Bunun sonucu da açlık ve işgal oldu. 1980’le başlayan, AKP ile son noktalarına varan tasfiye süreci de tarihin farklı bir seviyede tekerrüründen başka bir şey değil aslında. Özelleştirmelerle başlayan tasfiye süreci, üretimin tamamen sonlandırıldığı bir noktaya ulaşmak üzere… Artık Türkiye, Batılı sömürgeci kapitalistin istediği gibi at oynatacağı, sömüreceği, mallarını istediği fiyattan satacağı bir pazara dönüşüyor. Bakmayın, Batılının “tarımı, hayvancılığı boş verin” demesine… Madem tarım ve hayvancılık o kadar verimsizdir, neden dünyanın tüm tarım, et ve hayvansal ürün ihracatçıları bu emperyalistlerdir? Neden sömürgeci ülkelerde hayvancılığın tarım içindeki payı %50 iken, Türkiye’de aynı oran %25’tir? Acaba emperyalistler Türklerin iyiliğini mi düşünüyor? O zaman ABD’de verimsiz pamuk üreticilerine her 4 milyar dolar sübvansiyonu Batı Afrika’nın pamuk üreticilerinin iyiliği için vermektedir… Fakat ne çare ki bu ülkelerin 10 milyon insanı ABD’nin bu politikası nedeniyle pamuk üretmeyip aç kalmaktadır. Nereye gidiyoruz anlaşılıyordur herhalde! Evet, Afrika gibi olmaya gidiyoruz, açlığa doğru gidiyoruz. Aç kalmak istemiyorsan tüketme! Emperyalizm bize ucuz mallarını satacağı bir pazar olma rolü biçiyor. Hatta bize üretmememiz için kredi bile veriyor. Türkiye hiçbir şey üretmeyecek, Batıdan krediyle para alacak ve bu parayla gene Batının ürünlerini daha çok tüketecek… Türkiye tek ürüne ya da tek sektöre bağlı azgelişmişliğin yerine hiç üretmeyerek sistemin daha farklı bir noktasına çekilecek. Peki; bu sarmal nereye kadar gider? Tabii ki ABD, AB ve diğerleri bize kredi vermeyi kesene kadar… Türkiye bu üretimsiz tüketimin duvarına başını çarpana kadar… Emperyalizm tüketmeni istiyor. Her ay yenilenen bilgisayarlarından, cep telefonlarından tutun da, yine onların ürettiği buğdaya ve ete kadar her şeyi tüketmeni istiyor. İlginç ama gerçek: Tükettikçe yoksullaşmak, yedikçe aç kalmak Türk insanına kader yapılmak isteniyor. Tek çözüm varsa o da emperyalizmin bize biçtiği “tüketen insan” elbisesini üzerimizden çıkarıp atmaktır. Yok; eğer “Kim ne yaparsa yapsın bana ne? Ben ucuza, ithal et yerim” diyorsak emin olun bu ithal tokluk bizi en keskin açlığa götürecek…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||