Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Düşman uyumaz!
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Hoşçakal Amiralim...
ALİ ÖZSOY
Talat gitti sıra Tayyip'te!
ÖZGÜR ERDEM
Sırıtarak astı
boğularak öldü
İNAN KAHRAMANOĞLU
Tayyip
padişah olmak istiyor!
SERAP YEŞİLTUNA
AKP ve PKK'ya karşı
"tek yumruk" olalım!
OKAN İŞBECER
Duy da inanma:
PKK ABD askeri vurmuş!
TUĞRUL ÇELİK
Mars'ta Kürt var mı?
TÜRKKAYA ATAÖV
Düşman uyumaz!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Yol ayrımında
Türk jeostratejisi (I)
EROL MÜTERCİMLER
Aynanın arkasındaki gerçeklere ulaşmaya çalışıyorum
ERGİN KONUKSEVER
Deniz Gezmiş’le
yaptığımız röportaj-2
Ulusal Parti Balıkesir'de
Basında Ulusal Parti
EYKAN CAN
Yeraltı zenginlikleri
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (22b)
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Düşman uyumaz!

“Dost uyur, düşman uyumaz!” diye bir atasözü var. Bu yazıyı Lâtin Amerikan sahnesindeki düşmanın uyumadığına ilişkin kimi bulgulara ayırmak istiyorum. Kuşkusuz, hırsızın, kıyıcının (caninin), yayılmacının, sömürgenin, kısaca düşmanın uyumadığı gerçeği yerle, zamanla ve konuyla sınırlı değil. Ama ben buradaki çerçeveyi gene de, Orta ve Güney Amerika’yla sınırlamaktan yanayım.

Önce, delikanlılık yıllarımdan kişisel, ama ilginç bir örnek vermek yerinde olabilir. Robert Kolej’de Rus-kökenli ünlü bir beden eğitimi öğretim üyemiz vardı: Aleksandr Nadolski. Çarlık subayı olarak (İkinci Katerina’nın ünlü generali, Pugaçov köylü ayaklanmasını bastıran ve Zaferin Yöntemi adlı askerlik yöntemi kitabının da yazarı) Suvorov adına kurulmuş olan Kara Harp Akademisinin mezunuydu. İç Savaşta Wrangel’in yanında Kızıl Ordu’ya karşı silâh kullanmış, Kırım’da yenildiklerinde İstanbul’a sığınmış, Rusya’daki harp okulunda çok iyi yetiştiği için Bebek sırtlarındaki Amerikan eğitim kuruluşunda ölünceye değin öğretmenlik yapmıştı. Aynı okulda Tevfik Fikret’in de Türk edebiyatı okuttuğunu anımsamakta yarar var.

Nadolski her sporu bilirdi; özellikle çok iyi kılıç oyuncusuydu. 1940’larda ulusal takımın da yetiştiricisiydi. Beni de yatay-demir (barfiks) ve paralel gösterilerine seçmiş, ayrıca kılıç oyununun “flöre” türünde bir süre eğitmişti. Okul jimnastikhanesinden başka, Nadolski’nin yetiştiricilik yaptığı İstanbul Tenis, Dağcılık ve Eskirim Kulübünde de ondan ders gördüm. Burada onun (her olay için geçerli) bir uyarısının altını çizmek istiyorum. Kılıcın birtakım oyunlarını görüp alıştırmalar yaptıktan sonra, “hamle!” der ve saldırmamı isterdi. Ancak, kılıcın ucu rakibe değince oyuncuya sayı kazandıran “dokundurmayı” (touche) istediği zaman o yapar, benim eğitimim ve çalışmam sanki boşuna giderdi. Bildiklerimi ve becerilerimi ortaya koymama karşın, bana gene onun kılıcı değince, söylediği şu: “Tüm hazırlığın ve bana karşı şimdi tasarladıkların bir yana, sayıyı niye ben kazandım (yani, savaşta olsak niye sen öldün), biliyor musun? Çünkü sen karşındaki için neler tasarlıyorsan, o da senin için aynı şeyleri düşünüp uyguluyor. Başarın yalnız kendi hesabını iyi yapmana değil, karşındakinin de hesabını iyi kestirmene bağlıdır. Bunu hiç unutma!...”

2002’den sonra yer alan seçimler iktidara ilerici partileri ve önderleri taşıdı. Onları karar yerine getirenler halktı ve düzen değişikliği için oy sandığını kullanıyorlardı. Bu değişim 1990’lardan bu yana Vaşington’un baskısıyla uygulanan yeni-liberal siyasete karşı tepkiydi. Nikaragua’da Daniel Ortega, Bolivya’da Evo Morales, Ekvator’da Rafael Correa ve Venezuelâ’da Hugo Chavez demokratik yöntemlerle seçilip önce bölgedeki, sonra da tüm anakaradaki siyaseti sola çektiler. Bunların içinde Morales ülkesinin seçimle iş başına gelmiş ilk katıksız yerlisiydi. Sola açık bu yeni yönetimler özelleştirme ve küreselleştirme seçeneklerinin karşısında yer aldılar. Yukarıdaki resimde Latin Amerika’nın solcu liderleri bir arada görülüyor. Soldan sağa: Manuel Zelaya, Rafael Correa, Hugo Chavez, Daniel Ortega ve Evo Morales.

Her türlü yarış, rekabet, çatışma ve savaşımda gözden uzak tutulmaması gereken gerçek budur. Evdeki hesabın çarşıya uyması için, tek başımıza olmadığımızı bir kıpma (lâhza) unutmamamız gerek. Kendi başımıza yaptığımız hesap dost çevremizde eksiksiz görünebilir, ama karşımızdakiler de buna benzer, ya da hiç benzemeyen tasarıları büyük olasılıkla düzenlemişlerdir. Onların tepkilerini hesaba katmayan bir eylem düşüncesi şaşırtıcı gelişmelerle dolu olacaktır. Bu durum yalnız sporda değil, siyasi parti yarışı gibi başka türlü karşılaşmalar için de doğrudur.

Şimdi, gene Lâtin Amerika’ya dönelim. Bu kocaman ve upuzun anakaradaki Amerikan buyurganlığının da kendine özgü bir geçmişi bulunuyor. Bu geçmişi özetlemek bu yazının dışında kalır. Ancak, Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle yaygınlaşan küreselleşmenin bu geniş topraklarda da önce nasıl filiz verip ardından ne türlü bunalımlara yol açtığını, bu kez “serbest pazar” denilen ekonomi türüne karşı tepkilerin nerelerde iktidara taşındıklarını, ama bunlara karşı “düşman”ın ne gibi önlemler almakta olduğunu anımsatmakta yarar görüyorum.

“Yeni-liberal” anlayıştaki “serbest” sözcüğü güçlü olanın ekonomik pazarda dilediğini yapması anlamına gelir; ancak, bu ”serbesti” halkı özgürleştirmez. Söz konusu olan siyasal haklarda özgür olmak da değildir, kuşkusuz. Ekonomik liberalizmin “yeni” oluşu da özel kuruluşların günümüzdeki atılımlarını 1930’ların yıkımlı sonuçlarından ayırmak içindi. Yeni reçeteye göre, bölgenin gelişmemişliğini yok etmek için üç koşul vardı: istikrar, yapısal değişim ve dış-satıma yönelik büyüme.

Ancak, bu kısa sözcüklerden ne anlaşılmalı? “İstikrar”dan ne tür bir durulma amaçlanıyor? Ekonomik kalkınmanın önünde en büyük engel gördükleri şişkinliğin (enflâsyonun) azaltılması. Yeni-liberal görüşe göre, bunun yolu da şuradan geçiyor: kamusal harcamayı azaltmak ve ürem (faiz) oranlarını yükseltmek yoluyla para sunumundaki (arz) büyümeyi düşürmek. Bu “durulma”nın öne sürülmeyen ve çoğu kez çelişkili olan bir hedefi daha var ki, ardındaki güç de IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardır. Amaç söz konusu ülke dünyanın Kuzey Yarı-küresindeki bankalara (örneğin, IMF’ye ve Dünya Bankası’na) olan borçlarını ödememezlik etmesin. Bu ikinci beklentinin doğurduğu çelişi şundan kaynaklanıyor: Ülke borç üstlenmesini yerine getirebilmek için bir ticaret fazlası yaratmak, ama bunun için de kendi parasının değerini büyük ölçüde düşürmek zorunda kalıyor. Bu yolun istenen durgunluğu getirmediği bellidir.

Yapısal düzeltime gelince: Yeni-liberal görüş devleti (çözümün değil) sorunun önemli bir parçası olarak görür. Fiat denetimleri, ticarette gümrük tarifeleri ya da vergiler gibi devlet müdahalesi yerini kaynakları kendiliğinden en yararlı biçimde özgürleştirecek olan düzensiz pazara bırakmalıdır. Çözüm devletin varlığının azalması ve özel girişimin öne çıkmasıdır. Bu kapsamda devlet kuruluşları da özelleştirilmeli, emeğiyle geçinenlerin neden olduğu harcamalar en alt düzeye indirilmeli ve işçi sendikalarının eylemleri sınırlanmalıdır. Böylece, hükümet harcamaları kısılınca, bütçe açıkları da azalır. Bu yolda özelleştirmelerde ve daha çok az gelirlilerden alınan vergilerde artış vardır.

Son hedef dışsatım yöntemiyle ekonomik canlılığa kavuşmaktır. Gene yeni-liberal görüşe göre, hükümet dışsatıma önem vermelidir. Özel girişimci bu yolda desteklenmeli, satılacak ürünler çeşitlenmeli ve yeni pazarlar bulunmalıdır. Bu yol, kimi zaman, iç istemi (talebi) baskı altında tutmak anlamına gelebilir. Ürün içte tüketileceğine dışta satılmalıdır. Hem alımda, hem satımda ticaretin önündeki engeller kaldırılırsa, kaynaklar akılcı kullanılmış olur, dışa gönderilenler rekabet edecek düzeye gelirler ve üretici de ürünün elde ediliş değerini (maliyeti) aşağı çekme yollarını arar ve bulur. Bu çerçevede yabancı sermaye ve yeni teknoloji de gelir.

Bu yolu birçok Lâtin Amerikan ülkesi izledi. Bir süre, özelleştirme ve küreselleştirme furyasının başarılı örnekleri olarak sunuldular da. Bunlardan örneğin Arjantin ABD’nin başkenti ve IMF ile Dünya Bankası’nın merkezi olan Vaşington’un kıvançla anılan başarı örneğiydi. Gelişmek isteyen tüm “Üçüncü Dünya” ülkelerine öykünülecek düzen diye gösterildi. Ancak, önce şu soru sorulmalıydı: Bu uygulamadan kazanan kim? Kuşkusuz, hem her ülkenin kendi içinde, hem de ülkeler arasında kazanan da oldu, elindekini, avucundakini yitiren de! Her toplumun içinde toplumsal piramidin doruğunda oturan çok ufak bir azınlık gerçekten kalkınmaya boğuldu. Ama orta ve aşağı sınıflar, yani büyük çoğunluk çöktükçe çöktü. Yurttaşların yarısından fazlası yoksulluk sınırı altına düştü. Her gün on binlercesi o sınırın altına iniyordu. Yanlış ekonomik uygulamalarla dış baskı ele ele vermişti. Sıradan yurttaşın ödemesi beklenen elektrik ücretleri bile uluslararası oranların on katına çıktı.

Öte yandan, bir ara, şişkinlik denetim altına alındı. Yabancı para ve onunla birlikte bir ölçüde teknoloji de geldi. Hizmetlerin bir bölümünde düzelmeler bile oldu. Dışsatım arttı. Dışarıdaki yabancıya yollanan ürün zaten daha çok onun gereksinimini karşılıyordu, içteki tüketicinin değil. Yalnız zarar eden devlet kuruluşları değil, iyi kazananlar da satıldı, hem de ucuza. Oysa, başarılı olanları gelir getiriyor ve bu parayla önceleri sağlık ve eğitim gibi kamu yararına harcanıyordu. Sıkıntılara ve gerilimlere karşın, 1991-97 yılları sınırlı umut da yarattı.

Ama yeni-liberalizm tüm anakarada eşitsizliği körüklemiş, uçurumu açmış ve derinleştirmişti. “Serbest pazar” varlıklılardan yana çıkmış, geri kalanı ezmişti. Sözü edilmiş olan büyüme olmadı. Ya da nüfus ekonomik büyümeden daha hızlı çoğalıyordu. Kişi başına olan küçük artışı büyüyen eşitsizlik alıp götürdü. Yaşam düzeyi ve niteliği genelde kötüye yöneldi. Özellikle kadınların yükü daha da arttı. Birçoğu evle iş arasında hangisine koşacağını şaşırdılar. Suçlar tırmandı ve yalnız aileler değil, toplumun tümü çözülme tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Dış ticaretteki “serbesti” iç pazarı yabancı ürünlerle doldurunca, en başta köylü ne üreteceğini ve kaça satacağını şaşırdı. Milyonlarcası gene gecekondulara, ya da daha beterlerine doluşmayı sürdürdü. Lâtin Amerika’da “balta girmemiş orman” diye bir şey kalmadı. Doğal kaynaklar ve ucuz emek bile artık dışsatıma dayalı büyümeyi sürekli olarak sağlayamıyordu. Bir on yıl daha böyle geçince, gönencin kapıda olduğunu ve herkesin yararlanacağını söylemiş olanlar bu tür sözleri ağızlarına alamaz oldular. Gitgide çürümekte olan özelleştirmeye halkın karşı koyması yayıldıkça yayıldı. Koşullar bir yandan kötüleşirken, IMF ve Dünya Bankası yeni yapılanma yönünde yeni baskılarla geliyor, yeni koşullar ileri sürüyordu. Bu durumda, Birleşmiş Milletler 1997-2002 dönemini “yitirilmiş yıllar” diye tanımlamaktan başka çıkar yol bulamadı.

2002’den sonra yer alan seçimler iktidara ilerici partileri ve önderleri taşıdı. Onları karar yerine getirenler halktı ve düzen değişikliği için oy sandığını kullanıyorlardı. Bu değişim 1990’lardan bu yana Vaşington’un baskısıyla uygulanan yeni-liberal siyasete karşı tepkiydi. Nikaragua’da Daniel Ortega, Bolivya’da Evo Morales, Ekvator’da Rafael Correa ve Venezuelâ’da Hugo Chavez demokratik yöntemlerle seçilip önce bölgedeki, sonra da tüm anakaradaki siyaseti sola çektiler. Bunların içinde Morales ülkesinin seçimle iş başına gelmiş ilk katıksız yerlisiydi. Sola açık bu yeni yönetimler özelleştirme ve küreselleştirme seçeneklerinin karşısında yer aldılar.

ABD’nin bu yeni oluşum için bir şey düşünmeyeceği söylenemez. Kuzeydeki güçlü komşunun ağırlığını sürdürmek amacıyla yeni önlemler alması beklenmelidir. Önce, Meksika ile Kanada’yı kısaca NAFTA (Kuzey Amerika Özgür Ticaret Birliği) diye bilinen örgütle kendine bağlamıştır. Bunun Orta Amerika’ya uyan ikizini de (CAFTA) kendi önderliğinde dilediği gibi kullanma peşindedir. Şili ve Peru ile ikili ticaret antlaşmaları yapmıştır. Bir de geliştirmekte olduğu “Kolombiya Tasarısı” var.

Bu bağlamda son sözü edilen girişim üstünde durmak istiyorum. Amerikan belgelerinde “Plan Columbia” diye geçen bu oluşum 2006’da Irak’taki yabancı işgâli zorluklarla karşılaşınca başladı. Bu tasarının içindeki düşünceler ve savaşım biçimleri Kolombiya’daki yerli halka karşı koyabilmek için Amerikan desteğindeki silâhlı kümelerin ülke topraklarını yer yer ele geçirmelerini öngörüyor. Bu hedefe nasıl ulaşılacağını gözler önüne seren bir tür kılavuz sayılabilir. Öğretileri Amerikan askerî okullarında derslerin kapsamına bile sokuldu. ABD Kurmay Başkanı bu tasarının Afganistan’a da çok iyi uyduğu kanısındadır. İlk resmiyet kazandığında George W. Bush Beyaz Saray’da görevdeydi. Bir süredir tüm Lâtin Amerika’ya uygulanması düşünülüyor. Bush’un Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Ekvator’da yer alan bir bakanlar toplantısında bunu önermiş, ancak kendi askerî güçlerini ABD denetimi altına sokmak istemeyen Şili ile Brezilya şiddetle karşı çıkmışlardı.

Şimdiki Başkan Obama “Kolombiya Tasarısı”nı genişletip yayarak Lâtin Amerika’da Vaşington’a karşı çıkan cepheyi kuşatma altında tutmak için kendinden önceki Cumhuriyetçi Parti siyasetini sürdürme yanlısıdır. İlk olarak, Kolombiya’dan başlayıp Orta Amerika’dan geçerek Meksika’ya ulaşan bir “güvenlik geçeneği” (koridoru) kurmak istiyor. Düşündüğü seçenek ABD koruması, silâhlandırması ve denetimi altında şimdilik kuzeyde Meksika’dan Orta Amerika yoluyla Kolombiya’ya varacak olan ulus-devletlerin de üstünde birleşmiş bir güç kurmaktır. Dünya Bankası ile Amerika-arası Kalkınma Bankası bu geçeneğin yollarını, iletişimini ve enerji ağını yapmayı üstlerine aldılar. Böylece, Kuzey ve Orta Amerika serbest ticaret antlaşmaları da birbirine kenetlenmiş oluyor. Obama eski Başkan Bush’un Lâtin Amerika’da kullandığı Thomas Shannon adlı kişiyi Brezilya’ya büyükelçi atadı. Shannon Bush ile Obama’nın yaptıklarını ve özellikle Obama’nın son adımlarını “NAFTA’ya zırh giydiriyoruz” diye tanımlamıştır.

Yeni-liberal ekonomi ile “Kolombiya Tasarısı” birbirini tamamlıyor. Bu güvenlik yolunun üstünde tarım toprakları, madenler ve petrole el atmış olan ABD bir yandan yerel ekonomileri bozup yıkarken, öte yandan da silâhlı birlikleri eliyle kendine karşı çıkanları ortadan kaldırıyor. Örneğin, ABD’nin koruduğu idam mangaları bir Kuzey Amerika özel maden kuruluşunun altın arama çabalarına karşı çıkan dört yerli önderi kurşuna dizdiler. Honduras’ta eski Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya gene bir Kuzey Amerika maden kuruluşunun Siria Vadisini zehirlediğini ileri sürerek, bu türlü maden arama izinleri verilmeden önce yöre halkının onayını gerekli kılan yasa tasarısı hazırlatmıştı. Haziran 2009’da iktidardan düşürülünce, bu tasarı rafa kaldırıldı. Maden ocaklarının açık bırakılmasını ve siyanür ile cıva kullanımını da yasaklamıştı. Bu önlemler de uygulanamadı. Ayrıca, bu bölgede Amerikan arıtma kuruluşlarına ham petrol veriliyor ve çok yüksek paralar ödenerek benzin almak zorunda kalıyordu. Bu bağımlılık da Zelaya’nın düşürülmesinden sonra sürüp gidiyor. Zelaya “Petrocaribe” denilen ucuz Venezuelâ petrolü kümesine de girmişti.

Oysa, irili-ufaklı birçok devletten oluşan Lâtin Amerika ABD için bir tehlike değildir. Hele askerî bir tehlike hiç değildir. Chávez’in Venezuelâsı bile Amerika’ya petrol vermeyi sürdürüyor. Obama’ya o ülkelerin halkları arasında bugün de inananlar var. Seçim sırasında terörizmle savaşım, yoksulluğun azaltılması ve eşitlik gibi konularda söylediklerine bağlı kalacağını sanıyorlar. Ancak, Obama bu ülkelerde sağ güçlerden yana.

Örneğin, Honduras’ta kan dökücü bir düzene ses çıkarmıyor. Seçim konuşmalarında NAFTA’yı ele alıp düzelteceğini söylemişti; parmağını bile oynatmadı. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad Brezilya’ya gidince, bu ülkeyi “İran’la ilişki kurmadan önce iki kez düşünmeye” çağırdı. O bakanlığın yüksek rütbelileri Chávez’i destekleyen Brezilya Cumhurbaşkanı L. I. Lula da Silva’ya ateş püskürüyorlar. Lula’nın dış siyaset danışmanı Marco Aurélio Garcia Başkan Obama’nın Honduras’a ilişkin tutumuna bakarak, “Amerika’yı desteklemeyen darbeler daha olmadan sözde darbe önleyici güçleri iktidara getirme kuramını geliştirdiğini” söylemiş, bu tavrını Bush’ın “önleyici savaş” yorumuna benzetmişti. Brezilya bu “Kolombiya Tasarısı”nın komşu Venezuelâ ile Kolombiya arasında gerginlik yaratacağı görüşündedir. Kimi Amerikan gazetelerinde bu iki komşu arasında “savaş rüzgârları”nın estiğinden söz ediliyor.

Daha önemlisi, Güney Amerika’da yakında birkaç tane cunhurbaşkanlığı seçimi olacak. Bu seçimlerde ABD’nin işe karışmasıyla sandıktan birtakım sağcılar çıkabilir. Ocak 2010’da Şili’de sağcı milyarder Sebastián Piñera seçilmişti. Brezilya’da Lula’nın başı çektiği İşçi Partisine aşağıdan destek azalmağa başladı.

Fidel Castro genelde iyimser bir devlet adamıdır. Son zamanlarda, “Obama başkanlık süresini tamamlamadan, altı ile sekiz arası Lâtin Amerikan ülkesinde sağcı hükümetler iktidara gelebilir” dediğine dikkat edelim.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40