![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Başkent Vaşington’da kubbeli Kongre’nin tam karşısında yer alan sütunlu mermer yapının içinde konumlanan ABD Yüce Mahkemesi, Anayasa Madde III’e göre, ülkenin yargı yetkisini ve bu yoldan siyasal düzende bir dengeyi simgeler. Üyelerinin Beyaz Saray’daki başkanca atandığı bu kurul denge görevini geçmişte de, bugün de gereği gibi yapmamıştır. Tutucu üyelerin aldığı kararlar Amerikan toplumunu ırkçılık, kadın hakları ve özgürlükler konularında genelde yerinde saydırmış ya da geriye götürmüştür. Bu yazıda Yüce Mahkeme’nin geçmişine de kısaca değinerek konuyu bugüne getirip, son kararıyla tekelci sermayeden nasıl yana çıktığını ve Amerika’nın “demokrasi” dediği kavramı bir kez daha nasıl baltaladığını irdeleyeceğim. ABD Yüce Mahkemesi ilk kez 1789’da kurulduğunda altı üyeliydi; siyasal nedenlerle ine-çıka 1869’da dokuz üyede karar kılındı; bugün de öyledir. Üyeleri başkan seçer, ama Kongre’nin iki ana meclisinden biri olan Senato’nun onayı gerekir. Bu federal kuruma atanacak kişinin yargıç ya da hukukçu olması koşulu yoktur; başkan kimi isterse onu önerir. Seçilen kişi bu görevi yalnız “azil” nedeniyle bırakmak zorundadır. Anayasal yargı organlarında görevine bu yoldan son verilenler de olmuştur. Azledilmemek için daha önce davranıp görevi kendiliğinden bırakanlar olmasaydı, atılanlar daha da fazla olabilirdi. Yetmişine ulaşanlar kendiliklerinden ayrılır ya da emekliliklerini isteyebilirler. Ama (atılmadıkça) ayrıldıktan sonra da, (o görevde en az on yıllık çalışma geçmişleri varsa) aynı maaşı ölünceye dek almayı sürdürürler.
Yüce Mahkeme kimi davalara ya kendi seçip bakar, ya da ona “temyiz” yoluyla gelenleri ele alır. Kendiliğinden baktıkları iki türlüdür: kamuda çalışanlar ve diplomasi temsilcileriyle ilgili olanlar birlikteş devletlerin taraf oldukları davalar. Bizdeki uygulamaya göre bir tür Yargıtay’a yollanan davaların kaynağı alt yargı kuruluşlarıdır. Yalnız anayasal sorunlar ve ulusal yönden önemli konular Yüce Mahkeme aşamasına ulaşır. Toplantı yetersayısı altıdır, ama karar için çoğunluk gerekir. Yüce Mahkeme’nin başkanı davaya ilişkin değerlendirmesini en başta yapar, ama en son oy kullanan odur. Karar oybirliğiyle de olur, bölünerek de. Çoğunluk kararına katılmayanlar bir “muhalefet şerhi” yazarlar. Yüce Mahkeme iki yüz yılı aşan geçmişinde siyasal sonuçları olan kararlar da vermiştir. Yasal olarak, Amerikan yargıçlarının siyaset yapma yetkileri yoktur. Ama iş uygulamaya gelince, bir ölçüde siyaset yaparlar. Gerçek şu ki, genelde siyasal gelişme saatini geriye döndüren kararlar verdiler ve bunların Amerikan toplumuna zararları dokundu. Amerika’da ırk ayrımı bilinen bir gerçektir. Yüce Mahkeme kararları bu ayrımı pekiştirmiş ve beyazların ayrıcalıklarının korunmasını yasal yollardan kolaylaştırmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in devrimci yasalarına ilerici önderler önayak olmuşlardı. Bu nedenle, hakkı yenen yurttaş bizde yasaların korumasına sığınarak yargıya başvurur ve kararın hakça çıkmasını bekler. Amerika’da ise, yasanın kendi eşitliğe uymaz. Hakkını kendine göre arayan kişi yargıya koşunca, yargıcın dayandığı yasa da, karar verenin yorumu da eşitliği çiğner. Arada bu büyük fark var. AKP iktidarı, yargı ağını da, ABD’de olduğu gibi, kendi çizgisine getirme çabası içindedir. Amerikan Yüce Mahkemesi geçmişte daha çok bunu yaptı; bugün de aynı tutumu sürdürüyor.
Yargı ağı Afrika-kökenli Amerikalıların özgürlük ve eşitlik savaşımında daha çok bir engel görevi yaptı. Örneğin, güneyin ırkçı Missouri birlikteş devletinde köle konumunda olan Dred Scott köleliğin olmadığı kuzeyde Minnesota’ya gidip özgür yaşadıktan sonra eski kentine dönünce yasalara aykırı davranmaktan ötürü kötü muameleler gördü. Artık özgür olduğunu savunarak yargıya 1853’de başvurduğunda, onun (ve onun gibilerin) Anayasa kapsamında beyazlar türünden özgür görülmediği anlaşıldı. Mahkemedeki çoğunluğun ünlü “Dred Scott vs. Sandford” (1857) davasındaki görüşü siyahların özgür olsalar bile eşit yurttaş olmadıklarıydı. Bu karar böylece ülkenin yasası oluyordu. Başka bir örnek: Amerika’nın güneyindeki birlikteş devletlerden Louisiana, kimi başka Amerikan bölgelerinde görüldüğü gibi, beyazlarla siyahların oturacağı yerleri birbirinden ayırmıştı. Homer Plessy adında (sekizde-bir) bir siyah derili yalnız beyazlara açık bir tren vagonuna binip aşağıya inmemekte ayak direyince, kendine yapılan muameleye karşı Yüce Mahkeme’de dava açtı. Yargı “Plessy vs. Ferguson” adlı gene iyi bilinen davada (1896) Plessy’yi değil, Louisiana’yı haklı buldu. Bu kararın ırkçılığı daha da pekiştirmesi üzerine beyazlarla siyahlar daha yıllarca, otobüslerde, trenlerde, tiyatrolarda ve sinemalarda ayrı ayrı yerlere oturdular; ayrı çeşmelerden su içtiler; ayrı lokantalara, kütüphanelere ve okullara gittiler; ayrı ayakyollarını kullandılar. Benzeri davalarda da, beyaz yurttaşın istemediğini oteline, aşevine ve eğlence yerine almamasının onun “özgürlüğünün” bir sonucu olduğu vurgulandı. 1896 tarihli karara göre beyazlarla siyahlara ayrılan yerlerin gerçekte “eşit” olmadıkları ancak 1954’de kabul edildi. Bugüne gelelim. Yüce Mahkeme demokrasi-karşıtı tavrını yalnız ırk sorunlarında göstermiyor. Amerika gibi bir toplumda yargının da büyük sermayeden yana çıkacağı kolay tahmin edilebilir. Bu tavrın son örneğini çok yakında bir kez daha sergiledi. Bu mahkeme iş dünyasının, endüstri kuruluşlarının ve onlarla birlikte olanların seçimlerde diledikleri harcamayı yapmalarını kabul etmiş, önceki para sınırlarını yıkıp atmıştır. Bu durumda, kimin parası varsa, seçim için sınırsız harcamayı o yapacak ve sonucu o saptayacaktır. Bu kararın yaklaşan Kongre ve birlikteş devletler ara-seçimlerinden hemen önce alınmış olması da ayrıca anlamlıdır. Böylece, özel girişimcilerin en kodamanları, işletmelerinin ürünlerini pazarlayıp satar gibi, adaylarını da ileri sürüp hiç de eşit olmayan bir rekabet sonucu meclislere sokacaklardır. Şimdi görevde olan Başyargıç John Roberts ile tutucu çoğunluğun “Federal Seçim Kuruluna karşı Birleşmiş Yurttaşlar” adını taşıyan kararı, bu nedenle, demokrasiye yeni bir saldırıdır ve uzun erimli olumsuz sonuçları olacaktır. Bu karar büyük özel sermaye sahibi olan kuruluşlara seçimlerde ve Amerikan toplumunun yönetiminde büyük, son ve kesin yetkiler tanımaktadır. Katılımcı siyasetin getirebileceği dengeyi temelinden yok etmekte ve hukukun egemenliğinin yerine en güçlü ekonomik çıkarların buyurganlığını koymaktadır. Bu kararla yalnız tek tek siyasetçiler ve seçim rekabeti değil, siyasal sürecin kendi de büyük zarar görecektir. Yüce Mahkeme söz konusu kararıyla paralı özel kurumlara da sanki tek başlarına yurttaşmışlar gibi haklar tanımıştır. Oysa, Amerika’nın kurucularından Thomas Jefferson “paralı özel kuruluşların soyluluğa özenen yönetimini daha başında ezmek gerektiğini” söylemiş, eski Yüce Mahkeme başkanlarından John Marshall da tekelciliğe doğru gelişen para kurumlarını “görünmeyen, fiziksel yapısı olmayan, yapay varlıklar” diye tanımlamıştı. Mahkemenin bu çoğunluk kararına karşı çıkan yargıçlardan Ruth Bader Ginsburg “özel bir şirketin elinden alınamayacak birtakım haklarla doğduğu ileri sürülemez” demiştir. Öte yandan, sırtını bu Yüce Mahkeme kararına dayayan ABD Ticaret Odası gelecek seçimlerde örgütün tarihindeki “en büyük harcamaları yaparak siyasette en saldırgan uygulamaya” geçeceklerini açıkça söylemiştir. Büyük sermayenin sözcüleri daha şimdiden “yasa yapanları ve adaylığa soyunanları para çevrelerinin çizgisinden sapmamaya” çağırmış ve “bu çizgiden ayrılanların hesap vereceklerini” ileri sürmüştür. Aynı kapsamda, işçi sendikalarının siyaset harcamalarının da sınırsız olacağı söylenecektir. Ancak, emekçilerden toplanan para ile büyük sermayenin olanakları arasında dağlar kadar fark vardır. Günümüz Amerikan sendikaları önceki dönemlerine oranla zayıftır, son yıllarda ve özellikle Ronald Reagan’ın başkanlığı döneminden bu yana, onların gelirleri azalmış, toplu pazarlıktan eser kalmamış ve işçiler patronlarla teke-tek karşılaşmak zorunda bırakılmışlardır. Tam 110 yıl önce, Cumhuriyetçi Partiden başkan seçilmiş olan Teddy Roosevelt (1901-09) bile tröstlerin seçimler üstündeki büyük ağırlığını görerek, bu türlü kuruluşların siyasete parasal katkılarının yasaklanması için yasa yapılmasını istemiş ve seçimin malî desteği için yalnız sıradan yurttaşı göstermişti. Aynı başkan istediğini alamadıysa da, 1907’de imzaladığı Tillman Yasasıyla büyük özel kuruluşların federal seçim kampanyasına para armağanlarını yasaklatmıştı. Ancak, tekelci para çevreleri bu yasayı aşma yollarını aramış, bulmuşlardı. Sözünü ettiğimiz son Yüce Mahkeme kararı ise bugüne değin atılmış olan birkaç olumlu adımı, örneğin 2002 tarihli McCain-Feingold yasa tasarısını ezip geçmiştir. Son duruma göre, tekelci sermaye seçime sıra geldiğinde kesenin ağzını açıp tüm televizyon saatlerini kapatabilir ve başka her sesi susturabilir. Başyargıç Roberts ile çevresindeki çoğunluk Amerikan siyasetçileri için ivedi bir durum da yaratmışlardır. Hiç değilse birkaç kişi (örneğin Senatör Charles Schumer ve Milletvekili Chris Van Hollen) dışarıdan yapılacak yardımları son derece kısıtlayan yeni bir yasa çıkarılması için gereken desteği bulmalıdırlar. Yoksa, bugünkü durum sürecek olursa, Amerika doğrudan doğruya ve açıkça Wall Street’ten yönetilecek ve bunun saklı-gizli yanı da olmayacaktır. Böylece, toplumsal piramidin en tepesinde oturmakta olan çok ufak ama en varlıklı tabaka seçimleri parayla satın almış ve temsil kurumlarını kendi adamlarıyla doldurmuş olacaktır. Amerikan halkına ve ona karşı biraz olsun sorumluluk duyan siyaset adamlarına, aldıkları ilân parasının yanı başında halkı da düşünen basın-yayın araçlarına ve sokaktaki sıradan yurttaşa ertelenemez görev düşüyor.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||