![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İnan Kahramanoğlu Clinton emretti, Tayyip çark etti!
Tayyip’in artık geleneksel hale gelen ABD ziyaretlerinin 18’ncisi de tamamlandı. Tayyip, Menderes ve Özal’ı bile sollayarak elde ettiği “ABD’ye en çok giden politikacı” rekorunu da geliştirmiş oldu böylelikle. Gerçi Şeriatçı basın ve AKP kanadı haftalar öncesinden, Tayyip’in ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen “Ermeni soykırımı” tasarısını protesto etmek için ABD ziyaretini iptal edebileceğini bile iddia ettiler ama bunun sadece bir propagandadan ibaret olduğunu ve Tayyip’in ABD’ye karşı böyle bir tavır takınmasının imkânsız olduğunu herkes biliyordu. Ancak şöyle arada bir yapılacak bir Amerikan karşıtı gösterinin iç politikada AKP’nin hızla inişe geçen oylarını frenlemek için ne kadar önemli olduğu da bilindiği için bu Amerikan aleyhtarı sözde gösteri birkaç hafta boyunca gazete manşetlerinden ve televizyon ekranlarından inmedi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un Davutoğlu’na söylediği “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Şeriatçı basın ve AKP kanadı ise bütün pişkinlikleriyle sanki hiç böyle bir propagandaya girişmemişler gibi ABD ziyaretinin ne kadar önemli olacağından bahsetmeye başladı. Ziyaretin gerçekleştiği günlerde ise bu doz da aşıldı ve AKP’nin dış politikadaki başarılarından tutun da Tayyip ve Davutoğlu’nun ne kadar büyük bir diplomatik başarıya imza attıkları yazıldı aynı pişkinlikle. Oysa ABD gezisi hem öncesi hem de ziyaret süresinde yaşananlarla birlikte değerlendirildiğinde tam anlamıyla bir fiyasko niteliğindeydi. ABD gezisinin ortaya çıkardığı en önemli gerçek ise AKP’nin “içerde artistlik, dışarıda işbirlikçilik” olarak tanımlanabilecek bir politik çizgi tutturduğuydu. Bu kez ABD ve Ermenistan “One minute” dedi
Ermeni tasarısının ABD’de kabul edilmesinden sonra Tayyip’in çıkışları hatırlanacaktır. Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçeceği belli olunca, Büyükelçi Namık Tan’ı sırf geri çağırmak için apar topar ABD’ye gönderen Tayyip, tasarı geçtikten sonra ise Obama ve Clinton’u es geçip Temsilciler Meclisi’ni eleştirmeyi tercih etti. Ne de olsa ABD yönetiminin bu kararın çıkmasında hiçbir suçu yoktu! Obama yönetimini işin dışında tutan Şeriatçılar buna rağmen Amerikan karşıtı görünüp dik bir duruş sergileme çabasından da vazgeçmediler elbette. Tayyip’in ABD gezisinin iptal edilebileceği propagandasının temelinde de bu vardı zaten. Ancak bu kadar olaydan ve bu kadar propagandadan sonra bile, Tayyip sanki hiçbir şey olmamış gibi paşa paşa ABD’ye gitti. Ne de olsa emir demiri keserdi ve emir ABD’den geldiğine göre Tayyip’e de bu emre uymak düşerdi. Oysa aynı Tayyip, aynı Ermeni tasarısı İsveç parlamentosundan geçtikten sonra büyükelçiyi geri çağırmış ve İsveç’i sert bil dille eleştirmişti. İsveç’e karşı esip gürleyen Tayyip söz konusu ABD olduğunda aynı tavrı almayı bırakın, bir de sanki hiçbir şey olmamış gibi ABD’nin emrine koşa koşa uydu ve hemen ABD’ye koştu. Üstelik geri çekilen elçi de Tayyip’le birlikte mayınlı alana sürüldü. Türkiye’nin önceki ABD Büyükelçisi Nabi Şensoy ise geçen yıl Tayyip’in adamlarının kendisini aşarak ABD’li yetkililerle doğrudan temas kurmalarına tepki olarak istifa etmişti. Bunda Türkiye’nin bu kadar aşağılanmasının da payı vardı şüphesiz. Bu olay Tayyip döneminde Türkiye’nin ciddi bir devlet görüntüsü vermekten çok uzaklaşmasının bir göstergesiydi aynı zamanda. Türkiye’nin yerleşik dış politikasının hızla yıkılması için başta dışişleri bürokrasisi olmak üzere devletin kurumsal kimliğinin de sürecin dışına atılması gerekiyordu. Böylece Tayyip’in istediği tavizler hemen uygulamaya konabilecek ve üstelik bu da istenilen hızda yapılacaktı. Bu durumda diplomasiye ya da devlet bürokrasisine de gerek kalmıyor; Tayyip’in danışman kadrosu ve en yakın birkaç adamı gerek ülke içinde gerekse uluslararası alanda her şeyi kendi başlarına idare ediyorlar. Yeni Büyükelçi Tan’ın durumu da bu açıdan içler acısı. Büyükelçi adeta oyun oynarcasına apar topar gönderilip sonra da göstermelik bir tepki uğruna geri çağrılıyor. Sonra da bir şey olmamış gibi aynı görevi sürdürmesi isteniyor kendisinden. Tabii Türkiye gibi kendi büyükelçisine bu muameleyi reva gören bir ülkenin uluslararası alanda hiçbir itibarı da kalmıyor. Bu durumun yansıması ise Tayyip’e uygun görülen muamele. Tayyip’in ABD’de karşı karşıya kaldığı muamele gerçekten görülmeye değerdi. Namık Tan’ın büyük çabalarıyla TayyipObama görüşmesi ayaküstü (pullaside) bir görüşmeden 15 dakikalık bir baş başa görüşmeye çevrildi. Tayyip içeri girdiğinde ise görüşme 40 dakikada tamamlanabildi. Tabii beklendiği üzere bu uzayan görüşme de yandaş medya tarafından bir propaganda malzemesine dönüştürülüverdi. Obama’nın dışında Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan’la da görüştü Tayyip. Bu iki görüşmenin sonucu da tam bir fiyaskoydu. Tayyip’in Obama’yla olan görüşmesinden sadece “Ermenistan’la yapılan protokollere uyun” talimatı çıktı. Sarkisyan’la görüşmeden çıkan sonuçsa çok daha ağırdı. Sarkisyan Tayyip’e o kadar sert çıktı ki yandaş medya bile bu görüşmede “soğuk rüzgârlar” estiğinden bahsetmek zorunda kaldı. Sarkisyan’ın sözleri gerçekten de yenilir yutulur cinsten değildi. Ama hemen söylemek gerek Ermeni tarafına karşı Türk devletinin bütün kırmızı çizgilerini çiğneyen ve Ermeni açılımı adı altında küçücük bir Ermenistan karşısında koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni aciz ve eli kolu bağlı bir ülke konumuna düşüren Tayyip bunu hak etmedi de değil hani. Sarkisyan çok açık bir biçimde Ermeni tarafının soykırımın tanımasıyla ilgili politikalarından herhangi bir geri adım atmasının söz konusu olmadığını Tayyip’in yüzüne karşı bir kez daha yineledi. Daha da ileri giden Sarkisyan 1900’lerin başında Sevr Antlaşması’nda öngörülen Türkiye’nin sekiz vilayetini de kapsayan Büyük Ermenistan’ın kurulması fikrinin en büyük destekçisi ABD Başkanı Wilson’un anıtını da ziyaret ederek Büyük Ermenistan fikrine devam mesajı verdi. Anlayacağınız bu kez Obama ve Sarkisyan “one minute” dediler ve Tayyip sesini bile çıkaramadı. Tayyip’in bu aşağılamaya yanıtı ise ancak Ermeni tarafına yönelik “ne kadar güçlükle karşılaşırsak karşılaşalım, masadan kaçmak olmaz” şeklinde bir alttan alma tavrı olabildi. Bu ayıp da AKP’ye yeter de artar bile. Azerbaycan’ı dışlayıp ABD ve Ermenilerle işbirliğinin bedeli ABD gezisinin bir diğer önemli yanı AKP iktidarı altında Azerbaycan’la Türkiye arasındaki ilişkinin tümüyle kopma noktasına gelmiş olduğunun ortaya çıkmasıydı. ABD’de düzenlenen nükleer güvenlik zirvesine, bırakın nükleer güç olmayı açlık sınırında yaşayan bir ülke konumundaki Ermenistan bile davet edilirken Azerbaycan zirveye davet edilmedi. Böylelikle ABDAKPErmeni cephesinin yıllardır süren işbirliğinin Azerbaycan’ın yok sayılması noktasında bir mutabakatla sonuçlandığı da ortaya çıkmış odu. AKP Türkiye’nin soydaşı ve en yakın müttefiki olması gereken Azerbaycan gibi bir Türk devleti ile ipleri koparırken Türk düşmanı ABD-Ermeni cephesinin yanında olmayı tercih etti. Ancak tabii bu tercihte AKP sadece bir piyon rolüne talip olduğu için Tayyip’e de böyle bir muamele reva görüldü. Dost ve kardeş Azerbaycan’ı dışlayıp ABD ve Ermenistan’la işbirliği yapmanın bedeli de ABD ve Ermenilerin kucağına oturmak oldu, doğal olarak. Ancak sözü edilen zirve nükleer güvenlikle ilgili bir toplantı olmansa rağmen İran’a yönelik olası yaptırımlar ve Türk-Ermeni ilişkilerinin ABD’nin istediği şekilde sorunsuz ilerlemesi daha çok öne çıkan konulardı. Ama gelin görün ki TürkErmeni ilişkilerinin konuşulduğu bu toplantıya konunun birinci dereceden muhatabı konumundaki Azerbaycan davet bile edilmiyor. Bu gerçek apaçık ortada olmasına rağmen Tayyip ve AKP kanadı Obama’nın 24 Nisan’da Ermeni soykırımı demeyeceğini söyleyerek Türkiye’yi nasıl bir konuma sürükledikleri gerçeğini gizlemeye çalıştılar. Ancak Obama’nın tavrının ne olduğunu görmek için Sarkisyan’ın tavrına bakmak gerek. Ve Sarkisyan’ın Türkiye’yi en sert sözlerle suçlayacak kadar ileri gitmesini ve özellikle işgal altında tuttukları Dağlık Karabağ’la ilgili herhangi bir tartışmayı dahi kabul etmeyeceklerini belirtmesi de gösteriyor ki Ermenistan ABD yönetiminin açık desteğini arkasına almış durumda. Kaldı ki gerek Obama’nın gerek Dışişleri Bakanı Clinton’un gerekse de Başkan Yardımcısı Biden’in ABD başkanlık seçimleri öncesinde açıkça Ermeni soykırımı iddialarının arkasında olduklarını söyledikleri ve bugün de bu söylemlerinin arkasında olduğu biliniyor. Dolayısıyla Tayyip’in “Obama soykırım demez” sözünün bir züğürt tesellisi olma dışında bir anlamı yok. Tayyip’in İran tavrı: Yağmasan da gürle! Böylesine bir küçük düşme durumunu sineye çeken Tayyip’in İran konusunda farklı bir ses çıkarma gayreti ise gerçekten gülünçtü. Daha önce ABD’nin Irak işgali konusunda ABD’ye açık destek olan ancak tezkereyi Meclis’ten geçiremeyen Tayyip, şimdi söz konusu olan İran gibi bir diğer Müslüman ülke olunca elbette biraz daha temkinli davranmak durumunda. Ama Tayyip’in bu tavrı en fazla “yağmasan da gürle” olarak yorumlanabilir ki; Tayyip’in bu konudaki mahareti herkesin malumu. Tayyip kimsenin kuşkusu olmasın İran konusunda da ABD ne istiyorsa yapacaktır. Nitekim sadece Tayyip değil, Davutoğlu ve Gül gibi diğer AKP’liler de uzun süredir İran’ı, ABD’nin isteklerini yerine getirmek için arabuluculuk adı altında ikna etmeye çalışıyorlar. Tayyip’in İran konusundaki bu manevrasının da tek bir amacı var; olası bir referandum veya erken seçim öncesinde oy toplamak. Zaten AKP’nin sekiz yıllık iktidarının gösterdiği tek bir gerçek var; AKP Türkiye’nin siyasi menfaatlerini değil, ABD’nin çıkarlarını savunan ve bizzat bunun için iktidara taşınan bir partidir. O nedenle TürkAmerikan ilişkilerinin en gerilimli noktalarında AKP’nin ABD tezlerinin gerçekleşmesi için çalıştığını ve bundan sonra da bunun için çalışacağını bilmek gerekmektedir. Ama Tayyip madem o kadar İran’a destek olmak istiyor kendisine tavsiyemiz; gidip, İran’a uluslararası alanda en büyük desteği veren isimlerin başında gelen Chavez’le görüşmesi. Tabii Chavez, Tayyip gibi bir Amerikancıyla görüşür mü, görüşürse ona ne yapar artık orasını da Tayyip düşünsün! AKP Türkiye’yi yalnızlığa sürüklüyor! AKP’nin dış politikasının esası Türkiye’nin devlet politikası haline gelmiş dış politikasının yıkılmasına dayanıyor. Türkiye sekiz yıldır bu iki politikanın çarpışmasını seyrediyor. Türk dış politikasında “statükoyu yıkmak” sloganıyla sekiz yıldır işbaşında bulunan AKP sayesinde Türkiye artık bölgesinde ve uluslararası alanda yalnız bir ülke. Oysa AKP geleneksel Türk dış politikasını tam da bununla; Türkiye’yi yalnızlığa sürüklemekle suçlamaktaydı. Ama bugün görüyoruz ki AKP ne Türkiye’yi vaadettiği gibi AB’ye sokabildi ne de ABD müttefikliğindeki ısrarı Türkiye’ye bir yarar sağladı. Tersine Azerbaycan ve Kıbrıs dahil olmak üzere bütün müttefik ve dost ülkelerle Türkiye’nin ilişkisi kopma noktasına gelmiş durumda. Türkiye’nin uluslararası arenadaki görüntüsü ve Ortadoğu başta olmak üzere ezilen ülkeler nezdindeki itibarı da yok olmuş durumda. Türkiye’nin uğruna bütün dünya ile bağları koparmayı göze aldığı ABD ise Türkiye’nin bu aciz ve zayıf görüntüsünden faydalanarak Türkiye’yi Ermeni meselesi başta olmak üzere her alanda daha da taviz vermeye zorluyor. Bu gerçekler Tayyip’in son ABD gezisinde bir kez daha ortaya çıktı. Türkiye’nin uluslararası alanda dostluk ilişkisi kurduğu tek bir ülke bile yok bugün. Türkiye’nin sağcı güçlerinin Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma hayalleri Tayyip’le birlikte gerçekleşmiş görünüyor. AKP iktidara koşarken Büyük Türkiye’den bahsediyordu ama Türkiye AKP döneminde ancak “Küçük Amerika” oldu ve Tayyip’in “Küçük Amerika’sı en az Amerika kadar tecrit bir ülke bugün.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||