![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can “Hatçe, gız, kaçtır dedim son ana bırakma bunu diye!” “Bana bak Kerim, on tane elim yok. Biraz gıçını kaldıraydın da yardım edeydin bana. Şimci böyle dolanıp durmazdın tepemde.” “Benim gıymetimi anlayamadın ya Hatçe, ben sana ne diyeyim bu saatten sonra. Şu memlekette kaç tane köy var benim gibi bir muhtara sahip olan? İşim de derdim de büyük, büyük başın derdi büyük olur zati. Of desem dağlar iniler de senden tık çıkmayıverir.” “O konuda haklısın, yok hakkaten.” “Bak bugün adamlar gelcek, köyümüz memleketin gündemine şak diye oturcek. Tiviler, gaseteler bizden bahsedecek. Bunlar nasıl olcek? Kendiliğinden olmayıverir bu işler! Birileri buna ön ayak olur. Ne kadar şanslısın gız Hatçe, kocan buna liderlik eder. Ama sende nerde övünmek neyin. Burnunun dikine giden hep.” “Çenen yorulmadı mı senin Kerim! Ben yoruldum sen konuşurken. Al şu ceketini...” “Ütüsü tamam da biraz üstüne...” “Üstüne ne!” “Yok bi şiy, tamam. Sana laf diyene kadar!” Muhtar Kerim apar topar evden çıktı, cep telefonuna sarıldı. Arasam mı aramasam mı diye düşünüp bir anlık tereddütten sonra numarayı çevirdi. “Sadi Bey, ben Kerim.” “Sadi Bey çok meşgul şu an. Sonra arayın,” dedi telefonun ucundaki ses. “Tamam,” dedi kapattı telefonu. Meşgul adam elbette, hem işi gücü bıraktı bizim için uğraşıverir, diye düşündü. Kahveye doğru ilerledi. Kahvedekiler, o gelmeden çoktan oturmuş gelecek olanlar ile ilgili yorumları yapmaktaydı. “Bunlar şimci hangi köymüş Kemal?” “Bilmiyorum ki Fahri emmi, garip bir ismi var. İngilizcem iyi değil zati. Amerika’nın bilmem ne köyüymüş.” “Harita neyin yok mu elimizde, biri getirse de bakıversek.” “Haritada nasıl bulcez? İnternetten bakalım.” “İsmail’i çağırıverin. Getirsin internetini bakıverelim gari.” “Fahri emmi doğru der. Selim, var git İsmail’i ve bilgisayarını kap getir.” “Tamam Kemal abi.” Fahri emmi durdu çenesini sıvazladı. Konuşmaya başladı. “Şimci benim anlamadığım şey şu. Bu adamlar bizim köyü nerden bilirler ki, kalktılar kardeş oluverelim dediler. Ayrıyeten benim bildiğim Amerikanlar kalkıp haybeye kardeş olalım demez, ben ne gördüm ne işittim böyle bi şiy bu yaşıma kadar...” “Hem,” dedi Kemal, devam etti. “Amerika’da köy mü kalmış ki bizdeki gibin! Kardeş köy olmaya kalkıverirler bizimle!” “Gene altında çapan oğlu ararsınız di mi! Ne yapılsa yaranılmayıverir size!” “Anmadık da bu deyyusu... Nerden çıktın sen Kerim, işin gücün yoğu mu senin?” “İşlerimi hallettim Fahri emmi, bir iki telefon görüşmem kaldı,” dedi, çekti bir sandalye muhtar. “Onları da hallettim mi tamamdır. Bir iki saatte kalmaz Karasulak’ta adım atcek halimiz kalmeycek. Biraz oturayım da enerji toplayım dedim.” “İyi halt ettin neyse, sen söylesene bu herifler bizi neden kardeş saymaya karar vermiş?” “Karasulak, memleketin yükselen değerlerinden biri Fahri emmi. Sen farkında değilsin ama gelişmekte olan köyümüz artıkın uluslararası camiada da kendini gösterivercek.” “Ulan neremiz yükseliyor? Yükselen bi tek şey var o da borcumuz! Daha gıçımızı toplayamıyoz. Geçen ay değil miydi, krediler yüzünden nerdeyse tüm köycek dam altına girivercektik! Hani bir köyün başına gelivermişti ya, aynı onlar gibin. Zar zor paraları denklemedik mi! Sen kalkmış yükselen değer diyon!” “Bardağın boş kısmısına bakarsan durum öyle gibin. Ama dolu kısmısına bakıver Fahri emmi biraz da.” “Benim bardağın dibi görünüyor yahu! Aha şuraya yazıyom, bu herifler bizim kara kaşımız kara gözümüz için gelmezler...” “İşte zati halkın temel sorunu bu Fahri emmi. Niye hep bu şekil düşünüyoz ki! Dünya böyle epeydir. Kimse bize düşman neyin değil. Kompilo kurmaz kimse bizim için, anlayamadınız gitti!” Kemal Fahri emminin kulağına eğildi. “Tam tekmil Sadi Beyciğinin talimatlarıyla konuşur bu emmi,” dedi. “Bilirim, bilmem mi!” “Ne fısırdaşın Kemal?” “Yok bi şiy!” “Öyle sayalım peki. Siz niye giyinmediniz ahali? Adamlar birazdan burda olcekler. Hiç değilse birer gıravat taksaydınız.” “Niye, yükselen değer değil miyiz, gıravatsız yükselinmez mi?” “Allahım sen bana...” Telefonu çalınca sustu Muhtar Kerim. Koşarak kahveden çıktı. “Efendim Sadi Bey,” diyerek açtı telefonu. “Sadi Bey yolda. Bana sizi aramamı rica etti. En kısa zamanda sizi arayacağını söyledi.” “Sağ olsun çok düşünceli adam Sadi Bey.” “Bu arada Kerim Bey, Sadi Bey dedi ki.” “Ne dedi?” “Gelecek olanlarla ilgili olarak bir durum...” “Evet ne olmuş?” “...” “Aloo! Sesim geliyor mu?” “Hay Allah kahretsin,” diyerek telefonu kapattı muhtar. Telefonu kesilmişti. Numarayı aradı hemen, ama bu defa da şebeke meşgul sinyali veriyordu. Sadi Bey yolda olduğuna göre birazdan burada olur. Telaşa yer yok Kerim, dedi kendi kendine. Tekrar kahveye döndü. “Ben kimseyi karşılamaya gitmem. Giden gitsin!” “Ahaliyi mi kışkırtıyon şimci Fahri emmi?” “Ne kışkırtması deyyus! Milletin aklı fikri yoğu mu? Giden gitsin, benim ağzıma bakmıyorlar ya!” “Ben de gitmiyom,” dedi Kısmet dayı da. Hasan babasına yaklaştı sonra. “Baba, tamam ama gidelim bence. Alkış tutcek değiliz zati. Ama hiç değilse orda ol, ben orda olcem söz verdim zati biliyon.” “Kimse size alkış tutun demez ki. Gelin bakın, kimmiş bu yeni kardeşlerimiz. Hiç mi merak etmiyonuz? Bu işin sonrasında Karasulak nasıl kalkıncek hem. Onun için gelin hiç değilse.” “Düşüneyim bir, hele siz bir gidin biz sonra geliriz,” dedi Fahri emmi. Muhtar Kerim rahatlamıştı az da olsa. “Hem onca yemek yapıldı, kim yicek onları?” “Tamam geliriz dedik ya, uzatma Kerim!” Bunlar olurken Selim de İsmail’i evde bulamamış köyde onu arıyordu. Annesinin söylediğine göre meydana inmişti İsmail. Onu nihayet kalabalığın içinde buldu. Durumu anlattı. İkisi birlikte İsmail’in evine bilgisayarı almaya gittiler. Köylüler de aynı dakikalarda meydana doğru ikişer üçer inmeye başlamıştı. Muhtar Kerim en önde diğerleri onun arkasında meydana geliyorlardı. Muhtar, henüz Sadi Bey ile konuşamasa da birazdan gelenlerin arasında onu göreceğinden emin olduğundan, bunu hiç düşünmedi. Şu an aklındaki tek şey, Amerika’ya gitme hayaliydi. Şimdi onlar buraya geliyor, yakında biz oraya gideriz, memleket görürüz yahu, diye düşünüp ayakları havalanıyordu sevinçten. Hasan da kahveyi babasına bıraktı ve çıktı. Bağlama çalmasını istemişlerdi. Kıramamıştı bunu isteyenleri. Kemal ile meydana geldiklerinde ana baba günüydü ortalık. Diğerleri onları kenara aldılar. Bağlaması da gelince Hasan kendi kendine çalmaya başlamıştı bile. Babası ile Kısmet dayı yanlarında Kamil öğretmen ile beraber meydana en son ulaşanlardı. Onlar geldiğinde artık herkes, gelenleri karşılamaya hazırdı. Muhtar Kerim saatine baktı. Yarım saat geç kalmıştı gelenler. Sıcak basmadan gelseler iyi olacaktı. Cebine koyduğu hazırladığı konuşma metnine baktı. Sıcağın altında teklerim ben, çabuk gelseler gari, dedi içinden. Bir yarım saat daha geçti geçmedi, köyün girişinde üç araba göründü. Muhtar Kerim en öne koştu. Çocukları kovaladı. Araçlar sıra ile durdular. İlk üç aracın arkasından iki tane araba daha köye döndü. “Amanın ne çok gelmiş bu Amerikanlar, gelsin dolarlar Latif, yaşadık ulen!” diyerek Latif’e döndü. Kendini tutmasa ağzı kulakları ile birleşecekti. Latif de sırıttı ona bakıp. Gelen Amerikalı kardeş köylüler araçlarından inmeye başlamıştı. Fahri emmi aynı dakikalarda diğer yaşlılara gelenler ile ilgili düşüncelerini aktarıyordu. “Eşeği düğüne çağırmışler ya odun eksik ya su demiş, bununki de o hesap. İşi olmasa, bu Kerim’in gözünün yaşına bakmaz Sadi Beyciği!” İmam Nurullah, Hacı Sabri’ye eğilmişti işte tam o sırada. “Gavurlar, ama adamlara iyi davranmak gerek. Hepimizin Allah’ı bir neticede Hacı emmi.” “Haklısın, bizimki kadar insani başka din var mı ki hoca efendi!” Kamil öğretmen ipleri gevşeyen Türk bayrakları için çocuklara yardım ediyordu tam bu dakikalarda. “Çocuklar biraz daha gerin ipi, tamam şimdi oldu.” Kadınlar en öndeydi, bazısı ellerindeki kınalara bakıyor, bazısı birbirini süzüyordu. Nurdane nine hayıflanıyor, gelinine bakıyordu yan gözle. Muhtarın karısı Hatice elindeki çiçeği kızına veriyordu gelenlere versin diye. Mahir, Hasan’ın yanına iyice sokulmuştu. “Şimdi mi çalcen Hasan?” diyordu. “Yok, henüz değil. Bekliyorum, işaret etcekler,” diyordu, kardeş köylüler tam arabadan inerlerken. İşte tam bu sırada Selim’in bağırması ile Fahri emmi döndü arkasına. Selim, “Kim olduklarını buldum Fahri emmi!” diye bağırıyordu. Koşarak kalabalığı yarmıştı. Kalabalık Selim’in kan ter içinde koştuğunu fark edip ona yolu açıyordu. Ve araçtakiler ilk adımlarını attılar, Karasulak’ta tüm bunlar yaşandığı sırada. “Velkam,” dedi, sırıttı Muhtar Kerim ilk inene. Gözleri güneşten kamaşmıştı, aracın camından çarpan güneş gözüne yansıyordu. Başını kaldırdı sonra. Karşısında tombulca esmerden bir adam vardı. Gülümsüyordu adam da ona. Sadi Bey’i aradı gözleri muhtarın ama göremedi. Sonra arabadakiler sıra ile önüne geldiler muhtarın ve diğerlerinin. Sadi Bey hâlâ yoktu ortada. Muhtar adamlarla tek tek toklaşıp velkam diyordu. Birkaç dakika içinde köylüler etraflarını sardılar iyice. Güneş anlık geçen bir bulutun arkasına saklandığı sırada, muhtar önce irkildi. Gözleri açtı iyice. Gelenlerin kılık kıyafeti ilk o anda dikkatini çekti. Boyunlarında kolyeler vardı gelenlerin. Bileklerinde de boncuklar. Ceketler giymişlerdi ve püsküllü deri ceketlerdi. Çoğu adamın da saçları uzun ve örgülüydü. Selim’in Fahri emmiye öğrendiklerini söylemesi ile Fahri emmi, en öne yürüdü koşar adım. Muhtarın şaşkınlığını da fırsat bilip elini ilk inenin omzuna attı. “Hoş gelmişsiniz yahu!” dedi. “Çekilin, açılın misafirlerimiz nefes alsın ahali!” Muhtar ne kadar arasa da Sadi Bey’i bulamadı inenler içinde. Gelenlerden ikisi Türk’tü. Onlar da, şehirden buraya kardeş köylüleri getiren kişilerdi. Genç insanlardı. Yabancı dil bildiklerinden, anlaşmalarına onlar aracı oldular o dakikadan sonra. Oturdular hemen meydana kurulan çardağın altına. Kısmet dayı hemen çay söyledi gelenlere ve köylülere. Çaylar geldi. Fahri emmi diğerlerinin başı olduğunu tahmin ettiği kişi ile çeviri yardımıyla konuşmaya başladı hemen. “Çok uzaktan geliverdiniz, yorgun musunuz?” “Değiliz,” dedi adam da sevinçle. Gördükleri ilgi karşısında mutlu olmuşlardı. “Biz başka kişileri bekleyiverirdik. Ama sizleri görünce çok sevindik.” “Kimleri bekliyordunuz siz?” “Amerikanları, conileri.” Gülümsedi adam. Kamil öğretmen araya girdi. “Sizin isminiz nedir?” “Benim adım William...” “Yok onu sormuyorum. Asıl isminiz, kabilenizdeki...” “O mu? Sevindim bunu sormana arkadaş. Benim adım Kambur Samur.” “Pek kambura benzemiyor ama güzel isim alışırız yahu,” dedi Fahri emmi de atılıp. Sonra arkasına baktı. Muhtara seslendi. “Kırk yıl düşünsem adam akıllı bir iş yapceğin aklıma gelmezdi Kerim!” Biraz daha sohbet ettiler gelenlerle. Yemeklere geçtiler ardından. Yemekte sohbet daha da koyulaşmıştı. Muhtarın yüzünden düşen bin parça olmasına rağmen yine de sıkıntısını belli etmemeye çalışıyordu. “Siz Amerika kıtasının yerli halkısınız, şimdiki haliniz içler acısı ama kardeşim,” dedi Kemal. “Öyleyiz, çok kıyım yaşadık. Beyaz adam bizi katletti, yaşam alanlarımızı ve doğamızı mahvetti.” “Hakkınızı aramadınız mı?” “Arayamadık. Çok bölünmüştük. Ama şimdilerde aramaya çalışıyoruz. Biliyor musunuz bizim orda hâlâ bir çok Kızılderili yerleşim alanında geceleri elektrik olmaz.” “Bizde de olmaz.. Zırt pırt keserler, kaçak da kullanmayız ki beleşe birileri gibin.” “Bize soykırım yaptıklarını beyazlar kabul etmez. Tersine, siz gelen ilk yerleşimcileri katlettiniz diye kovboy filmleri çekerler. Biz toprağımızı savunuyorduk ama bunu anlatmaz beyaz adam .” “Bizde de öyle. Gelen giden bizi vurdu, ama sorsan, biz herkesi kıymışız diye tepemize çıkarlar. Kurtuluş Savaşımızda hepsi gıçına bakarak geri döndüğü için bunun acısını çıkarmaya çalışırlar bizden.” “Kültürümüzden dilimizden uzaklaştırdılar bizi. Beyaz adam dayattı kendi dilini bize.” “Görmüşündür buraya gelene kadar yollarda, hep İngilizce isimler konulmuştur dükkanlara ve restoranlara. Konuşurken bile yarı Arapça yarı Farsça yarı İngilizce konuşuyor millet!” “Biz kadınlara eşit davranırız. Ki bunu konuşmak bile gereksizdir bizim için. Bu doğal bir şeydir. Ama...” “Bizde de olmayan gelenekleri bizimmiş gibi dayatıyorlar. Sanki Türk’ün kültüründe töre cinayeti gibi sapkınlıklar varmış gibi bize mal etmeye çalışıyorlar ayrıca. Bizde farklı mı sanıyon?” “Doğayı katlettiler. Medeniyet bu, uygarlık bu diye kocaman binalar diktiler. Santraller için ormanlar kesildi.” “Yahu sen gerçekten Amerika’dan mı geldin yoksa buralı mısın?” diye araya girdi Fahri emmi dayanamayıp. “Bizim memleketi anlatıyon sanki Kambur Samur arkadaş.” “Ben uzaklardan geldim. Ama sanırım hepimizin durumu aynı, emperyalistler ve onların işbirlikçileri karşısında.” “İşbirlikçileri daha beter değil mi Kambur Samur arkadaş?” “Evet. Çünkü onlar kendilerini barış ve özgürlük savaşçısı gibi gösterir. Aslında büyük ağabeyinin çıkarı için maşalık yapar. İnsanların gözlerini boyar süslü kelimelerle. Olmamış şeyleri olmuş gibi gösterir. Tarihi yalan yanlış çarpıtır. Sonra kendine dönecektir yaptıkları ama bunun farkında değildir.” “Aynı teraneler di mi Kambur Samur. Gidişat feci görünüyor.” “Orası öyle de...” dedi Kambur Samur ama cümlesini tamamlayamadı. Muhtar Kerim izin isteyerek masadan kalkıyordu o sırada. Muhtar evine gidip hemen geleceğini söylemişti. O kalkarken Kambur Samur devam etti. “Öyle ama Kambur Samur Türk tarihini okudu. Sizin tarihinizde Mustafa Kemal gibi çok büyük bir insan var. Bizim de nice kahramanlarımız oldu. Ama öylesi olmadı asla. Olsaydı öyle birisi, şu an böyle olur muyduk acaba? Olmazdık diyorum ben.” Muhtar kulağında bu sözler çınlarken telefonunu açtı. Sadi Bey telefonun diğer ucundaydı. “Sadi Beyciğim tüm gün size ulaşamadım.” “Geldiler mi Kerim?” “Sormayın geldiler gelmesine de, bu adamlar Amerikalı değil, oradan ama bunlar Kızılderili.” “Biliyorum Kerim. Büyük bir hata olmuş. Bu işler için birini görevlendirmiştim. O da köy diyince gitmiş bunları bulmuş. Son anda öğrendim ama iş işten geçmişti.” “Şimci ne olcek Sadi Beyciğim? Bizim dolarlar gitti mi şimci, yatırımlar yani?” “Gitti, hem de ne biçim gitti.” “Demeyin!” “Yahu benim canım senden daha çok yanıyor Kerim. Konuşturma beni. Medyaya bile haber verdiydim. Son anda geri çektim hepsini.” “Ne etcez?” “Bir gece kalırlar sonra giderler herhalde, ne bileyim ben Kerim!” “Tamam Sadi Beyciğim, hürmetler, iyi günler, sağlıcakla Sadi Beyciğim.” Muhtar yüzünden akan terlerle telefonu kapattı. Döneyim bari gerisin geri dedi. Bir gece kalırlar sonra yollarız memleketlerine diye düşünüyordu. Ancak öyle olmadı. Gelenler bir hafta süresince köyde misafir edildi. Herkesin keyfi yerindeydi. Gelenlerin de hiç şikayeti olmamıştı. Çok çabuk kaynaşmışlardı Karasulaklılar ile. Bir haftanın sonunda gitme vakti gelip çattığında, herkes birbirine adreslerini telefonlarını verdi karşılıklı. Fahri emmi ve Kısmet dayı bile Kambur Samur ile yakın arkadaş olmuştu bir haftada. Arabalarına binmek için köyün girişine yürümeden önce çocuklar onlara ellerindeki yaptıkları hediyeleri verdi. Büyükler helalleşti. Kadınlar araçların arkasından su dökmek için ellerinde maşrapaları ile bekledi. Kısmet dayı ile Fahri emmi, Kambur Samur önde arabasına doğru yürürken Kambur Samur bir an durdu ikisine baktı. “Yanımda yürüyün,” dedi ve ekledi. “Bizde bir söz vardır: Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz. Ki bizler kardeş köyleriz yan yana yürümeliyiz.” “Haklısın kardeşim yan yana yürümeliyiz,” dedi Fahri emmi ve gülümsedi. Kısmet dayı bir kolundan Fahri emmi diğer kolundan girdi, yürüdüler arabaya doğru.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||