![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Lise çağında başlayan devrimcilik TÜRKSOLU: 68 Kuşağından itibaren devrimci mücadelenin içinde yer alan birisiniz. Devrimci düşünceyle ne zaman nasıl tanıştınız? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 64-69 yıllarında Pertevniyal Lisesi’nde öğrenciydim. O yıllarda Pertevniyal’de okumak demek 60’lı yıllardaki tüm öğrenci yürüyüşlerin yolunun geçtiği cadde üzerine okumak demekti. Ön caddedeki öğrenci yürüyüşleriyle politize olan bir lise hayatımız vardı. Okulumuzun arkasındaki caddede ise TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) Salonu vardı ve tüm devrimci konferanslar burada düzenlenirdi. Benim devrimci düşünceyle tanışmamda daha farklı bir şansım da vardı. O yıllarda Sağmalcılar’da oturuyordum. Sağmalcılar; Maltepe, Rami gibi İstanbul’un sanayisinin olduğu bir bölgeydi. Bunun da anlamı şu: Çocukluk arkadaşlarımın büyük çoğunluğu ben liseye geldiğimde gerçek anlamda proletarya diyebileceğimiz çıraklıktan işçiliğe geçmiş insanlar olmuştu. Bu anlamda öğrenci hareketine yani merkezdeki öğrenci hareketine bakışıma çevrenin, kenar mahallelerin yaklaşımını da ekleme ve devrimci düşüncelerimi oluştururken proletaryadan da beslenme şansına sahiptim. TÜRKSOLU: O dönem bütün üniversite öğrencileri için geçerli değil miydi bu? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Tam olarak değil. Örneğin ODTÜ’de okuyan Anadolu’dan gelen çocukların hiçbir zaman işçi sınıfını tanıma şansları yoktu. Bu anlamda da onların geliştirdiği sosyalizm anlayışında köylülük ve ağalık arasındaki çelişki temel olarak alınıyordu. Diğer taraftan ise İstanbul’da Boğaziçi ve diğer merkez üniversitelerdeki gençler de daha çok entelektüel anlamda Batıyı tanıyarak ve dünyada yükselen devrimci rüzgardan etkilenerek sosyalist oluyorlardı. TÜRKSOLU: Lisede katıldığınız eylemlerden hatırladıklarınız var mı? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Tabii. Lisemizin birkaç adım ötesinde Laleli’de valilik önünde gösteri yapan üniversiteli gençlere destek olmuştuk. Deniz’in de yer aldığı birçok gösteriyi hatırlıyorum. O dönem daha çok “Ordu millet el ele” ve “Ordu gençlik el ele” sloganları atılırdı. Kemalist bir gençlik hareketinin Kemalist bir devrimci harekete nasıl dönüştüğüne o süreçte şahit oldum. O dönemde benim merkezdeki gençlik hareketinden şöyle bir farkım vardı. Gençlik hareketine geleneksel Kemalist formasyon hakimdi. Ancak onların devrimcilik anlayışı kantinlerde biçimlenmişti. Benim gibi arkadaşlar ise çevrede bulunmamızın da etkisiyle devrimciliğe proletaryanın disiplinini de getirme şansına sahiptik. Sürekli grevlerin olduğu bir bölgede yaşıyordum. İşçi sınıfı gerçeğiyle kitaplarda değil grev çadırlarında tanıştım. TÜRKSOLU: O dönemde Deniz’lerin liderliğini yaptığı 68 gençlik hareketiyle TİP yönetimi arasında yaşanan bir ayrışma da vardı. Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Evet, pratikte yol ayrımları ortaya çıkmıştı. Bugünkü parti kavramına gelecek ilk çekirdeklenmeler düşünsel anlamda bu dönemlerde çıktı. Ancak iki ayrı akım oluştu. Biri ayağı işçi sınıfında olan anlayış, diğeri ise ayağı öğrenci gençliğin ateşli hareketinde olan anlayış. Bu iki anlayış zamanla birbirinden o kadar koptu ki, sanki biri Fransızca diğeri ise Almanca konuşuyordu. Sendikaların da güçlenmesinin ardından işçi sınıfı hareketiyle öğrenci hareketi arasındaki çatlak gittikçe büyüdü. Bir tarafta TİP, Dev-Gençlilere karşı tavır alırken diğer tarafta sendikalar da devrimci gençlerin işçi direnişlerinde yer almasından rahatsız oluyorlardı. Hatta devrimci gençlerin işçi grevlerini ziyareti bile engellenmeye çalışılıyordu. Bu kopukluk öğrenci hareketini farklı bir mecraya itti... Öyle bir noktaya gelindi ki, “iktidar namlunun ucundadır” denilerek kitlesel bağlardan kopuldu, fokocu Latin Amerika modeli anlayışlar sürekli pompalanmaya başladı. İşte benim üniversiteye girişim tam da o döneme denk geliyor. TÜRKSOLU: Sene kaç tam olarak? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 1969’da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji bölümüne girdim. TÜRKSOLU: Ve bir öğrenci olarak devrimci eylemler içinde yer aldınız? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Elbette. Hatta, 1971’deki darbe sırasında bir 6 ay kadar kimsenin siyasetle uğraşamadığı bir dönem vardı. Ama çok iyi hatırlıyorum, o dönem herkes sol yayınları saklayıp yakarken ben sol klasikleri okuyup teoriyi kavramaya çalışıyordum. Benim bağlı olduğum fakülte, eylemlerin ana merkezi olan merkez kampusten farklı bir yerdeydi. Bizim fakültede genellikle öğretmen okulundan gelen öğrenciler okurdu. Forumlarda genellikle İbrahim Kaypakkaya’ların falan yer aldığı bir kanadı temsil ediyorduk. Ama ağırlıklı olarak tabii, İstanbul’da Mihri Belli’nin inisiyatifinde olan Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme Komitesi egemendi. Çeşitli tartışmalar nedeniyle bu komite feshedildi. Ankara’da Dev-Genç’in merkezine Mahir’lerin egemen olduğu kanat geldi. İstanbul’da bunun üzerine Mahir’lerin yönetiminde bir Bölge Yürütme atandı. Zaten hemen arkasında 12 Mart olmuştu. Mahir’lerin kontrolündeki Bölge Yürütme hareketi illegal olarak yorumladı ve hareketin en çok üstüne şimşek çeken bölge ve grup oldu. 12 Mart’a giderken devrimci hareket TÜRKSOLU: 68’in o büyük kitleselliğinin ardından 12 Mart’a yaklaşıldığı o günlerde devrimci hareket ne durumdaydı? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Fiili olarak da Dev-Genç misyonunu o dönemde yitirmişti. Yani, Mahir’in deyimiyle “Doğal görevler ile temel görevlerimiz birbiriyle çelişir hale gelmişti.” Ne demek istiyor Mahir burada? Yürüyüştü, mitingdi, kitlelerle ilişki kuran her tür devrimci faaliyet doğal görevlerdir. Ama temel görev olarak belirledikleri “militan, silahlı mücadele” örgütlenmelerini engelliyordu. Bu anlamda kitle gösterilerinden, kitle temelinden çekilerek yanlış bir yola, izolasyona doğru saptılar. Ve bunun teorisini yapmaya başladılar. Benim o dönem teorik yaklaşımım şöyleydi, devrimci anlamda en doğru düşünceye varsanız bile kitleyle bağlarınız çok önemlidir. Kitle bağlarınız zayıflar ve izolasyona kapılırsanız, örgütlenme farklı kanallara kayacaktır. Nitekim öyle oldu. 68 nerede hata yaptı?
TÜRKSOLU: Yani Mahir’lerin 12 Mart öncesi ve sonrası yaptıklarını eleştiriyorsunuz. Neydi bu yanlışın temeli sizce? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Mahir’lerin o dönemdeki yaklaşımını anlamak çok zor. Bugün de onu cevaplayabilmiş değilim. Acaba Ordu içindeki 9 Martçı devrimci subayların Ordu’daki hareketini kuvvetlendirmek için toplumdaki devrimci durumu yükseltmeyi mi amaçlıyorlardı, yoksa aksine, 9 Martçılığın iflas ettiği ve tam zıddına 12 Mart faşizmine dönüştüğü o günlerde Ordu içinde devrimci bir yapı taşınamayacağını gördüler ve mücadelenin ancak halkın devrimci mücadelesini yükseltmesiyle gerçekleşeceği sonucuna mı vardılar? Kestirebilmek zor. Ama kesin olan şey Mahir’in o 12 Mart dönemindeki kaçaklık günlerinde ulaştığı görüşlerdir. Mahir’in o dönem yazdığı “Kesintisiz Devrim” başlıklı seri yazılarında şehir gerillacılığından bahseder. Devrim stratejisi şehirlerden kırlaradır. Önce şehirlerde gerilla hareketi başlatılacak, sonra kırlarda kurtarılmış bölgeler elde edilecek ve sonra şehirlerde devrim başlatılacak. Bu uzun süreli halk savaşı çizgisi Che örneğindeki Latin Amerika’nın devrimci anlayışıyla Mao örneğindeki Çin Halk Savaşı deneyiminin eklektik bir şekilde birleştirilmesiydi. Neticede Kızıldere’ye giden rotayı çizen bir yaklaşımdı. TÜRKSOLU: Şehir gerillacılığına sapan 68’in Latin Amerika’dan etkilendiğini söylüyorsunuz. İlginç bir şey de var yalnız. 2000’li yılların Latin Amerika pratiği bize gösteriyor ki, 60’ların 70’lerin gerilla hareketi önderleri bugün tamamen yasal siyasi zeminde parlamenter mücadele yürütüyorlar. Çoğu da bu şekilde iktidara geldi. Ve hiç de uzlaşmacı olmayan, aksine ABD emperyalizmine meydan okuyan sosyalist sistemler kuruyorlar. Yani 68’lerde gerilla pratiğinin önderliğini yapan Latin Amerika bugün artık yasal mücadelenin önderliğini yürütüyor. Ulusal Parti de parlamenter mücadele yürüteceğini söyleyen bir parti. Genel Başkanınız Gökçe Fırat Çulhaoğlu, aynen Chavez gibi %50’den fazla oy alarak sol iktidar kuracağız diyor. Türkiye’de bunu bu şekilde ortaya koyan başka bir sol hareket de yok. Öyleyse, o dönemin 68 gençliğinin çizgisi Ulusal Parti’nin çizgisiyle paralel olarak ele alınabilir mi? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Ulusal Parti’nin çizgisi, pratiğinde netleşecek. Ulusal Parti’nin düşüncesi tarihsel köklerini 60 ile 68 arasındaki öğrenci hareketinde buluyor. Onların öncülü olarak da Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergileri söz konusu. Benim öğrenci hareketindeki pratiğime de başlangıçta etkili olan üniversitede Devrim gazetesinin satılmasıydı. TİP saflarında parlamenter mücadele temeldi. Buna karşılık öğrenci hareketinin ana gövdesiyse Milli Demokratik Devrim çizgisinde hareket ediyordu. Aybar önderliğindeki TİP, Sovyet karşıtı tavır alarak ulusal bir tavır izliyordu. Ancak Avrupa Komünizminden etkilenerek Kuvayı Milliye anlayışından uzaklaşıp parlamenter mücadele söylemini geliştiriyordu. Behice Boran ve Aren önderliğindeki TİP’in Mustafa Kemal hareketini yorumlayışı ise biraz daha farklıydı: “Kemalist Devrim Milli Demokratik Devrim hareketidir, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Demokratik Devrim aşamasına artık gerek kalmamıştır. Önümüzde Sosyalist devrim vardır. Sosyalist Devrim de parlamenter bir biçimde ulaşılabilir.” Bunlar klasik anlamda Marksizme ve II. Enternasyonal anlayışına daha yakındılar. Buna karşılık farklı rüzgârlardan etkilenen devrimci gençlik hareketi ise Aydınlık dergisi etrafında toplanmıştı. O dönemki Aydınlık dergisi bugünkü İşçi Partisi’nin Aydınlık’ı değildi tabii. Karıştırmamak lazım. Mihri Belli önderliğindeki Aydınlık dergisini kastediyorum. Milli Demokratik Devrim tezleri ise milliyetçiliğin öne çıkarıldığı, “Sosyalistler ancak milliyetçi olduğu oranda sosyalist olurlar” yaklaşımına sahip olan bir anlayıştı. Türkiye’deki iktidarın komprador burjuvaziye ait olduğu ve bu kesimin tüm sanayi ve iktidarı elinde tuttuğu vurgulanıyordu. O dönemde öğrenci hareketinin temel kitlesi, önce TİP’e kayan, hemen sonra ise THKO ve THKP/C’yi kuracak olan kadrolar esas olarak Kemalist öğretiyle bilinçlenmişlerdi. TÜRKSOLU: Siz 68’in Atatürkçü yanını vurguluyorsunuz. Bugün ise kendisini 68’in devamı olarak gösteren diğer tüm hareketler Atatürk’ü küçümser hatta Atatürkçülüğe karşıdır. Kürtçüdür, PKK kuyrukçusudur. Hatta Amerikancıdır. Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 68 kuşağının 12 Mart sonrası yaşadığı dönüşümü ideolojik olarak açmamız gerekiyor. 68’de öğrenci gençlik hareketi olarak başlayan devrimci hareketin Ordu gençliği ve hatta işçi gençliğine de içine alarak dönüşmesi gerektiği vurgulanırdı. “Bizim hareketimizin temeli Kemalizmdir.” denirdi. TÜRKSOLU: Ancak yine o dönem gelişen bir Marksist-Leninist söylem de vardı. Mahir’ler hiçbir zaman Marksist-leninist olmadı Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Evet ama o dönem gençlik hareketi istediği kadar kendisine Marksist-Leninist etiketini yapıştırsın, bu çizgiye en yakın gözüken Mahir’ler bile hiçbir zaman Marksist-Leninist olmadı. Aksine hep Kemalisttiler. Antiemperyalisttiler.
Zaten Deniz’lerin idamı ve Mahir’lerin Kızıldere’de katledilmesinin ardından Niğde Cezaevi’nde ortaya çıkan ve THKO ve THKP/C önderliğini ele geçiren hareket, geçmişlerini küçük burjuva reformizmi, Kemalist burjuva devrimciliği veya Kemalist devrimcilik diye suçladı. Bir ideolojik sapmaya girdiler ve kendilerini “proleter devrimci” olarak tanımlamaya başladılar. Gerçekten de Mahir’lerin, Deniz’lerin hayatlarını vermeden önceki en son eylemlerinde, Marksist-Leninist olduklarını söyledikleri günlerde dahi, aslında Marksist-Leninist değillerdi. Hâlâ Kemalist formasyonla hareket ediyorlardı. O dönemin koşullarında aslında olumsuzlanan bir durumdu bu. Herkesin Marksist-Leninist olmak zorunda olduğu günlerdi... Ve çoğu insan Deniz’lerin, Mahir’lerin yenilgisini “Marksist-Leninist olamadıkları için, Kemalist oldukları için kaybettiler” diye yorumluyordu. Gerçek neydi? Aslında Deniz’in, Mahir’in izlediği Kemalist çizgi, Türkiye’nin ana devrimci damarını temsil ediyordu. Ondan sonra ne kadar kendilerinin niteliklerini değiştirdiklerini ileri sürseler de öyle değildi. Biliyorsunuz Avrupa’daki Yeşiller Hareketi için karpuz benzetmesi yapılır. Dışları “yeşil” ama içleri “kızıl” denir. Deniz’ler ve Mahir’ler ise tam tersiydi. Dışları “kızıl”, içleri “yeşil”di... Yani, Marksist-Leninist olduklarını iddia ediyorlardı, ancak gerek teorileri, gerek söylemleri gerekse pratik ve eylemleri Kemalistti. Hiçbir zaman Kemalizmden kopmadılar... TÜRKSOLU: Peki bugün Deniz’in, Mahir’in geleneğini iddia eden hareketler... Deniz’lerin ve Mahir’lerin mirasçısı Ulusal Parti’dir Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 68’in devamı olduğunu iddia eden ama aslında 68’le bütün ilişkisini çoktan koparmış ve bugün solu temsil ettiğini ileri süren EMEP, ÖDP, SDP gibi grupların, 68’le hiçbir devamlılığı söz konusu değildir. 68’deki ana devrimci damar 60 Devrimi’nin getirdiği ve Anayasa’nın tanıdığı özgürlükler ile kitlelerin örgütlenmesiyle oluşmuştu. 60’lardaki örgütlenme Türk tarihinin 1950 ile 1960 arasındaki 10 yılını bir karşı devrim olarak gördü. Ve yeni bir Kuvayı Milliye’yle yeni bir devrime ihtiyaç olduğu vurgulandı. Yani Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı 60 sonrası halk örgütlenmesiyle birlikte yeniden gündeme geldi. İşte bu yeniden gündeme gelişte o dönemin devrimci düşüncesi temel olarak Kemalizmdi. Bunu ilk ortaya çıkaranlardan biri ve sık sık vurgulayan da Doğan Avcıoğlu’nun önderliğindeki Yön hareketiydi. TÜRKSOLU: Atatürk dönemiyle Yön Hareketi arasında bir süreklilik söz konusu mu? Örneğin Şevket Süreyya’nın Kadro dergisini nereye koyuyorsunuz? Malum, Şevket Süreyya Yön hareketinde de yer aldı. Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Yön ve Kadro birbirinin devamı gibi gözükse de aralarında niteliksel fark vardır. Biri Atatürk’ün belli bir dönem kendi pratiğine uygun anti-Sovyet çizgide bir teori oluşturma çabasına girmiş aydınların hareketiydi. Belli bir dönem sonra da tasfiye edilmişlerdi. Esas olarak TKP’den, yani Sovyetçi partiden ayrılmış unsurlardı Aydemir’ler. 60’lardaki Yön hareketi ise o dönemlerde yükselen yeni devrimci atılımın teorisini oluşturmaktadır. Teoride ağırlık olarak zinde güçlere önem verir. Yani Ordu gençliğiyle öğrenci gençlik hareketini örgütlemeyi hedefler. Bu örgütlenmenin kitlesel hareketlerle, halk uyanışıyla belli oranda dirsek teması vardı ve ana temasını buradan alıyordu. Diğer tarafta devrimci gençlik hareketinin yükseldiği dönemde TİP’in kontrolüne giren bir yaklaşım da vardı. TÜRKSOLU: Türkiye’nin ana devrimci damarından bahsettiniz. 1920’lerde, Mustafa Kemal döneminde neydi bu ana devrimci damar? 68’in devrimci damarı Atatürk’tü Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 1920’lerde ana devrimci damar Osmanlı Ordusu’nun askerlerinin yeniden örgütlenmesi ve Osmanlı toplumunun ana kitlesini oluşturan Türk halkının bu örgütlenmede yeniden orduyu oluşturması ve Kurtuluş Savaşı ile İngiliz emperyalizminin Türkiye’yi bölme politikalarına verilen cevap olan Kemalizmdi. TÜRKSOLU: Peki 1960’larda? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 60’larda ana yükseliş ve ana devrimci damar, bahsettiğim gibi Yön ve Devrim gazetesi eksenliydi. Avcıoğlu çizgisinin dayandığı güçler Kadro’dan farklı olarak anti-Sovyet değildi. Sovyetler Birliği ile dış destek anlamında teorik olarak bir yolun açık bırakıldığı bir çizgiydi. Ama yine esas olarak Kemalizmden kaynaklanan bir hareketti. Ancak burada Yön hareketinin de bir eleştirisini yapmak gerekir: Kitle desteği örgütsel olmadığı zaman ve partileşerek birebir kitlelerle birleşmediğiniz zaman kitle hareketini örgütleyemezsiniz. Dar bir kadronun yapacağı devrim anca karşı devrim olur. Mustafa Kemal’in 23’teki hareketi ise partiyi de aşan bir şekilde tümüyle kitlelerle buluşan bir örgütlenmeydi. O dönemde öğrenci hareketi de Yön ve Devrim’den aldığı Kemalist bilinçle gelişmeye başladığı zaman Kemalist hareketi modernleştirmek anlamında bir yaklaşım geliştirdi. Bu anlamda var olan şablon ile, yani Batıdan gelen Marksist şablon ile, Türkiye’nin orijinal devrimci anlayışı ve durumu arasındaki mücadele ortaya çıktı. TÜRKSOLU: Yani 68’de Kemalizm Türkiye koşulları için Marksizme nazaran daha doğru bir devrimci seçenekti diyorsunuz. Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Türkiye’de gerçekten Türk toprağından kaynaklanan ve Türkiye’nin tarihsel analiziyle ortaya çıkmış devrimci analizleri yapmadan, 1923’ü, Kuvayı Milliye hareketini kavramadan Batıdan monte edilmiş hareketler ortaya çıktı. Bunların ilk adımı TİP’in Aren-Boran yönetimindeki dönemidir. Avrupa komünizminden etkilenen parlamentarist bir yapıdırlar. Bu anlayış işte bizi asıl devrimci damardan uzaklaştırıyordu. O dönemki TİP’in Türkiye’deki devrimci harekete ve Kemalizme şabloncu yaklaşım vardı. Kemalizmi ilk eleştiren işte o TİP’ti. Kemalizm burjuva devrimi yapmıştır, biz Sosyalist Devrim yapacağız diyen şablonları gerçeği eleştirmeye başlamıştı. TÜRKSOLU: Aslında şöyle bir ilginç bir durum da var. 68 hareketi sadece Türkiye’de ortaya çıkmış bir hareket değil, ABD dahil bütün Batı metropollerinde de yaşanan bir devrimci anti-emperyalist dalga söz konusu. Ancak Türkiye’deki 68’in son derece kendine özgü olduğunu görüyoruz. Bunda Mustafa Kemal önderliğindeki Kuvayı Milliye’nin bıraktığı devrimci mirasın da etkisi olabilir mi? “İkinci Kurtuluş Savaşı” Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Evet. O dönem en çok kullanılan söylem “Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz” idi. Örneğin Hikmet Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’tan hemen sonra Milli Birlik Komitesi’ne yazdığı bir mektup vardır. Bu mektupta da “İkinci Kuvayı Milliye” söylemi geçmektedir. Bu 60’lı yılların solunun ana temalarını ortaya koyuyordu. Çünkü 60 solu Kurtuluş Savaşı’ndaki devrimin 50’den sonra karşı devrimle yıkıldığını analiz ediyor ve 27 Mayıs 1960’ta yeniden devrimci bir adım atıldığını düşünüyordu. Ancak o adımın tam gelişmediği ve bu yüzden Adalet Partisi’nin iktidara geldiği söyleniyordu. İşte o karşı devrimci Adalet Partisi de yıkılarak devrimin tamamlanması gerekir tezi söz konusuydu. “İkinci Kuvayı Milliye”, “İkinci Kurtuluş Savaşı” söyleminin formüle edilişi bu şekildeydi. Bunu daha bir sol tandansta Milli Demokratik Devrim tezi takip etti. Bu, Vietnam’dan ve Latin Amerika’daki devrim mücadelelerinin etkilerinden kaynaklanan bir söylemdi. Burada savunulan tezde yine milliyetçilik esas alınmaktadır ve sosyalizm ile milliyetçilik iç içe geçmiştir. Parti ve devrim TÜRKSOLU: Ancak 68’de ortaya çıkan devrimci gençlik örgütlenmesinin bir türlü partileşemediğini görüyoruz. Bu bir eksiklik ve hata mıydı? Yoksa dönemin koşullarının yarattığı bir kaçınılmazlık mıydı? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 60’larda tüm devrimci mihrakların bir araya getirilip birleştirilmesi gerekirdi. Yani partileşilmeliydi. Ama nedense 68’de kimse parti lafını ağzına bile almıyordu. Parti yasak bir olguydu. Onun yerine örgüt kavramı vardı. TÜRKSOLU: Neden yasaktı? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Belki eski Komünist Partisi’nin olumsuz etkileri nedeniyle, öğrenci gençlik hareketi ve diğer hareketler partileşmeye karşıydı. Parti kavramı daha sonra genel politik anlamından çıkarılarak Mahir’in teorisinde vurgulandığı şekle dönüştü. Neydi o? Mahir’e göre o döneme kadarki partiler devrimci bir örgütlenme yapısında değildi. Devrimci bir örgütlenme yapısına sahip olmadıkları için de örgütlenme tarzları halkla geniş bir bütünleşmeyi hedefliyordu. Oysa Mahir çelik bir örgütlenme peşindeydi. Devrimci mücadele için devrimci örgüt gerekir diyerek benim de o dönem eleştirel yaklaşım getirdiğim “silahlı mücadele” örgütleyen bir parti noktasına gelmişti. Halbuki o dönemde Kemalist Devrimin diyalektiği hayata geçirilmeliydi. Bu diyalektiğe göre devrimci savaş Türkiye işçi sınıfı önderliğinde, Türkiye halkının ve Türkiye köylülüğünün beraberliğinde ve Ordu gençliğin de katıldığı bir devrimci güç ve cephe ile verilir. Bu Kemalizmdi ve ana devrimci halkayı bu temsil ediyordu Ama Mahir’lerin ve Deniz’lerin hareketinin başarısızlığı ve 12 Mart sonrası yenilgileri yeni bir süreç başlattı. Devrimci hareket başarısızlığa uğradığında, bir önceki dönemi inkar etme ve yeni bir döneme girildiği analizlerinin yapılması eğilimlerini tetikler. Nitekim 12 Mart darbesinden sonra, 9 Mart’taki devrimci subay hareketi tamamen eleştirel değerlendirildi ve Kemalizm o süreç içinde hayattan koparak devrimci olmamakla suçlandı. Oysa Kemalizm 68’in ana devrimci damarını temsil ediyordu. 1971’deki yenilgiden ve özellikle Kızıldere’den sonra, Mahir’ler ve Deniz’ler Latin Amerika devriminden etkilenerek marjinalleşti diyen eleştiriler başladı. Özellikle Niğde Cezaevi’nde başlayan sorgulama süreci sonrası Deniz’in THKO’sunun, onun idamının hemen ardından Halkın Kurtuluşu ismini alarak Maocu bir kimliğe büründüğünü gördük. Mahir’in THKP/C’si ise Kızıldere’den sonra Halkın Yolu olarak ortaya çıktı ve onlar da Maocu söyleme sahipti. Bir de Doğu Perinçek liderliğindeki Halkın Sesi vardı. Onlar da bu Maocu grupları bir arada toparlayarak esas olarak Kemalizme küfredilen bir merkez oluşturuyordu. Yani 12 Mart yenilgisinin muhasebesi Mao’nun ilkeleri Türkiye’ye uyarla-narak ve Kemalizmin eleştirisi yapılarak gerçekleştiriliyordu. TÜRKSOLU: 68’in kitleselliği ortada. Ve sizin de vurguladığınız gibi o dönem 68 Kemalistti. 68 Kemalist olduğu için mi kitleselleşti? 68’in kitleselleşmesini sağlayan Kemalizmdi Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Tabii ki... 68’in kitleselleşmesini sağlayan Kemalizmdi. Ama bu kitleler 68’de de hatta 78’de de örgütsüz ve partisiz olarak bir araya gelmişti. Örneğin bir milyon kişi 1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplandı. Orada bir provokasyonla hepsi çil yavrusu gibi dağıldı ve bir daha da bir araya gelemediler, ardından 12 Eylül geldi. 68’de de on binlerce öğrenci yürüyordu ama orada da bir örgütsüzlük vardı. Örneğin 15-16 Haziran’da 68’i çok daha aşan bir hareket oldu. Bütün işçi sınıfı kalktı ve yürüdü. Ama o kendiliğinden yürüyüşten sonra bir de baktık ki, 12 Mart darbesi geldi ve o kitlesel hareketin arkasında bir parti olmadığı için dağıldı. Öyleyse buradaki iki fikri birleştirelim. Birincisi, Türkiye’nin özgünlüğünde ana devrimci damar Kemalizmdir. 68’in doğrusu budur. 68’in başarısızlığının nedeni ise partileşememesi, ve örgütlü bir biçimde kitleyle bütünleşememesidir. Ama Türk Solu 12 Mart’tan sonra yaptığı muhasebede 68’in yenilgisinin nedenlerini Kemalizmde aradı ve “Biz Kemalisttik, küçük burjuva devrimcisiydik, marjinaldik. Şimdi proleter olduk, şimdi devrimci olduk, şimdi Maocu olduk, şimdi Enver Hocacı olduk” anlayışı hakim oldu. O anlayış da bugün Kürt kuyrukçuluğuna ve en sonunda da emperyalizme tapınmaya giden işbirliğine dönüştü. TÜRKSOLU: Ulusal Parti, 68’in o Kemalist devrimci damarına yeniden bir dönüş müdür? Ulusal Parti: Kemalizme yeniden dönüş Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Tabii ki. Ulusal Parti baştan beri bu amaçta. İlginç bir tespit yapmak istiyorum. Ulusal Parti’yi, daha doğrusu öncesindeki TÜRKSOLU hareketini ortaya çıkaran kadrolara baktığımız zaman, Perinçek hareketinin Maocu geçmişini sorguladığını görüyoruz. TÜRKSOLU, Perinçek’in devrimci hareketi Kemalizmden koparan rolünü eleştirmiş ve o tepkiyle Kemalizme yeniden sarılmıştır. Perinçek’in Lenin’in, Stalin’in şablonlarını ya da 1930’ların Çin’indeki Halk Savaşı pratiğini Türkiye’ye uygulama çabasını da eleştirdi TÜRKSOLU. 60’tan sonraki devrimci yükseliş de Kemalizme yeniden dönüş hareketiydi. Ulusal Parti’yi ortaya çıkaran gençler de bu Kemalizme yeniden dönüşü temsil etmektedir. TÜRKSOLU: Ulusal Parti’nin Marksizm-Leninizmi eleştiren ve Kemalizmin Türkiye’de aranılan sosyalizmin ta kendisi olduğu söylemi var. Siz bu noktaya nasıl geldiniz? Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Türkiye’nin sosyalizmi Kemalizmdir. Bu ince bir nokta. Aslında Türkiye’yi Marksist-Leninist gözle incelediğiniz zaman da, yani diyalektik yöntemi uyguladığınız zaman mücadelenin Leninist formülasyonda hayata geçirmenin olanaksızlığı görülecektir. Lenin’in ince zekasını ve strateji ustalığını gösterdiğiniz zaman Türkiye’de karşınıza Kemalizm çıkar. Halbuki o dönemlerde Perinçek’in ve İbrahim Kaypakkaya’nın önderlik ettiği bir anlayış vardı. Onlar Maoizmi Kemalizme karşı bir ideolojik saldırı olarak biçimlendirdiler. Maoizmin 30’lu yıllardaki çizgisini ve analizlerini Türkiye’ye uyarladılar. Halbuki Çin toplumsal yapısının örnekleri Türkiye’de kesinlikle yoktu. Onlar ise, Türkiye’de feodal gericilik vardır, mücadele ağalara karşı olmalıdır diyerek başını kuma sokan bir çizgi belirlediler. Bu çizgi başta çok etki yaratmadı. Ama Kemalizme yönelik saldırıları başarılı oldu ve kök saldı. O dönem Perinçek de Kaypakkaya da bugün Kemalizmi eleştiren herkesin ağzında sakız olan şu cümleyi sık sık vurgulamaktaydı: “Kemalizm yalnız Yunan’a karşı savaşmıştır. İngilizlere karşı değildir. Emperyalizme karşı değildir.” Bu çok yanlış bir söylemdir. Çünkü İngiliz emperyalizmi Yunanistan’ı kurmuş ve Türkiye’yi de Yunanistan’a ait bir bölge olarak kendi etki alanına almak istemiştir. Fransızlar da güneyi işgal etmiştir. Doğuda da Kürdistan ve Ermenistan yine emperyalizm tarafından kurulmak istenmiştir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Kemalizm kesinlikle anti-emperyalist bir hareketti. TÜRKSOLU’nu ortaya çıkaran kadrolar ise, Kemalizm gerçeğine işte Aydınlıkçıların bu pratiğini eleştirerek ulaşmıştır. Kemalizme teorik bir araştırmayla değil, el yordamıyla ulaşmışlardır. Aslında bugünkü Aydınlık’taki Kemalizme tapınma düşüncesi, Kemalizme saldırı hareketi olarak ortaya çıktıkları gerçeğini saklamak içindir. Savundukları Avrasyacı çizgiyi de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Söylemleri aslında Kemalizm değil Avrasyacılıktır. Avrasyacılığı bugünkü Kemalist hareket içerisinde yaygınlaştırma hedefindedirler. 12 Mart döneminde 68 Hareketi içine Maoizmi yaygınlaştırdıkları gibi... TÜRKSOLU: 68’in temsil ettiği başka bir şey daha var. O güne kadar sosyalist hareketlerde ve Atatürkçü-solcu aydınlar arasında hakim olan konformizm yok 68 gençliğinde. Üniversitede sürekli bir devrimci eylem içerisindeler. Yaz aylarında köylere gidiyorlar. Fabrika işgallerine gidiyorlar. TÜRKSOLU hareketini oluşturan gençlik hareketinde de aslında benzer bir çizgi var. Ulusal Parti 68’i aşıyor Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Hatta daha da fazlası var. 68’de olmayan ama günümüzde olması gereken bir farklılık var. 68’de devrimciler rahatlıkla gidip ölebilirdi, nitekim pek çoğu da öldü. Ama en inançlıları bile al eline şu dergileri, ev ev dolaş, fikirlerini Türk halkına ulaştır dediğin zaman yapmazdı. Yapamazdı. Ancak topluca 30-40 kişi bir araya gelerek haftada bir veya ayda bir çıkan dergilerini büyük sansasyonla meydana çıkıp satarlardı. Ama TÜRKSOLU’nda olduğu gibi, mahalle mahalle, semt semt, ev ev dergilerini götürecek disiplinleri yoktu. Burada Hikmet Kıvılcımlı’nın çok önemli bir sözünü hatırlatmak istiyorum. “Herkes proleter olmak istiyor, ama en korktukları şey de gerçek proleter olmaktır.” Tabii bu sözdeki proleteri alın devrimci yapın, TÜRKSOLU’nun o en çok korkulan şeyi gerçekleştiren bir kadro yapısına sahip olduğunu göreceksiniz... Yani TÜRKSOLU’ndaki gibi gerçek devrimci disiplinde değildi 68 gençliği. O günkü kantin şartlarında, o günkü kampus şartlarında öyle olamadılar. Tabii bunun dışında o dönemki devrimci inanç köylere gidiyordu, belli yerlerde çalışmalar yapıyordu, hatta Filistin’e gidenler bile oldu ama son derece örgütsüzdü. Bu yüzden de kolaylıkla dağılıyordu. Tek devrimci eksen Atatürkçülüktür Bugünkü Ulusal Parti’nin 68’i aştığı nokta budur. Atatürkçü düşüncenin geçmişteki yenilgisinin yegane nedeni örgütsüz yani partisiz olmasıydı. 15-16 Haziran eylemlerinden ve 1 Mayıs 1977’den sonraki dağılmaların bir benzeri geçtiğimiz yıllardaki Cumhuriyet yürüyüşlerinde yaşandı. Yine aynı örgütsüzlük ve disiplinsizlik yüzünden. Sonuçta örgütsüz halk köle halktır. Bugünkü Ulusal Parti’nin farklılığı işte burada ortaya çıkıyor. Cumhuriyet mitinglerinin dağıldığı o dönemde TÜRKSOLU daha da güçlenerek toparlandı. Bunda örgütlülüğün, disiplinin ve ideolojik açıdan sağlam duruşun büyük etkisi vardı. Siyasette söylenene değil yapılana bakılır. Bir hareket değerlendirilecekse, eli kolu ne yapıyor, ona bakılır. TÜRKSOLU’nda elinde kolunda dergileri, broşürleri, bildirileri, evleri dolaşan kitlesel bir gençlik var. Ve bu gençlik Ulusal Parti’nin kurulmasıyla birlikte artık gençlik olmaktan çıktı ve bir halk hareketine dönüştü. Topluma Atatürkçü fikirleri ulaştıran dar bir kadro hareketi değil de kitlesel bir hareketse, Atatürkçülük o toplumla kısa sürede bütünleşecek demektir. Bu da 68’de olduğu gibi büyük bir kitleselliğin müjdesidir. Ulusal Parti, bu eziyetli yolu kendisine ilke edindiği için önemlidir ve farklıdır. Ulusal Parti’nin en inatçı olacağı, en değişmez olacağı nokta Atatürkçülükte ısrar etmektir. Atatürkçülükte ısrar etmek demek toplumsal kökümüzün devrimci işleyişine sahip çıkmaktır. Şu bilince varmak demektir: Türkiye’de yapılan bilimsel ve diyalektik analiz göstermektedir ki Türk toplumunun ve Osmanlı coğrafyasındaki diğer toplumların emperyalizme karşı yapacağı devrimci atılım Kemalizmdir. Atatürkçülüktür. 12 Mart’tan sonra yapılan yanlışa bir daha düşülmemelidir. Her yenilginin sorumlusu Atatürkçülüğün kendisi değildir. Aksine, üstünde ısrar edilmesi gereken tek devrimci eksen Atatürkçülüktür... Ulusal Parti de bu devrimci eksenden asla ve asla vazgeçmemelidir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||