Eykan Can - 80 saniyede devri tarih
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk ırkçılığı mı
Kürt ırkçılığı mı?
GÖKÇE FIRAT
Ahmet Türk'e
Hiç Üzülmedik!
ALİ ÖZSOY
Bölücü Ahmet'e
Türk yumruğu!
İNAN KAHRAMANOĞLU
ABD ve Ermenistan'dan Tayyip'e "one minute"
İşte Türk milletinin tavrı
Tayyip Elini Hukuktan Çek!
OKAN İŞBECER
Cumhuriyet,
Mustafa Balbay'ı görevden aldı
TUĞRUL ÇELİK
Chavez'e saldırmanın dayanılmaz "hafif"liği
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD siyasetinde
hastalığın kökeni
MUSTAFA İZBERK
Meded ve dahi help!
ERGİN KONUKSEVER
Deniz Gezmiş'le
yaptığımız röportaj
EYKAN CAN
80 saniyede devri tarih
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (22)
 
 

Eykan Can
80 saniyede devri tarih

“Bu elindeki kitap neyin nesi Selim?”

“Bugün mezarlığın yanından geçerken, ceviz ağacı var ya hemen girişteki, onun dibindeki koca taş yerinden oynamış. Yağmurdan falan sandıydım ama taş bayağı kaldırılmıştı onu fark ettim. Hemen toprağı eşeledim, bir de baktım bez parçasına sarılı bir kitap duruyor. Açmadan buraya getireyim dedim. Eski bir kitap olduğu belli. Eğer açarsam sayfaları dağılır diye korktum. Belki Kamil öğretmen ne yapceğimizi bilir diye buraya getirdim.”

“Muallim!” diye seslendi Fahri emmi, kahvenin bir ucunda oturan Kamil öğretmene. O da yerinden kalktı bunun üzerine, yanına geldi Fahri emminin. Onunla birlikte oturan Kemal de arkasından tabii.

“Ne oldu Fahri emmi?”

“Bak muallim. Selim bir kitap getirmiş, mezarlığın başında bulmuş. Bir baksın öğretmenimiz, ben açmadım diyor.”

“Bakarım elbette emmi.”

Kamil öğretmen kitabı eline aldı. Evirdi çevirdi, kapağını inceledi.

“Bunun üstündeki yazıyı hiç tanıyamadım. Belli ki eski dillerden biriyle yazılmış. Harf yerine işaretler kullanılmış. Bence bunu bir müzeye verelim hiç açmadan. Onlar incelesinler.”

“Tamam,” dedi Selim de. O sırada yanlarına gelen Muhtar Kerim elini uzattı öğretmene.

“Ver, bakıverem şuna Kamil hoca.”

“Niye ki?”

“Dokunmak da mı yasak yahu? Bir bakayım köyümüzün yeni arkeolocik buluşuna.”

“Al ama açma sakın!” dedi Kısmet dayı da. Sonrasında ekledi.

“Bak açılırsa sayfaları toz bile olurmuş. Dikkat et ha!”

“Amma da gıymetli malınız varmış yahu!” dedikten sonra kitabı Kamil öğretmenin elinden çekti muhtar. Muhtarın kitabı çekmesi ile bir anda boşlukta kalan kitap yere düştü. Ve onun yere düşmesi sırasında kahvede büyük bir çatırtı duyuldu önce. Ardından büyük bir uğultu. Deprem olurmuşçasına yer sarsıldı. Kahvedekiler kendilerini masaların altına zor attılar. Görüntüler bulanıklaştı. İki dakika geçtikten sonra ses geçti ve sarsıntı kesildi. Kahvedekiler büyük bir korkuyla yerlerinden doğruldular. Hemen herkes dua mırıldanıyordu. Birbirlerine sarılmış geçmiş olsun diyorlardı. Kemal’den geldi ilk yüksek ses.

“Herkes sağlam mı!”

“Sağlam sağlam, yok kimsede bir araz.”

“Tamam, şimci o zaman köye bakalım. İnşallah bu zelzeleyi kazasız atlatmışızdır.”

“Çıkalım,” dediler hep birlikte. Kahvenin kapısından ilk çıkan Kısmet dayı oldu. Çıkmasıyla da geri gelmesi.

“Köy yerinde değil ahali!”

“Nasıl yahu!” diyerek feryatlar içinde kahveyi boşalttılar. Ama gördükleri manzara karşısında küçük dillerini yutacak gibi olmuştu her biri. Önlerinde büyük bir ziggurat duruyordu. Arkalarında da yükselen ağaçlarıyla devasa bir orman. Bu yapının ziggurat olduğunu fark eden ilk kişi Kamil öğretmen oldu.

“İnanamıyorum!” dedi hayretler içinde.

“Ne oldu muallim? Nere gelmişiz böyle, diyiver hele!”

“Amazonlar’da veya Orta Amerika’da  bir yerdeyiz bence Fahri emmi. Bu yapı eski uygarlıklardan Mayaların veya Azteklerin tapınakları zigguratlardan biri.”

“Zelzele o kadar büyük oldu demek! Dünya tepe taklak oldu, biz de buradan çıkıverdik desenize!”

“Deli deli konuşma muhtar! Tepe taklak olsak yaşar mıyız ulen!”

“Fahri emmi doğruyu söyler. Dünya ters yüz olsaydı yaşayamazdık bu bir. İkincisi bu yapı günümüzdeki gibi olsaydı gayet eski olması gerekirdi. Ama yepyeni karşımızda. Taşları nasıl parlıyor baksanıza.”

Kamil öğretmen bunu dedi demesine ama sonra Hasan’ın “Dikkat et Kamil öğretmen,” diye bağırmasıyla kendini kenara attı. Hemen ayağının dibine bir kafatası düştü o sırada.

“Bu ne yahu!”

“Ayin var sanırım, kelleleri aşağı atıyorlar!”

“Amanın bizi de keser bu gavurlar şimci!”

“Ulen Kerim senin kafayı netsinler? Ayin için bile kullanmazlar, olan bize olur gene!”

“Ayıp ediyon ama emmi...”

“Onu bunu bırakın da netcez şimci onu düşünelim!”

Selim bağırdı tam o sırada.

“Ormandan sesler geliyor! Yakıyor birileri ormanı!”

“Allah allah! Kim ola ki bunlar?”

“Hemen kahveye geri girelim buraları bize göre değil ahali!”

“Dönelim de kahve kabak gibin ortada dururken bizi görmeyecekler mi sanıyonuz!”

Kahveye geri döndü Karasulaklılar. Latif ile Mahir kahvenin camından dışarıya bakarken diğerleri de ne yapacaklarını konuşuyordu.

“Bu işte bir iş var? Zelzele olmadan evvel ne yapmıştık? Onu hatırlayalım öncelikle.”

“Kerim deyyusu kitabı çekiştiriverirdi. O sıra oldu bunlar.”

“Yahu gene bana mı kaldı ihale!”

“Sana tabii. Ulen, elin bir kere de doğru bir işe kalkışsa kafamı kescem.”

“Çok istiyorsan kellenin gitmesini, bak dışarıda bunun için bekleyenler var emmi?” diyerek sırıttı muhtar.

“Tutmayın beni! Şunun hakkından geleyim. Ömrümü yedi deyyus!”

Aman emmi, dediler. Tuttular sıkıca onu. Olanların sebebinin kitap olduğuna kanaat ettikleri sırada Latif ile Mahir onları pencerenin kenarına çağırdı. Dışarıda bir grup eli silahlı adam krallar gibi giyinmiş iki kişiyi rehin almışlardı. Yerlilere benzeyen diğerleri de yere eğilmiş kafalarını toprağa secde eder gibi tutuyordu.

Ormanın ortasından yükselen dumanlar da dağılınca açık alanda toplanmış askerlerin ellerindeki kitapları ve el yazmalarını ateşe attıklarını seçebiliyorlardı.

“Bunlar,” dedi Kamil öğretmen.

“Sanırım Amerika’yı ilk keşfeden İspanyollar. Arkada adamların tüm tarihini yok ediyorlar. El yazmalarını yakıyorlar. Günümüze bir şey bırakmayacaklar. Önümüzdekiler de büyük olasılıkla baş rahiple kralları bunların. Onları da rehin almışlar, boyun eğmeleri için!”

“Vay dingiller! Medeniyet mi getiriveriyoz diyorlar gene! Çıkıp bi şiy yapsak! Kurtarıversek şu garibanları.”

“Fahri gücümüz ne ki baksana halimize. Elimizde silah falan yok.”

“Ah Kısmet, tüfengim oluvercekti şimci elimde!”

İçeride bunlar konuşulurken dışarıdan bir anda silah sesleri duyulmaya başladı. Tek atımlık tüfeklerdi ama sesleri çok fazla çıktığından yerliler içinde bir kargaşa gösterdi. İşgalciler tek tek onları indiriyordu. Fahri emmi ve Kısmet dayı dayanamadı. Fahri emmi Hasan’ın ocağından bıçaklardan birini aldı. Kısmet dayı da süpürgenin sapını.

“Savulun!” diye bağırarak kendilerini dışarı attılar. Onları gören diğerleri de ellerine geçen sandalye ve masa ayaklarını kaptı. Hep birlikte hücuma geçmişlerdi. İşgalci Avrupalıların onları fark etmesi uzun sürmedi. Dikkatler onlara çevrildiğinde kısa süren bir şaşkınlıktan sonra yerlileri bırakıp onların üstüne yürümeye başladılar.

“Teker teker gelin dümbelekler!” diye bağırırken Fahri emmi, diğerleri de ellerindekileri onlara doğru atmaya başlamıştı.

Ama silahların ateşlenmesi uzun sürmedi. Hasan babasını belinden tuttu.

“Baba yapamayız bi şiy! Geri dönelim.”

“Çekilmem, bir tane indireyim hiç değilse! Bırak beni Hasan!”

Geri çekildiler çaresiz. Ortamın karışıklığından yararlanan bazı yerliler ormana kaçıp canlarını kurtarmıştı. Diğerleri krallarını rehin alanlara saldırıyordu. Kahveden içeri girdiklerinde işgalcilerin kahvenin kapısına dayanmasına dört beş metre kalmıştı. Kemal Selim’e bağırdı.

“Selim! Kitabı aç!”

“Nasıl yani Kemal abi? Nere gitcez belli değil ki?”

“Aç sen dediğimi yap, nere olursa olsun daha iyidir burdan!”

“Tamam,” dedi Selim ve kitabı açtı rastgele. Ve kahvehane sarsılmaya başladı.

“Amanın tutunun gene gidiyoz! Nere gidiyoz bilen var mı?”

“Bilmiyorum ki Fahri emmi. Kemal abi aç kitabı dedi, açtım bende.”

“Emmi, şöyle saraylara köşklere gidivereydik.”

“Mahir, ne sarayı köşkü! Mamutların önüne düşmeyelim bari dua edin de.”

“Mahmut kim emmi?”

“Ulen mamut diyom.”

“Ben dua ediyom zati,” diyerek araya girdi Hacı Sabri ve sesini yükseltti.

“Eşşedü enna ilahe illallah ve eşhedü enna...”

“Allah, durdu zelzele. Nere geldik ki? Kerim aç kapıyı da bak bakiyim neredeyiz?

“Ben niye bakıyom Fahri emmi?”

“Ulen sen muhtar değil misin? Halkın oylariylen seçilmedin mi?

“Evet de...”

“Eveti mi var, her yerde halkı sen temsil ediverecen gari.”

“Dışarıdan uçak sesleri geliyor. Moderin zamanlardan birine mi geldik ne?”

“Böyle lafları da pek biliverin!”

“He emmi tivide oynadıydı oradan bilirim. Şarlo’nun filmiydi.”

“İşte senin gibi şarlatanı da o anlatır zati! Durun durun, bunlar sanırım gamikaze!”

“O ne Kısmet dayı?”

“Capon intihar uçakları!”

“Dışarıda da coniler var. Biz bir gemideyiz sanırım.”

“Conilerin arasına düştük. Caponlar ondan mı bize doğru gamikaze ediverirler? Hiç mi Türk yok etrafta!”

“Ne arar emmi, millet gıçına baka baka kaçıyor zati.”

Kamil öğretmen kafasını uzatıp baktı, ardından konuşmaya başladı.

“Sanırım şimdi de Pearl Harbor baskını zamanına gelmişiz.”

“O ne ki muallim?”

“Anlatacak vakit yok!”

“Yahu emmi bunlar tavuk gibi olmuş, ha babam de babam gaçıverirler. Bir de filmlerde bunları kahraman gibin göstermezler mi?”

“E oğul bizde de kahramanları darbeci gibi gösterirler, o misal demek! Biz buradan sıvışsak diyorum. Karıştırın şu kitabın sayfalarını da gidelim şurdan!”

“Tabii ya, elin Amerikanı Caponu birbirini yesin, bize ne.”

“Şu Japonlara bir hareket yollasaydık bari emmi?”

“Ne hareketi muallim? Hareket mi çekelim diyon? Capona niye çekelim ki? Çıkar, şu Amerikanlara çekerim çekeceksem!”

“Yok emmi öyle değil, işaret verelim. Hiroşima’ya bomba atacak bu Amerikalılar ya, belki önceden bilirlerse şehirleri de boşaltırlar.”

“Doğru dersin. Milyonları, garibanları heder ettilerdi. Çok medeniler ya! Ama neye yazcez? Hem adamlar gamikazelik yapar tepemizde. Onu mu görcekler bu kargaşada.”

Selim bunu duyunca hemen bir masa örtüsünü çekti. Üstüne kahvehane boyandıktan sonra arta kalan boyayı eliyle sürmeye başladı. Kocaman harflerle “Hiroşima ve Nagasaki’ye bomba atacaklar,” yazdı. Masa örtüsünü Hasan’a verdi. Hasan da kapıya doğru koştu. Tam o sırada sarsılmaya başladı kahvehane.

“Biri kitabı mı açtı gene! “diye bağırdı Fahri emmi.

“Kimse açmadı kitap orda duruyor,” dedi Kısmet dayı ekledi.

“Üstüne konduğumuz gemi ağır isabet aldı bence.”

Hasan kapıyı açtı elindeki örtüyü yere serecekti ki tam bu sırada daha büyük bir sarsıntı oldu. Fahri emmi önce Selim’e sonra Kemal’e bağırdı.

“Kitabı aç Selim! Hasan’ı da içeri çekiver Kemal!”

Her şey anlık bir zaman diliminde gerçekleşti sonrasında. Selim kitabı açmadan hemen önce Kemal, Hasan’ı içeri çekti. Hasan’ın elindeki örtü uçarak denizin üstüne yol aldı. Kahvehane de kitabın açılmasıyla birlikte yeniden sallanmaya başladı. İki dakika geçtikten sonra:

“Kerim çık bak ulen bu sefer nere inmişiz?”

“Yok çıkmam, yemin billah çıkmam. En son gamikazelere yem oluvercektim.”

“Sen nasıl muhtarsın, çık diyom!”

“Şuradan hayırlısıyla bir dönüverelim köye, muhtarlığı bırakmazsam adam değilim.”

“Ulen sen bırakmazsın muhtarlığı boşa atıp tutma, adamlığını da üç kuruşa satma!”

Bunun üzerine, “Ben çıkarım,” dedi Hasan.

“Baba karşıdan göç katarları geliyor.”

“Ne katarıymış bunlar, deyiver bir yol hele.”

“Bilemiyom ki ama bunların görünümü Türk’e benziyor.”

“Çık bir sor bakıyım burası neresiymiş.”

“Tamam baba.”

Kemal, Hasan ile birlikte dışarı çıktı. İlk yorum da Kemal’den geldi.

“Sanırım 19. yüzyılda Anadolu topraklarındayız.”

“Madem bizim topraklardayız, kimdir ki bu göç edenler, neden kaçıyorlar?

“Bilmiyorum, ama zamanında okumuştum bir şeyler.”

“Neyse neyse, haydi vakit kaybetme, çevir şunlardan birini sor.”

“Selamın aleyküm kardeş, nereden gelir nereye gidersiniz?

“Sen kimsin bakalım önce onu de hele.”

“Ben Hasan, Karasulaklı Hasan.”

“Hiç duymadım.”

“Bizim köy buralara çok uzak.”

“Ne işin var buralarda?”

“Yolumuzu kaybettik.”

“Padişahın adamı mısın sen?”

“Tövbe de biz Cumhuriyet çocuğuyuz!”

“O ne?”

“Anlatsam uzun sürer. Sen şimdi deyiver, siz kimlerdensiniz?”

“Bana Dadaloğlu derler. Avşar ellerindenim.”

“Amanın, o Dadaloğlu sen misin!”

“Sen benim adımı nereden duydun?”

“Vallahi o da uzun sürer anlatsam. Ne oluyor burada? Neden toplanmış gidiyorsunuz?”

“Hakkımızda devlet etmiş fermanı, ferman padişahınsa dağlar bizimdir!”

“Peki niye etmiş?”

“Topraklarımıza musallat oldular. Fermanlar döşediler, boş kağıtlara tuğralar bastılar. Türkmen’in toprağını, Türkmen’den aldılar. Atalarını katledenlere verdiler.”

“Göçe mi kalktınız sizde oğul?” dedi Fahri emmi de.

“Kimimiz iskan edilecek diye konduruldu, kimimiz isyan etti. Cevdet Paşa biz için, ‘Kendini Osmanlı addetmeyen eskiden kalma Türkler,’ der imiş. Eskiden kalma dedikleri Türklükse bunun için ölürüz de dönmeyiz yolumuzdan!”

“Yoğu muydu bir çaresi oğul?”

“Yoktu dayı. Olsaydı biz ister miydik göç yollarında kırılalım, dizanteriden, açlıktan... Orası senin burası benim sürülelim. Toroslar gözümde tütüyor dayı. Keşke olsaydı bir yolu da kalkıp göç eylemeseydik. Ama dediğim gibi dönmeyiz yolumuzdan.”

“Yolunuz açık ola o zaman oğul, ne ediverelim bilmem ki sizin için?”

“Yolunuza gidin, anlatın halimizi, unutturmayın bizi!”

Gülümsedi Fahri emmi.

“Kimse seni unutmeycek, bunu bilesin yeğit! Hoş bizim zamanımızda el alem ya gıçının korkusundan ya da yardakçılığından Türk’üm diyemeyecek hale geldi ama neysem, bunlar gelip geçecek zati. Aynı sen gibi, senin dediklerin gibi asıl olan şeyler yaşar, gerisi hikaye.”

“Yolunuz açık olsun,” dedi diğerleri de onlara. Dadaloğlu da kır atını şahlandırdı katarın önüne doğru sürdü.

“Şimci ne yapıyoruz,” diye sordu muhtar Kerim.

“Ne yapcez deyyus, gidip kitabı karıştırcez gene.”

“Ben köye dönmek istiyom, şu kitap olayını bir çözüversek de zamanımıza dönsek!”

“Sanki biz memnunuz ordan buraya savrulmaktan Kerim!”

Hep birlikte kahveye girdiler. Selim ile Kamil öğretmen de kitaba gözlerini dikmiş içeride bekliyorlardı. Selim bir ara uykudan uyanmış gibi silkindi. Muhtar Kerim’e baktı. Sonra Kamil öğretmene döndü.

“İlk başta muhtar elinden kitabı düşürmüştü di mi?”

“Evet Selim.”

“Bence gene kitabı yere bırakalım. Eğer içinde bir mekanizması varsa bu kitabın, ilk o sarsıntı ile çalıştı bu mekanizma. Tekrar aynı şekilde yaparsak belki bilgisayara reset atmış gibi bi şiy olabilir Kamil öğretmen.”

“Hımmm. Denemeye değer. Sonuçta kaybımız olmaz en kötüsü mamutların önüne düşeriz.”

Güldü Kamil öğretmen.

“Gene mi Mahmut? Hangi Mahmut bu yahu, biri bana diyiversin?”

“Eve dönelim, ben sana Mahmut’u anlatıvercem Mahir!”

Fahri emmi Mahir’e laf yetiştirirken diğerleri de kitabın etrafına toplanmışlardı. Hacı Sabri duasına başladı yine. Muhtar, “Başka yere düşersek ben adım atmam şurdan şuraya,” diyordu. Hasan, “Kim atcek kitabı?” diye soruyordu. Kamil öğretmen bu soru üzerine, kitabı eline aldı ve yerden yaklaşık bir metre yükseklikten kitabı yere bıraktı çok uzatmadan.

Yer sarsıldı, kahvedekilerin kulakları uğuldadı. Görüntüler bulanıklaştı ve iki dakika sonra sesler kesildi. Herkes destek aldığı yeri bıraktı.

“Kim çıkcek? Ben çıkmam dedim size!” dedi muhtar. Tam o sırada kahvenin kapısı açıldı. İçeriye İmam Nurullah girdi. İçeridekilerin şaşkın bakışları arasında masanın birine doğru ilerledi.

“Ne oldu ahali, betiniz benziniz atmış?”

Hacı Sabri gitti eline yapıştı İmam Nurullah’ın.

“Döndük. Yüce rabbime şükürler olsun ki döndük!”

Kahvedekilerde sevinçle kapıya koştular. Karasulak’a, günümüze dönmüşlerdi. Aslında insan algısının altında olan bir süre içinde, kahvehane yerinde değildi. Ve köydekiler bunu fark etmemişlerdi bile. Koşarcasına evlerine doğru yollandılar. Selim, Kamil öğretmene baktı.

“Kitabı ne yapcez?”

“Kitap nerde?” dedi Kamil öğretmen panikle. Düştüğü yerde yoktu kitap. Aradılar taradılar ama nafile. Yer yarılıp içine girmişti sanki. Sonunda bıraktılar aramayı. Kitap ortaya çıktığı gibi yok olmuştu.

Fahri emmi ve Kısmet dayı da arama işleminin sonuna kadar kahvede kaldı. Sonra iki kafadar evlerine dönmek için çıktılar kahveden. Yolu adımlarlarken Fahri emmi Kısmet dayıya döndü.

“Keşke,” dedi.

“Bir yere daha gidiverseydik de sonra dönseydik.”

“Nereye gitmek isterdin ki Fahri?”

“Sence nere olsun isterdim?”

Kısmet dayı Fahri emminin gözlerinin içine baktı.

“Samsun’a, 1919 yılına di mi kardeşim!”

“Tastamam öyle Kısmet. Nasıl da tanıyıverin beni!”

“Tanımam mı, hiç tanımam mı!” diyerek güldü Kısmet dayı.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40