![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım *** Seni Seviyorum’u demek bir rûh durumudur; ağızdan, Seni Seviyorum’un çıkması değildir. Ağızdan çıkması önemlidir. Önemli olan Seni Seviyorum’un sâkil durmayacağı bir ortam yaratmaktır. Bu ortamı yaratmanın, bizâtî kendisi Seni Seviyorum’dur. Ağızdan çıkan Seni Seviyorum yalnızca bir gösteri maçıdır. Seni Seviyorum, sevene yakışmaz. Daha çok sevilene özgü bir durumdur. Seni Seviyorum’u seven değil, sevilen der özünde. Sevilen, bu’nu, zorlan dedirtir sevene. Sonuç olarak, Seni Seviyorum’u duymamak önemli bir sorun değildir. Sorun olan, sevenin, Seni Seviyorum için bir durum ve ortam yaratamaması ve bu’nu, sevilene hissettirememesidir. Çünkü: Sevmek değildir sevmek, sevdiğini hissettirmektir. Eğer Suphi Bey, sevdasını hissettirebildiyse Hâtice Hanım’a, Hâtice Hanım’ın Seni Seviyorum’u duyması önemli değildir artık. Zaten Hâtice Hanım için önemliyse Seni Seviyorum’u duymak, sevilmek için bu âşka girmiş demektir; ki, böyle biri olduğunu sanmıyorum. *** 03.58… Karabasandan yeni uyanmıştı, Suphi Bey. Sağına döndü. Hâtice Hanım, yatak hâreketlerine uyanmadan önce, bir göl gibi uyuyordu. Huzurluydu. Bu huzurdan korktu, Suphi Bey. Kötü bir durum öncesindeki son huzur gibiydi, Hâtice Hanım. İşte, bu’ndandır ki, ürkünçtü. Sırf bu yüzden, Suphi Bey, Hâtice Hanım’ı hemen uyandırmak istedi. Keşke, yarım- 1 sâât önce uyansaydı da, bu son 2 dâkikayı daha da uzatabilseydi. Hâtice Hanım, hâlâ bir göl gibi huzurlu uyuyordu. Odanın duvarlarında sokak lâmbasının ışıkları dolaşıyordu. Arada bir, bir kedi miyavlıyordu. Hep aynı kedi miyavlıyordu. Gecenin tek korkusuz ve pısmamış kedisiydi bu. 12 Eylül yüzünden, diğer bütün kediler sus ve pustu. Yanağımdan bir ter aktı. Yoksa, ağlamak mıydı bu? Değildi. Ancak aynı yanaktan, 2 dâkika sonra, bir yaş damlayacaktı; bu olacaktı. Kesindi bu. Hâtice Hanım, bu’nu görmeyecekti. Göremeyecekti. Bu, iyi bir şey miydi; bilmiyorum. Yorganı sıyırdı, Suphi Bey. Nevresimi eliyle sıktı. Yatağın uçrasıyla topuğunu kaşıdı, Suphi Bey. Aynı hâreketi Hâtice Hanım da yaptı. Belkiyse, âşk da bu’ydu. Oda duvarlarında sokak lâmbalarının dolaşması kesildi. Son kedi de sustu. 03.59 oldu. Eliyle sıktı nevresimi, Suphi Bey. Hâtice Hanım, bu kez yastığı sıktı. Kötüye mi işâretti bu? Herhâl, öyledi. Hızlı hızlı gözlerini kapayıp açıyordu, Suphi Bey. Birden, Londra’yı düşündü ve çocukluğunu. Çocukluğunu neden düşündüğünü türlü çıkaramadı. Londra ise doğaldı çünkü, birazdan, GeriDepremeli Ân Titremesi’yle o’raya dönecekti. Bir şimdiki ak duvar kââtlarına baktı, bir de, Londra’daki odasının uçuk sarı duvarlarını düşündü. Ne gâripti?.. Londra’dan geldiği GeriDepremeli 6 yılını düşündü bir çırpıda. Onca kavga, onca Hâtice, onca Istanbul ve de onca Türkiye’den sonra, Londra, hiç çekilmezdi şimdi. Mamak’ta elektiriğe razıydı, Suphi Bey. Zaten gurbet hergün elektirik içmek gibi bir şeydi. 3 yıl boyunca bu’nu yaşamıştı zaten, Suphi Bey. Ve bu’nları düşünmeye başlaması, pek hâyra âlâmet değildi. Bir şeylerin olacağı kesindi. Artık Londra çağırıyordu. Bir dârbe olacağı belliydi. Suphi Bey’e ve diğer devrimcilere de dârbe olacağı açıktı. Suphi Bey, Dârbeci işbirlikçileri sevindirmek istemiyordu. En geç yarın, bir sürek avıyla avlanacaktı bütün devrimciler ve Suphi Bey. Suphi Bey, sağına döndü başıyla. Hâtice Hanım, bir göl gibi huzurlu uyuyordu. Artık son birkaç sâniye kalmıştı. Suphi Bey, bu kez, bedeniye sağına döndü. Bu yatak hâreketleri uyandırdı, Hâtice Hanım’ı. Sonra, o bilindik konuşmalar yapıldı ve Seni Seviyorum dedi, Suphi Bey ilk kez. Ve bu’nun üzerine, lâfı fazla uzatmadı, Suphi Bey ve :ba ba ba bap… ba ba ba bap… Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçen konuşmamızda **’e ve ***’e açıklık getirmemiştik. Bundandır ki, ilkin, bunların açıklamasıyla başlayalım dedim. Yoksa, ayıp olurdu. Neyse, kendimi yine pek iyi hissetmiyorum. Son hâlimi hatırlamamakla birlikte, en son kimi sevdiğimi de unuttum. Böyle bir şey yaşayabilir mi biri? İlk kez benim başıma mı geliyor yoksa bu? Cidden çıldırmak üzreyim artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek… Kimi sevdim en son cidden anımsayamıyorum. Bu konuda bilgisi olan varsa, konuşmanın sonunda vereceğim telefonu* arasınlar lütfen. Çok ihtiyâcım var çünkü. “Bu’na neden bu denli önem verdin ki? Kimi sevdiğini anımsayamıyorsan, anımsama!” “Kimi sevdiğimi anımsayamıyorsam, kim olduğumu da birgün hatırlayamabilirim, Sağdıç. Pekâlâ, birgün, adımı deseler : ‘Bağışlayın, aradığınız kişi ben değilim’ diyebilirim. Öyle başıboş bir balon gibi sokaklarda dolanabilirim. Bundandır ki, en son kimi sevdiğimi anımsamam şârt. Gerçi, sen biliyorsundur, Sağdıç; kimdi en son sevdiğim kişi?” “Cidden kimdi yahu? Baksana, ben de hatırlamıyorum.” “Allah, Allah!..” “En son birini sevmemiş olmayasın.” “Saçma saçma konuşma, Sağdıç. Daha önce birini sevdiğime göre, en son birini de sevmiş olmalıyım mantık olarak.” “Doğru… Peki, o ‘daha önce birini sevdiğime göre’ dediğini, en son sevmiş olmayasın?” “O zaman, en son O’nu sevdiğimi anımsardım. Ancak, biliyorum, en son birini sevmiştim ben.” “Siz ne dersiniz, Suphi Bey?” “En son sevdiğinizi hatırlayamamanızın tek bir nedeni olabilir.” “Evet?” “Nedir?” “Söyleyemem.” “Neden?” “Bu, başlı başına bir konuşma konusu da o yüzden. Bu konuşmamız bitince, ister benle ister bensiz, siz konuşmaya başlayın bu konuyu. Bu konuşmamızda harcamayalım bu konuyu. Ayrıntılarına girilecek denli önemli ve gerekli bir konu. Üstünkörü geçmeyelim şimdi.” “Ben nasıl dayanacağım peki?” “Yaşama karşı iştâhınız artar işte. Bir şeyi bilme heyecanıyla…” “Neyse, dayanalım bakalım!” “Tamam, o zaman. Suphi Bey, nerede kalmıştık?” “Ben, uçuk sarı odama geri dönmüştüm. Londra, 74.” “Evet, sonra ne oldu?” “Bir ân, bütün 6 yılı düşündüm. Yaptıklarımı ve yanlışlarımı gözden hızlı hızlı geçirdim.” “Ya, Hâtice Hanım?” “İlkin, O’nu, düşünmemeye çalıştım. Ve ilkin, başardım da. O’nu düşünememek için, 6 yıl boyunca kahvaltılarda yediklerimi bile tek tek anımsamaya çalıştım. Ki, O’nu düşünmeye bir milim bile yer kalmasın. Yağmurlara mikroskopla baktım. Su içre suyu gördüm. Parmaklarımı birkaç kez saydım. Biri dışrasında hepsinde 10 çıktı.” “Hangisinde 10 çıkmadı.” “Hâtice’yi hatırlatmasın diye, unutturdum kendime hangisi olduğunu. Sonra, Londra’yı birkaç kez dolaştım. Aynı sokağı 100 kes yürüdüm. Sürek kendimle konuştum edebiyat ve sinema üzre. Hâtice’yi düşünemeyim diye bir kitâp yazdım.” “Adı neydi?” “…Ve Evlâd-ı Fâtihan Havan Hasan. Balkan bozgunu ve göçü sırasında ve sonrasında bir çocuğun başından geçenleri anlatıyordu kitâp. Hâtice’yle hiç ilgisi yoktu yâni. Bir ân anımsayacak gibi oldum O’nu, tek tek her dâkikanın sâniyelerini saydım. O da yetmedi, sânise ve sâliselerini saydım. Gözlerim damar damar oldu. Migrenim tuttu. Başımın ağrısını düşünerek, Hâtice’yi düşünememeye çalıştım. Ve, bu’nda da, yaklaşık 6 ay başarılı oldum. Sonunda, Hâtice’yi düşünememeye çalışmaktan bayıldım. Gözlerimi hâstânede açtım. Başımda iki hekim ve bir hemşire duruyordular. Bayılmamın nedenini aralarında tartışıyordular. Tartışma fazla uzamasın diye, bayılmamın nedeninin ‘Hâtice’ olduğunu söyledim. Anlamadılar. Anlamaları zaten beklenemezdi. İngilizler’in böyle bir güdüleri yoktu. O’nlar, karşısındakileri anlamadan, kalkışırdılar yapacaklarına. Zaten, Emper olmak da bunu gerektiriyordu. Odamdan çıktıkları ân, beni bağladıkları bütün araçlardan kurtularak, kaçtım hâstâneden. Peşimden de gelmediler. Uğraşacakları daha önemli işler vardı zaten. Bir yatağın daha boşalmasından mutlu oldular. Evime doğru yola koyuldum. Ve, Hâtice’yi düşünmeye başladım. Düşünememek için yine çaba harcasam da, bu kez işe yaramadı. Nefesimi tutayım dedim, işe yaramadı. Bileğimi berkiyim dedim, işe yarayamayacaktı. Öleyim dedim, yine işe yarayamayacaktı. Ve, Hâtice’yi düşünmeye başladım. Hem de, milim milim düşünmeye başladım. Kâhretsin! Ki, Hâtice’yi düşünmeyi haketmiyordum. Zaten, ıstırap çekmekten öte, O’nu düşünmeyi haketmediğim için, O’nu düşünmek istemiyordum. Zaten hiçbir şeyleri haketmiyordum ben. Artık tek çârem kalmıştı :Devrim.” “Ne yaptınız?” “Devrimci hâreketlerden kürtçüleri temizlemeye çalıştım. Kıbrıslı Türkleri ve diğer Mazlum Milletler’e üye herkesleri bu devrime katmaya çalıştım. Ancak, çoğu, İngiliz’in rahatına kanmıştı. Çok uyardım İngiltere’nin böyle gitmeyeceğine dâir çünkü İngiltere artık sömürgelerini yitirmiş bir ülkeydi. Sömürgelerden edindiği refâh kalmamıştı. Bundandı ki, sömürge olmamış tek vatan, Türkiye’yle, uğraşıyordular. Bu’nun için de, kürtlerimizi ve diğer işbirlikçileri kullanıyordular. Hâlkevlerinde, buna karşı, birçok konuşma yaptım. Yandaş kazandığım kadar, düşman da kazandım. Hattâ, birgün evimin önünde kıstırdılar beni. Kafama tabanca dayadılar. Bastılar tetiğe ancak tabanca âteş almadı. Kabzasıyla alın çatıma çaktılar. Hâstânede açtım gözlerimi. Yine hekimler ve hemşire benim hakkımda konuşuyordular. Odadan çıktıkları ân, kaçtım yine. Yine yokluğum anlaşılmadı. Konuşmalarımı sürdürdüm. Beni görünce şaşıranlardan, bana kimlerin vurduğunu anladım. Iraklı kürtlerdendiler. Beni her gördüklerinde utanıyordular. Bense, utançları sürek artsın diye, olay hakkında milim konuşmuyordum. Birgün, içrelerinden biri, bana sarılıp ‘Abi, affet. Benim annem de Türk’tür.’ “Bunu, Apo şerefsizi de dememiş miydi?” “Aynen. Zaten, hâinler sıkışınca birden ‘Türk’leşirler!..” “Sonra, ne dediniz o adama?” ‘Senin annen Türk olamaz.’ ‘Vallah, abi.’ ‘Olamaz çünkü Türk’ler insan doğurur. Sense, bir işbirlikçisin artık; insan değil.’ “Ne yaptı?” “Öyle sümük gibi kaldı olduğu yerde. Ne kıpırdayabildi. Ne de konuşabildi.” “Başka ne yaptınız?” “Kemâlci Devrim hakkında birkaç kitâpçık bastım. Konuşmalar düzenledim. Konuşmaları İngilizler de anlasınlar diye, ânındaçeviri yapacak bir dostumu da yanımda bulunduruyordum. Hem İngilizler ne dediğimi duyuyordular, hem de Türkçe’mizi dinletiyordum onlara.” “Bunu, neden yapıyordunuz ki?” “Türkçe bir dünya dili olduğundan, İngilizler’in de bu dili duymaya hakları olduğunu düşünüyordum. Bu’ndan da önemlisi, bu bir tavırdı. Ciddi bir kişiliğe sâhip olduğumu anlamalarını istiyordum. Eğer bir İngiliz’e kişilik sergileyemezseniz, sizi ciddiye almaz ve 2. sınıf insan muâmelesi görürsünüz. Bu, bu’nların sömürgeci damarından gelir. İşbirlikçi ve ezik Türk’ler böyle davrandıkları için, ortalama bir İngiliz bile, bizi sömürülmeye elverişli bir millet gibi görüyordular; tâ ki, bana dek. Beni görünce, çok şaşırdılar. Gördükleri önceki Türk’lere hiç benzemiyordum. Dimdik duran kişiliğimi görünce, beni ciddiye aldılar. Eşit şârtlarda konuştuk, tartıştık vesâire. Diğer Türk’ler ise beni kıskanmaya başlamıştılar çünkü o işbirlikçi ve ezik düzenlerini çomak sokarak bozmuştum. İşte, Türkçe konuşmak da, bu kişilik sergilemelerimden yalnızca biriydi. Hint, Japon, Zâireli ve Yunan, İngilizce yaparken konuşmalarını, ben, ânındaçeviriyle Türkçe yapıyordum demin de dediğim gibi. Çünkü Türk demek, Türkçe demekti; Kemâl’imizin de dediği gibi. ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ yetmiyordu tek başına. Bunu, Türkçe’yle desteklemek gerekiyordu. Ayrıntı gibi gözükse de, bütün bunlarla uğraştım; GeriDepremeli’den döndüğüm ândan itibâren. Ancak, bütün bu işlerimin arasında, Hâtice’yi düşünememeyi başaramadım yine de. Zaten tek beceremediğim de bu idi. Bir altyazı gibi her ânımda yanımda oldu. Atamadım kafamdan. Bu’nun, Hâtice’ye haksızlık olduğunu bildiğim hâlde, atamadım kafamdan. Kâhretsin!..” “Üzülmeyin, Suphi Bey.” “Evet, üzülmeyin.” “Sağolun ancak elimde değil.” “Neyse, cidden üzülmeyin. Başka neler yapmıştınız, Suphi Bey?” “Yürüyüşler yaptık. Türk ve Mazlum Milletler Yürüyüşleri. Elimizde Kemâl resimleri, Türk ve Mazlum Milletler bayraklarıyla gelmiş ve geçmiş bütün Emperler’e karşı yürüyüşler yaptık. Biliyor musunuz, bize karşı kimler bayrak salladı o yürüyüşler sırasında?” “Kimler?” “Bakın, hiçbir Emper bize saldırmadı. Bize, Yunan saldırdı. Asala saldırdı. Kürtçüler ve bazı Araplar saldırdı. Bu’nların ortak noktasıydı neydi, biliyor musunuz?” “Bilmem.” “Bize, 1. Dünya ve Millî Mücâdele yıllarında Emperler’le saldıranlardı. Emperler, 74 yılında, tıpkı o eski yıllarda olduğu gibi, kendileri saldırmadılar ancak işbirlikçilerini üzerlerimize saldılar. Londra 74’de, aynen Millî Mücâdele’de olduğu gibi, ‘Ya İstiklâl, ya Ölüm’ diye ölümüne döğüştük. Pankartlarla, sopa, kaldırım taşları ve sokak levhâları ve yüreklerimizle savaştık. O’nlar ise mermi, bıçak ve bombalarla geri döndüler bize. Ve hâin suikâstlerle. Özellikle, Asala’nın yaptıkları Türkiye’ce de bilinir. Bir de, hiç unutmam :Filistin’e Özgürlük Yürüyüşü yapıyoruz. Sanırım, yıl 76. Tırafalgar’dayız. Birden sağ cepheden, ellerinde İsrâil bayraklarıya bir öbek geldi. O’nların peşinden, İngiliz Birliği Partisi’nin faşoları geldi. Ve O’nların arkasından, inanmazsınız, ellerinde bugünün PKK paçavralarının öncülü olan bezlerle kürtçüler geldiler. İsrâil ve İngiliz faşolar aradan çekildi sonra ve bize, bu kürtleri saldırttılar. Ellerinde, uçraları çivili, sopalar vardı. Biri, sırtıma saplandı. Ben deyim sanırdım ancak bütün deyim ve atasözleri kökünü yaşamdan alıyormuş cidden :arkamdan vuruldum. Hâlâ izi durur. Allah’tan, mikrop filân kapmadı da, ucuz yırttım. Ancak, bu’nu da tam diyemiyorum çünkü içremizden birçok dostumuz öldü, yaralandı ya da sakat kaldı. Yaşamım mikrop kapmıştı. Bir de, gözlerime inanamamıştım. Bu yürüyüşümüze saldıranlar arasında kürtlerin olacağı aklımın uçrasından, inanın, geçmez; geçemezdi. İlerki yıllarda, başka bir oyunun oynanacağını o ân anlamıştım. 3-4 yıl önce, bu tür yürüyüşlere karşı durmaları için öne sürülen ermenilerin yerini, artık kürtler alıyordular. Asala’nın yerini PKK’nın alması şaşırtıcı gelmeyecekti bana. Türkiye’nin başına gelen son 40 yıldaki bütün olayların küçük denemeleri, ilkin yurtdışında denenmişti. O yıllarda yurtdışında yaşayanlar bu’nları yaşamışlardır. Yaşamayanlar ise, ya bu olaylara sevimli bakanlar ya da odalarından dışraya çıkmayanlardı. Benim sırtımda kanıtı duruyor o yılların. Ardahanlı Câfer dostumunda gözünde durur. Gözü, gözümün önünde akmıştı. Yumurta akının akması gibi tıpkı. O gözüyle savaşmayı sürdürmüştü. O ân, İstiklâl Savaşı gözümde en canlı hâliyle canlanmıştı. Demek, atalarımız da, aynen böyle savaşmıştılar o yıllarda. Birden, bir gurur gelmiş ve tüylerim titremiştiler. Çok tuhâf olmuştum. Göğe bakma gereksinimi duymuştum. Nedenini pek de bilmeden. Göğe bakarken, birden burnuma bir yumruk yedim. Ancak, canım hiç acımadı. Kanım akmadı hiç. Bana vuran bile şaşırdı bu’na. Geriye doğru bir adım attı. Vuracağımı sandı herhâl. Ancak, yanağını okşadım elimle. Ağlamaya başladı adam. Sonuçta, O’da bizim insanımızdır; ancak bağışlamam yine de. Çünkü insana, insan gibi davranılır. İşbirlikçilere değil.” “İlginç saptamalar bunlar cidden.” “Evet. Yaşayınca, bu saptamaları yapmana gerek kalmıyor özünde. Birebir yaşıyorsun zaten. Dikkât etmeniz yeterli. Neyse… İşte bu kavgada bile, Hâtice’yi düşünmeyi bırakmadım. Ya da, O, bıraktırmadı. Suçumu yüzüme vurmak için.” “Aklım karıştı. Neyin suçluluğu bu? 12 Mart mı, 12 Eylül mü?” “12 Mart’ınki. Dediğim gibi, 12 Eylül’deki gidişimi, Tırafalgar’daki gibi direnişleri yapabilmek için yapmıştım. 12 Mart’daki gidişimden de bir suçluluk duymuyorum özünde. Suçluluk duygum, Hâtice’ye hakettiği gibi davranamadığım ve bu ıstırapla ayrılmamdı Istanbul’dan. Artık, lütfen, sürek yineletmeyin bana bu’nları. Zaten, kâlbim bir reflü gibi yanıyor sözettikçe bu konulardan. Lütfen, ricâ ediyorum. Lütfen, lütfen…” “Kusura bakmayın, Suphi Bey. Ancak, çok ilginç geliyor bu başınıza gelen. Belkiyse, benim başıma gelmediği için. Bilemiyorum. Verdiğiniz yanıtların doyuruculuğundan bir yakınmam yok. Asla. Ancak, yanıtlarınıza ben doyamıyorum. Dediğim gibi, yaşadıklarınız çok ilginç ve az karşılaşılacak bir durumlar. Cidden, inadına yapmıyorum.” “Anlıyorum. Siz de beni anlayın ancak. Pasperişan bir durumdayım çünkü. Ağzımda sürek bir sünger tadı var bu’nları konuştukça.” “Ben de, anlıyorum ancak söz veremem.” “Neyse, başka ne oldu sonra, Suphi Bey?” “Tabiî, bir çok şey daha oldu. Evlerimiz kurşunlandı. Camlarımız kırıldı. Ortamı bizim karıştırdığımız savıyla, yürüyüşlerimize izin çıkmamaya başladı. Oysa, ermeni ve kürtçü yürüyüşler gırla sürüyordu. Bazen o’nlara, hâlâ İngiliz güdümündeki, araplar da katılıyordular. Bizle yürüyen Araplar, bu duruma pek şaşırmıyordular çünkü Filistin’in nasıl İsrâilleştiğini kendi gözleriyle görmüş ve İngiliz güdümündeki arap devletlerinin nasıl bu duruma sessiz kaldıklarını biliyordular. Güdümlü araplar, Türk’lerden nefret ediyordular. Bizim, İslâm’ı yozlaştırdığımızdan dem vuruyordular. İngiliz işbirlikçisi Şerif Hüseyin’in, İttihât ve Terâkki Hükümeti ve Türk karşıtı yazdığı fetvâya sürek göndermeler yapıyordular. İslâm’ı biz geriletmiş ve ‘üstün’ arap ırkını tutsak ederek, İslâmiyet’teki gerileyişe tuz biber ekmişiz. İngilizler de, bu konuda arap ırkına yardım etmişler; ‘altınlar’la. Yanımızdaki Araplar ve güdümlü araplar birbirlerine giriyordular. Emperler, Arapları birbirine düşürmüştü. Tıpkı, Türkler’i birbirine düşürdüğü gibi. Tıpkı, tüm Mazlum Milletler’i birbirine düşürdüğü gibi. Geleneksel Emper oyunu :sırtını terletmeden, istediği yere yerleşmek. Yoksa, Türk’le Arap’ın ya da Türk’le Ermeni’nin ne sorunu olsundu ki?” “Bence de.” “Ayrıca, Şerif Hüseyinci araplara şunu diyordum : ‘Siz bize lâf ediyorsunuz ancak Kudüs’ü biz İsrâilleştirmedik. Siz yaptınız. Ordumuz kan ve terle savundu ancak siz, 30 yılda, İngiliz’e altın karşılığı ödünç verdiniz. O’nlardan da, yâhudiler’e geçti. Sakın, bunu unutmayın. Sakın!..’ Böyle apışıp kalmıştılar karşımda. Milim bir şey diyemediler. İçrelerinden bazıları boyunlarını büktü. Bazıları ağlamaya başladı. Bazıları da sövdü bana. Oysa, sövdükleri kendi atalarıydı. Zaten, târih göstermiştir ki, ümmet ve milletlere en çok kendi mensupları zarar verir. (bkz :İslâm’ı emevîleştiren araplar.)” “Çok doğru dediniz. Türk Milleti’nin şu ânki güçsüzlüğü de bu’ndan kaynaklanıyor, değil mi?” “Aynen. Arap kardeşlerimize lâf ederken, kendimizi unutmamalıyız. İstedikleri sayıda Emper üzremize çullansın, içremizdeki bölünmeler olmasa :vız gelir, tırıs gider. (bkz :Millî Mücâdele). En büyük sorunumuz, birleşemememiz. Târihin hangi döneminde olursa olsun, Türklük bölündüğü zaman özelliğini yitirmiştir. Zaten, bu’na âlet etmeye çalışıyorlar kürtleri de örneğin. Kürtler, âlet olmamalı bu’na. Kürtler, bu durumdan, anca Türklük’leriyle kurtulabilirler.” “Amma, statükocu konuştunuz, Suphi Bey.” “Hayır, statükocu olan emperyalizmdir. Ben, devrimci ve Kemâlci, yâni :Mazlum Milletçi konuştum. Bu dediklerimi, Emperler bile anlar da, bir tek işbirlikçi mankurtlar anlayamazlar. Zaten, Emperlerce, O’nlara verilen görev de bu :Mazlum Milletler’i bölmek. Ancak, O’nlar varsa, bizler de varız. Bu, böyle biline!” “Peki hiç işbirlikçi Türkler’le uğraşmak zorunda kaldınız mı?” “Tabiî. Belkiyse de, en çok işbirlikçi mankurt Türkler’ler uğraşmışımdır. Örneğin,..” “İzninizle, Suphi Bey. Biraz ara verebilir misiniz? Su almaya gideceğim de.” “Olur.” “Siz de ister misiniz? Ya sen, Sağdıç?” “Ben istemem, sağolun.” “Tamam. Ben isterim.” O zaman, burada keselim şimdilik. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetler gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||