Eykan Can - Yeraltı zenginlikleri
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Hoşçakal Amiralim...
ALİ ÖZSOY
Talat gitti sıra Tayyip'te!
ÖZGÜR ERDEM
Sırıtarak astı
boğularak öldü
İNAN KAHRAMANOĞLU
Tayyip
padişah olmak istiyor!
SERAP YEŞİLTUNA
AKP ve PKK'ya karşı
"tek yumruk" olalım!
OKAN İŞBECER
Duy da inanma:
PKK ABD askeri vurmuş!
TUĞRUL ÇELİK
Mars'ta Kürt var mı?
TÜRKKAYA ATAÖV
Düşman uyumaz!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Yol ayrımında
Türk jeostratejisi (I)
EROL MÜTERCİMLER
Aynanın arkasındaki gerçeklere ulaşmaya çalışıyorum
ERGİN KONUKSEVER
Deniz Gezmiş’le
yaptığımız röportaj-2
Ulusal Parti Balıkesir'de
Basında Ulusal Parti
EYKAN CAN
Yeraltı zenginlikleri
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (22b)
 
 

Eykan Can
Yeraltı zenginlikleri

“Ne oldu muallim? Ateş gibisin, soluklan hele bir!” “Nasıl olayım Fahri emmi? Muhtar Kerim ile konuştuk biraz önce. Okulun arka bahçe duvarı dibindeki taşı kaldırtmak istiyorum. Nuh diyor peygamber demiyor ama muhtar? Çocuklara saha yapalım diyorum. Taş büyük bir engel. Taşı kaldırmazsak mümkün değil saha açamayız.”

“Hımm... Sen o taşın önemini bilmiyon tabi muallim. O taşı ordan kaldıramayız.”

“Neden ki Fahri emmi?”

“Otur şuraya, anlatıverem sana o taşın neden önemli olduğunu.”

Oturdu Kamil öğretmen. Fahri emmi anlatmaya başladı o oturur oturmaz.

 “Yaklaşık yedi sekiz yıl kadar evveldi. Kerim seğirterek kahveye daldıydı o gün. Ağzı kulaklarında. Sanki basurundan kurtulmuş da ilk kez keneften rahatçana kalkmış, hoplayıp zıplıyor deyyus. Ne oldu dedi kahvedekiler hemen. Başladı bu gene, büyük bir yatırım olceğinden, Sadi Beyciğinin Karasulak’a gene el atceğinden falan. Ama dedi, bu defaki pek büyük. Sadece vekiller değil yabancı iş adamları bile köyümüze gelecek dedi. Epey bir döşedikten sonra nihayet lütfetti söyledi bu pek mühim yatırımı. Bir baraj yapılacaktı buraya...”

“Baraj mı!”

“Evet baraj.”

“Nereye baraj yapılır ki Fahri emmi? Karasulak’ta üstüne baraj yapılacak bir ırmak yok ki.”

“Aşağıdaki dere var ya işte oraya yapılcekmiş, öyle dediydi.”

“Nasıl buna inandınız Fahri emmi?”

“Yahu birkaç kişi inanmadık elbette. Ama Kerim öyle bir anlatıyor ki sanki bizim aşağıdaki o cılız dere, koskoca bir ırmak olmuş çağıl çağıl akıyor sanıyor bizim millet. Onun yatağının aslında çok geniş olduğunu, komşu köyün suyun önünü kestiğini, yatağını bile bozduğunu, ama bunların sorun olmayacağını, mühendislerin bu işi şıpdadanak çözceğini söylüyor. Öyle bir nutuk atıyor ki, az daha bizim ahali eline ne geçtiyse alıp o köyü basmaya gitcek. Bizim kalkınmamızı nasıl engellersiniz diye...” 

“Çay içer misin emmi?”

“İçerim, içmem mi? Hasan çay çek bize hemen. Velhasıl bizimkilere yaptığı ayak oyunlarının biri bin para; biliyorsun sen de artık bizim muhtarı. Bunları nasıl galeyana getiriverdiyse aynen gazlarını da almayı bildi. Yapmayın etmeyin şimci böyle yaparsak barajı ömür billah göremeyiz diye bir ayar çekti köylüye. Onlar da oturdular hemen. Ama Kerim’in ve Sadi Beyciğinin asıl oyunu bundan sonra başladı. Baraja başlanacak ama Sadi Bey’e bu iyiliğinden ötürü bir hediye vermeliyiz dedi. Adam koskoca baraj kurduruyor köye, hiç değilse bir küçücük hediyemiz olsun dimi, diye gene başladı bu. Ağızlarından girdi burunlarından çıktı ahalinin. Nihayet Kerim’in hediye diye bellediği şeyin, yani Sadi’nin bir büstünü yaptırıp köye diktirmeyi kabul etti köylü. İşte şimdi sizin duvar dibindeki taşa geldik.”

“O taş büste benzemiyor ki emmi? Tamam düzgün kesilmiş ama üstünde kafa falan yok onun.”

“Hiç olmadı ki zati. Büst için yer tespiti yapıldıydı önce. Okulun bahçesi yoktu evvelden sen bilmezsin. Arkası açık alan. Tam da muhtarlığın karşısı biliyon. Kerim illaki orası olsun diye tutturdu. Neymiş köyümüzün ileri gelen bu büyüğünün büstü, köyün en büyük idari binasının yani muhtarlığın karşına konması makbulmüş. Bundaki Sadi Bey sevgisi o boyutta ki düşün, adamı her gün kapısını açıp kapadıkça görcek, pencereden kafasını uzatsa görcek, haydi uzatamadı kışı var soğuğu var, camdan bakıvercek görcek. Göz göze olmak istiyor bu kafa ilen anleyeceğin. Sadi Bey de yerini görünce büstünün, amanın beni en çok seven köylüm Muhtar Kerim Efendiymiş diycek. Böyle bir zeka bundaki işte. Yer tespiti de böyle halledilince hemen altındaki taş siparişi verildi önceden. Mermerci Hasan var kazada ona verildi taşın siparişi. Sadi Beyciği de bizimkine bir heykeltıraş ismi vermiş. Heykeltıraş bundan fotoğraf falan istedi, bu yolladı etekleri zil çala çala elbet. Velhasıl büstün altındaki taş hazır oldu geldi bir gün. Tabii parası hep bizim ahalinin cebinden çıkmakta. Ama barajımız olcek diye diye ölüp bittikleri için kimsenin umurunda değil sanki. Taş geldi gelmesine de adam yerine koyamıyor ki. Zemin düz. Kimsenin aklına da kazmak, temel yapmak gelmemiş. Mermerin geldiğinin ertesi gün sabah, karga pohunu yemeden bunlar ellerinde kazma, kürek çimento, su, el arabası ile toplaşıp büstün konulacağı yere gelmişler. İlk Latif başlamış kazmaya. En kuvvetlisi o ya köyün. Ha bire atıyor da atıyormuş toprağı...”

“Sen nerdeydin emmi?”

“Uyuyordum. Hem bu Sadi’nin büstünü koyacaklar köyün ortasına hem de sabahın köründe uykumu bölcem onun için ha!”

“O da doğru ya,” dedi güldü Kamil öğretmen. Fahri emmi devam etti.

“Bir saat sonra kapıma dayandı Mahir. Uykumun içine etti deyyuslar.”

“Neden?”

“Latif kazmaya başlamış başlamasına da daha yarım metre olmadan bir poşet bulundu önce. Poşette bulunan şeyin ne olduğunu önce anlayamamışlar. Sonra içinden tik tak sesleri gibi bi şiy gelince hepsi bir yana sallamış kendini, altına kaçıran bile olmuş. Hemen yola düştük. Oraya vardığımda bir baktım Kısmet’i de kaldırmışlar yatağından. Ben neyse de o sabahın köründe kaldırılınca terslenmiş epeyce. Uykusu pek kıymetlidir onun. Ne oluyor, niye geldik buraya diyince hemen çıkardılar ağızlarındaki baklayı. Kazarken bomba bulduk ne etcez bilmiyoz diye döküldüler bir bir. Ama hallerini görsen renk menk kalmamış bunlarda. Aldım elime baktım poşeti. Aman yapma emmi diye bağıranlar oldu. Sonra salladım poşeti. İyice çil yavrusu gibin dağıldılar bunlar her bir yana. Amanın bomba bu, patletcek Fahri emmi diye. Ulan deyyuslar diyorum, benim canım sizinki kadar tatlı değil mi, ne kaçıyonuz! Yok, bir kere içlerine korku salınmış. Beni duymuyor hiç biri. Kısmette yanıma geldi açtık ağzının bağını poşetin. Bazısı kulaklarını tıkamış, bazısı dualar ediveriyor. Sonra boşalttık içindekini. Bir saat çıktı içinden yanında da bir sürü evrak kağıt var. Baktık okumak için ama gözümüz seçmiyor. Kemal aldı eline hemen ben bakayım diyerek. Aldı inceledi biraz. Sonra başını kaldırdı. İmam Nurullah’ı bulun gelin dedi diğerlerine. Hayırdır kızanım ne iş bu dedik. Gelsin imam efendi o açıklasın bilmiyorum, dedi.”

“Poşetin içindekiler İmam Nurullah’ın mıymış?”

“Onunmuş tastamam. Geldi hemen on dakika sonra. Baktı poşete rengi sarardı. Ocaktaki küle döndü. Nerden buldunuz bunu falan diye iki kelime çıktı ağzından o kadar. Sıkıştırdık tabii hemen onu. Köyde kazı yapıp, gömü mü yaptın sen diye Kısmet çıkıştı buna. Zati sabah sabah uykusu bölünmüş, ters iyice. İmam Nurullah da içindekilerin okunduğunu anlayınca naz maz yapamadı hiç. Başladı anlatmaya. Meğer vaktiyle buraya gelmeden evvel bu bir saadet zincirine üye olmuş. Hatta bırak üye olmayı zincirin halkasıymış herhal. Ama yemin billlah ediyor, ben halka falan değildim diye. Beni de söğüşlediler, garibanın hakkını yediklerini öğrenince ben de çıktım ordan diyor. Bunları niye sakladın diyoruz. Bir zaman gelirse belki paralarımı kurtarabilirim diye onları saklamış bizimki. Evde tutamamış anası günaha giriyoz bu kağıtlarla, git ne edersen et demiş.”

“Saat neymiş peki?”

“Saat de o günlerde para bolken aldığı bir saatmiş. Onu da atmaya kıyamamış, kıymetli bişiymiş. Takamıyor da tabii köylük yerde. Çareyi, hepsini poşetleyip gömü yapmakta bulmuş bu da.”

“Demek saadet zinciri emmi!”

“Bir zincirimiz eksikti zati. Bunları halledince tam gidecektik oradan ki bu defa Latif bağırdı. Bu ne yahu, diye. Durdu baktık, ahanda gene bir poşet. Daha iki kürek sallamış gene bir gömü. Poşeti salladı, yok bu defa tik tak sesi. Kendisi açtı bu defa. O açarken Mahir’in yüzünü görmelisin ama muallim. Bir haller oldu sabahın köründe Mahir’e. Sonra anlaşıldı ki bu poşette Mahir’inmiş.”

“Haydi ya, o da mı gömü yapmış?”

“Komik di mi, haklısın bizde çok güldüydük o zaman. O poşetten de bir gazete çıktı. Açtık baktık bu bizim Mahir, kasabada çıkan yerel bir gastede poz vermiş bir habere. Daha doğrusu kendisi haber olmuş birkaç kişiylen beraber. Habere göre hocayım diye ortada gezen bir muskacı dümbeleğe gitmiş. Herif üçkağıtçı, basılmış elbet emniyet tarafından. Bunlar da içeriden kaçarken gastecilere malzeme olmuşlar. Neden gittin falan dediydik ama söylemedi. Millet atıyor kendini yerlere gülerek. Sonra ağzından baklayı çıkardı. Bu evlenemediydi epey bir zaman. Onun için beni zorlan götürdüler benim günahım yok dedi durdu sürekli. Onun faslı kısa sürdü zati, ucuz yırttı. Çünkü bunlar kazdıkları yerin üstünde dururken bir poşetin ucu topraktan kendini gösterivermesin mi!”

“Yine mi!”

“Gene ya! Bu defaki kazıcının, Latif’inmiş meğer. O da zati hemen tanıdı kendi poşetini. Ulan dedim yanına yanaştım bunun. Hani bunlar neyse de sen buraya kürek sallıyon, yerini bilmiyor muydun  gömdüğün şeyin. Ne bileyim emmi unuttum gitti, kaç zaman oldu, diyor.”

“Onunkinden ne çıktı?”

“Ondan bir defter çıktı. Günlük gibin bişiy. Açıldı bakıldı birkaç satır okundu hemen oracıkta. Bu karısından dayak yediğini yazmış. Dağ gibin adamız, bizi gören selam durcek önümüzde ama düştüğümüz hale bak, gibisinden şeyler yazmış. Ahali nasıl dalga geçiverdi demek avrattan dayak yiyon diye, bir görsen. Bu eskidendi, şimdi yok böyle bir olay dese de kimse inanmadı garibe. O da sinirle küreğe saldırdı. İyi ki saldırmış çünkü kendini kurtardı kürek bu defa. İki kürek sonra bir poşet daha...”

“Yuh artık! Kusura bakma emmi, ağzımdan çıktı bir anda.”

“Önemli değil muallim. Bizim o sabahki halimiz senden beterdi, sen gene de sakinsin dinlerken. Bu yeni poşetten de Selim’in eşyaları çıktı. Selim’e zamanında birisi bir fotoğraf makinesi vermiş. Bu da makine ile fotoğraflar çekmiş. Bakıyoz bakıyoz gökyüzünü çekmiş ha bire. Yıldız gibin ışıklar var nokta nokta.”

“E niye bunu gömmüş ki Selim? Ne var bunda?”

“Fotoğraflarda bi şiy yok esasen. Arkalarını çevirince anladık bizde. Arkalarına not düşmüş bizim sıpa. Bu ışıklar uzay gemileriymiş meğersem ona göre. Tarih saat atmış her birine. Nerde görüldüğünü yazıvermiş. Bunları da gavur ajanlar gelip bulmasınlar diye toplamış aklınca, buraya gömmüş sonra. Onlar çıkınca bu defa millet Selim’e sardı elbet. Bir süre onla maytap geçildikten sonra sıra ondan sonrakine geldi.”

“Ne mübarek yermiş burası emmi. Gömünün haddi hesabı yok.”

“Yok vallahi muallim. Sonraki Kemal’in poşeti çıktıydı. Bu poşetten de bir foto çıktı. Bunun çocukken çekildiği bir fotoğraf. Yanında rahmetli amcası var bunun. Amcası hacı hoca takımındandı. Bir şeyh ile fotoğraf çekilmiş. Bizim Kemal de on, on bir yaşlarında o resimde. Kemal fotoğrafı atmaya kıyamamış, ne de olsa amcam vardı diye. Kimselerinde görmemesi lazım devrimci adam diye nam salmış, ne etcek? Çareyi gömmekte bulmuş. Onun faslı da çok uzun sürmedi zati hemen arkasından benim sıpanın Hasan’ınki çıktı bu kez.”

“Demek sen de Hasan!” dedi, seslendi ocağın başındaki Hasan’a Kamil öğretmen. Hasan duymasa da konuşulanları başını sallayıp gülümseyerek karşılık verdi Kamil öğretmene.

“Hasan’ın da gömüsü bir arkadaşının ona yazdığı iki mektuptu. Mektuplara göre bizimki gençliğinde şehre gittiğinde, bir iki bar pavyon gezmiş. Şehirdeki bir arkadaşı da sonra buna yazdığında o zamanlar yaptıklarını yazmış. Ne atabilmiş ne ortalığa koyabilmiş aynı diğerleri gibin. O da almış gömmüş. Sonra unutmuş gitmiş.”

“Başka çıkmadı herhalde?”

“Çıkmaz mı! Ondan sonrakiler sıraylan Kerim deyyusunun, benim, Kısmet’in ve Hacı Sabri’nindi.”

“Sizin de mi vardı!”

“Sorma! Önce muhtarın girdiği ilk seçimlerde hiç ettiği oy pusulaları çıktı. İlk seçimimdi, vallahi ben yapmadım. Tek amacım demokırasiye gölge düşmemesini istemekti diye çığırsa da yemedik tabii. Bir de hâlâ nedenini açıklamadığı, şu anda muhalifet diye demediğini bırakmadığı partilerden birine üyelik kaydının olduğu belge vardı. Kısmet’inki de askerlik fotosuydu. Çakı gibin askerlik yapsa da kardeşim benim, üç ay bölük aşçısı rahatsızlanınca yerine baktırmışlar. Fotoğrafta elde olunca akılsızın dilinde maskara olurum diye almış gömmüş buraya. Benimki de bir çakmaktı. Kıbrıs harbindeyken bir Rum esirin bana verdiği bir çakmaktı. Üstünde Rumca yazılar vardı. Nasıl bana verdi dersen, ağır yaralıydı elimize geçtiğinde. Ben onu cephe gerisine salimen taşımak için yeri geldi elimdekini yedirdim, yeri geldi sırtımda taşıdım. O da hakikatliymiş, dilini anlamasam da bana bunu verdiydi anı olsun diye. Ama bilirim ki bu duyulsa insanlıktan değil, Rumlarla el ele verdi diye diline dolardı bu deyyuslar.”

“Emmi bizim askerimiz her zaman aynı insaniyetle hareket etmez mi zaten? Sen ki takmazsın böyle şeyleri aslında, nasıl gömdün onu?”

“Gençlik, öyle düşünmüşüz işte o zamanlar. Ve en son Hacı Sabri’nin daha gençken hacca gitmezden çok evvel alıp baktığı bir iki kadın dergisi çıktı topraktan. Benim değil, benim büyük oğlanın dese de kimse inanmadı. Çünkü adı yazılmıştı poşete.”

“En son dedin emmi, başka çıkmadı galiba.”

“Çıkacaktı, eğer  küreği sallamaya devam etseydi Latif. Yapıştı her biri bunun eline. Aman Latif yeter sallama şunu artık diye. O da bıraktı. Mermeri açılan yere yerleştirdik. Tabii çukur oldu, mermer kaidenin yarısı toprağa girdi. Toprağın üstünde yarım metrelik bir kısmı kaldı. Üstüne büst falan konulacak gibi değil. Zati baraj olayının da kokusu çıktı bir süre sonra. Olan bizim ahalinin tüm kirli çıkılarının ortaya dökülmesi oldu, bir baraj lafı sonunda.”

“Benim anlamadığım köyde bu kadar yer varken niye herkes aynı yere gömmüş emmi?”

“Nedeni basit aslında. Her birimiz her ne kadar sır da olsa en yakınımıza söylemişiz bunu. O da bize akıl vermiş git şuraya göm diye; ya saflığından ya kurnazlığından. Sonuçta kendinin de orda gömüsü var. Diğerine de aynı yere gömü yaptırınca oraya el atmaya cesaret edilmez diye düşünülmüş. Tabii şeytanla kabak ekenin kabak başında böyle patlar işte. Şimdi anladın mı muallim niye o taşı kaldıramayız yerinden.”

“Anladım emmi.”

“Eğer kaldırsak daha neler çıkcek diye milleti telaş alır yürür. O sebeplen en iyisi sen hiç elleşme o taşa. Daha neler çıkar belli olmaz çünkü. Tamam mı?”

“Tamam emmi, başka bir yolunu buluruz artık sahanın.”

“Akıllı adamsın bulursun,” dedi gülümsedi Fahri emmi.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40