![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Suphi Bey, dostu Bozkurt Aysever’i son gördüğü hâliyle anımsıyordu ya; ben son hâlimi anımsayamıyorum. Aklıma birden bu geldi. Yaklaşık bir 4 gündür aynaya bakmıyorum herhâl. 4 gün önce de nasıl görünüyordum unuttum. Suphi Bey, dostu Bozkurt Aysever’i son kez ölü hâliyle görmediği için, O’nu canlı anımsıyor ve de Bozkurt Aysever Bey, Suphi Bey için, bir ölmüş olmuyor ya; bana şimdi bir şeyler olsa, ölsem örneğin, sen beni hep ölmüş hâlimi anımsayacaksın. Ve ben de hep kendimin ölmüş hâlini anımsayacağım artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek. Bu, beni son derece meşgûl ediyor şu sıra. Ne yapacağımı bilmiyorum, Sağdıç. Sen biliyor musun? “Beni düşünmen güzel de, kendinin son hâli neden umrunda olsun ki öleceğin vâkit? Zaten ölmüş olacaksın ve son hâlini zaten anımsamıyor olacaksın.” “Bazen amma da dar kafalı oluyorsun, Sağdıç. Tavuk bile kafası kesildiğinde 3 sâniye yaşamaya devâm ediyor. Kimbilir biz ne kadar devâm edebiliyoruzdur? Belkiyse, 3 sâniyeden daha fazladır. Bunu algılayabiliyor ancak dile getiremiyoruzdur belkiyse. İşte bu vâkit zârfında, kendinin son hâli önem kazanıyor olabilir. Kendini hep öyle anımsayabilirsin. Bense son hâlimi anımsayamıyorum.” “İstersen Etkin ya da Edilgen Ân Kılonlaması yap ve bak kendine.” “İyi fikir. Daha önce yaptığımızda, aklıma gelmemişti bu. Yaparsam ya da yaparsak bir daha, bakacağım kendime bu kez.” “Yine de, bu bakacağınız bile, son hâliniz olmayacak.” “Biliyorum, Suphi Bey. Ancak yine de denemek istiyorum.” “Siz bilirsiniz. Ancak bunu çok sık denemeyin çünkü gerçekliği yitirip, bir Ân Kılonlaması’nda tutuk kalabilirsiniz.” “Nasıl yâni?” “Yâni, çok sık Ân Kılonlaması yaparsanız, hangisinin gerçek, hangisinin Ân Kılonlaması dünyası olduğunu ayırt edememeye başlar; yaşamınızı şaşırır ve yaşayamamaya başlarsınız.” “Bunu, dediğiniz çok iyi oldu.” “Evet.” “Peki, bunu nereden biliyorsunuz, Suphi Bey?” “Başıma geldi de o yüzden.” “Nasıl yâni?” “Daha doğrusu başıma bu olay GeriDepremeli Ân Titremesi’yle geldi ancak Ân Kılonlaması’yla da başınıza gelebilir çünkü ikisiyle de sonuçta koşut (paralel) bir yaşam yaratıyorsunuz. Bu koşut yaşam süreli olursa bir sorun yok ancak bu süreli durumu zorlarsanız, demin dediğim gibi gerçekliği yitirebilirsiniz.” “Peki, başınıza gelen olay ne, Suphi Bey?” “Birkaç konuşma önce başladığım olayla bağlantılı özünde.” “Hangisi, Suphi Bey?” “Hâni, gerçeğinde Hâtice’yi o telefon kulübesinde bırakmama karşın, GeriDepremeli Ân Titremesi sâyesinde Hâtice’yle öpüşüyorduk ya…” “Evet?” “İşte, yapmamam gereken bir şeyi yaptım ve GeriDepremeli Ân Titremesi’nden geri dönmedim ve o âna kanıp, o ânda kaldım; bir süre bu GeriDepremeli Ân Titremesi’nde yaşadım.” “Ne kadar?” “12 Eylül 1980’e dek.” “Ne! Nasıl yapabildiniz bunu?” “Bir Bektâşî deyişindeki gibi ‘Muhabbet baldan tatlıdır, doyamazsın demedim mi?’ye kandım ve gerçekliğe dönemedim. Aralıklarla da olsa, bir süre o GeriDepremeli Ân Titremesi’nde yaşadım.” “Eeeee?” “Aralıklarla gerçeğe dönmeyi istesem de, bazı bazı unutuyordum hangisi GeriDepremeli, hangisi gerçek olan yaşamım diye. Bu da, büyük yanılsamalara dönüştürüyordu yaşamımı. Hâlâ daha şaşırırım nerede olduğumu. Londra’da mıyım yoksa Istanbul’da mı? Londra, yaşamam gereken yaşamımdı; Istanbul ise hakkım* olan yaşamım. Bu olaya şu gözle bakabilirsiniz :Londra- Istanbul arasında sürekli TK1980 sefer sayılı uçakla yolculuk edip duruyordum sânkiyse. Bâzen, vizem dolup ve geri dönmem gerekse de, Istanbul’da kalıyordum. Kaçak biri gibi Istanbul’da, Hâtice’yle dolaştım durdum hep. Ne gârip, değil mi? Kendi yurdum için ‘Vizem dolup ve geri dönmem gerekse de’ dedim. Herhâl, yaşarken ölmek bu demek. Ne tuhaf bir benzetme oldu benim için! Türkiye’ye vizeyle girmek. Zaten bunu yaşamamak için gerçek yaşamımda, Türkiye’ye 10ca yıl gelmek istemedim. Bir dışarlıklı gibi, pasaportuma (ki, İngiliz vatandaşı da olmamıştım) Türkiye Cumhuriyeti vize damgası vuracaklardı. Herhâl, vurdukları yerde kordan yuvarlak bir boşluk oluşurdu damganın sıcaklağından. Ben istemedim bunu. Ve bunun özlemiyle o GeriDepremeli yaşama razı oldum. Ne yapayım? Herhâl, bu, Özal izniyle dönmekten daha yeğdi.” *hakkım olan yaşamı, Hâtice’ye ettiklerimden sonra, haketmiyordum doğrusu. Bu da, işin başka yönü “Peki, başınıza başka ne geldi?” “Çok ayrıntılara girmek istemem. Belkiyse, başka bir zamana anlatırım.” “Biraz anlatsanız.” “Evet, Suphi Bey?” “O zaman, geçen sefer kaldığımız yerden az devâm edelim…” “Tamam.” “Havada bir kâlp atışı asılı kalmıştı. Hâtice’ye ‘Seni Seviyorum’ diyememiştim ancak öpmüştüm O’nu. Daha doğrusu, O beni öpmüştü.” “Gerçek yaşamınızda ‘Seni Seviyorum’ demiştiniz ama, değil mi?” “Dediğimi duymamıştı ancak demiştim.**” “Hangisi daha doğru?” “Anlayamadım?” “Yâni, gerçek yaşamınızda dediniz ancak GeriDepremeli yaşamınızda ‘Seni Seviyorum’ demediniz. Anlamadım. Bir öpüşmeyi, Seni Seviyorum’a tercih mi ediyorsunuz?” “Etmem tabiî. Ancak, ilerki dönemde Hâtice’ye Seni Seviyorum demiştim.” “Ne zaman?” “Tam târihi bile verebilirim.” “Ne zamandı?” “12 Eylül 1980, sâât sabaha karşı 4’te. Ve, zaten, bir tek o zaman dedim Hâtice’ye Seni Seviyorum’u. Çünkü Seni Seviyorum bir kez söylenmeli. 2ncisinin bir önemi yoktur. 1inciyi seven, 2nciyi sevilen söyler.” “Neden o zamana dek beklediniz, Suphi Bey?” “En çok o zaman gereksinim duydum da ondan.” “Neden?” “Sânkiyse, Hâtice’ye Seni Seviyorum demek için son fırsatımdı.” “Öyle mi oldu peki?” “Evet. 12 Eylül 1980, birine Seni Seviyorum demek için son fırsattı. Sonrasında, toplum, Seni Seviyorum’u anlamamaya başladı çünkü. Türk Ulusu’nun, 12 Eylül sırasında, Seni Seviyorum duygusunu aldılar ameliyatla. Bu ameliyatı yapan eller Emper’indi, teri silen eller ise işbirlikçilerin. O elleri nerede görsem tanırım ben. Balmumundan ellerdir o eller. Buranın toprağına değmemiş, buranın toprağına el vermemiş ellerdir o eller.” “Nasıl dediniz peki?” “12 Eylül 1980, sâât sabaha karşı 3.58 idi. Yatağımızda uyuyorduk. Birden uyandım. Karabasan görmüştüm.” “Nasıldı?” “Elimde bıçak, 2 kişiye savuruyordum bu bıçağı. Birini öldürünce, sıra diğerine geliyordu. Diğerini öldürünce, demin öldürdüğüm, yeniden önüme geliyordu. Sürek öldürüyordum ikisini de, ancak ikisi de canlanıyordu hemen. Sonunda yoruldum. Elimdeki bıçağı düşürdüm ansızın. Heriflerden biri aldı bıçağı yerden. Diğeri kollarımdan tuttu. Ve bıçağı tam sinemden sapladılar. Yere yığıldım. Ölmedim. Ancak, ikisi insanları öldürürken, yerden doğrulamadım. Bu’nun vicdân âzâbı ve sorumluluğuyla öldüm. Ölünce, kulaklarımda yaşam destek biriminin sâbit sesini duydum dııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı… Birden uyandım. Hâitce’ye döndüm. Çalarsââte baktım. Sâât :sabaha karşı 3.59, 12 Eylül 1980. Hâtice uyandı yatak hâreketlerine*** ‘Ne oldu, Suphi?’ ‘Çok kötü uyandım. Karabasan gördüm.’ ‘Hâydi, uyu. Sabah konuşuruz.’ ‘Artık sabah olamayacak, Hâtice. Artık hep gece olacak. Ve yarın da olmayacak hiç. Artık hep Şimdi olacak.’ ‘Ne demek istiyorsun, Suphi?’ ‘Fazla zamanımız yok, artık bir şey demek istemiyorum. Tek bir şey demek istiyorum yalnızca, Hâtice.’ ‘Ne demek istiyorsun?’ ‘Seni Seviyorum, Hâtice.’ “Sâât, sabaha karşı 4 ve 12 Eylül 1980’di. Ve dışradan bazı ağır sesler gelmeye çoktan başlamıştı. Sesin adı : ‘12 Eylül 1980 Nato Dârbesi’ydi.” “Sonra ne yaptınız, Suphi Bey?” “Hâtice’nin gözlerinin içresine baktım. Aynen böyle ** çiçekler açıyordular baktıkça. Sesler daha da yükselmeye başladılar sokaktan. Yeniden, Hâtice’nin gözlerinin içresine baktım. Aynen böyle ** çiçekler açıyordular gözleri baktıkça. Sağ yanımda yatıyordu Hâtice. Görmesin diye, sol gözümden akıttım yaşımı ve elmacık kemiğime geldiğinde yaş ‘Ba ba ba bap… ba ba ba bap’ “Ancak, bu, Suphi Bey…” “Evet. GeriDepremeli Ân Titremesi’nden çıkış sesiydi. Hâtice, bunu bilmiyordu. Sol gözümden akan, O’nun görmediği, yaşı tamamlıyordum. Kısık sesle ilk Ba ba ba bap’ı demiştim ve O, hiçbir anlamlar verememişti buna. 2nciyi demeden önce, hemen dudağından öptüm Hâtice’yi” ‘Ne oluyor, Suphi, bu ne demek şimdi?’ ‘Üzgünüm, Hâtice. Görüşmek üzere ve Ba ba ba bap… Ve yine 74 Model bir Londra ve yine uçuk sarı duvarlı odam.’ “Ancak, Suphi Bey, yine bırakmamanız gereken bir zamanda bıraktınız Hâtice Hanım’ı. Neden hep böyle yapıyorsunuz?” “Hakkım olmayan bir şeyleri yaşamak istememiştim. Ayrıca, tek yaşamak istediğim ânı da yaşamıştım zaten :Seni Seviyorum Hâtice Ânı’nı.” “Tamam da… Anlam veremiyorum, Suphi Bey. Hep böyle… Hep böyle… Ne bileyim işte!..” “Korktuğumu mu düşünüyorsunuz?” “Evet. Biraz.” “İlkinde, yaptığım yanlış; 2ncisinde yaptığımsa doğruydu ve 2sini de korktuğumdan yapmadım.” “Neden terkettiniz yine Hâtice Hanım’ı o zaman?” “Boşuna kahraman olmamak için. Düşünsenize, benim olmayan GeriDepremeli bir yaşamı sürüyordum. Çok etkin bir adamdım savaşımda. Yargılanıp, asılmak kahraman yapabilirdi beni. Bunu, istemedim. Yaptığım her şeyleri ben yapsam da (ki yaşam GeriDepremeli olsa da, yaptığınız her şeyleri yine siz yaparsınız, başkası değil), yine de o yaşam anamdan doğduğum yaşam değildi ve artı ya da eksi o yaşamdan bir şeyler elde etmek istemedim. Hâlâ da, böyle düşünürüm. Yâni, bu gidiş korkmaktan değildi. Tam tersine korkmamaktandı. 6 yıl verdiğim savaşımı yeniden göze almak demekti. Hâtice’nin yanında o ân bencillik yapıp kalsam, kesin yakalanıp asacaklardı beni, birçoklarına yaptıkları gibi ve Dârbeci İşbirlikçiler’in istediği olacaktı. Oysa, Hâtice’nin yanından ayrılmak benim ve Kemâlci devrim için tek ve son seçenekti çünkü savaşımıma, 74 yılından yeniden başlayacaktım. Bu kez, yer fârklı olacaktı bir tek. Yumruk aynı yumruk, yumruğu attığım yanak değişecekti yalnızca. Ayrıca, Türkiye’de salladığım yumruk, zaten Emper’e idi. Özünde, Bir şey değişmeyecekti yâni.” “Pek anlamadım. Yine de, sizi yargılamak bana düşmez.” “Sağolun. Velhâsıl, demin de dediğim gibi, 74 Model Londra’ya ve uçuk sarı odama dönmüştüm. İçremde, Hâtice’yi, 12 Eylül 1980’de bırakmanın üzüncü vardı. Bunu da, devrimci ahlâkımla törpülemeye çalışıyordum. Benim olmayan bir şeyi iâde etmiştim zamana :O, GeriDepremeli yaşamımı. Her ne kadar o yaşam Hâtice’yle olsa da, benim değildi sonuç olarak. 12 Eylül’de her şeylerin bittiği bir ânda, yeniden başlamak için savaşıma, yine 74 Model Londra ve uçuk sarı oda. Buraları çok yineledim fârkındayım ancak demek gereksinimi duyuyorum hep. Altını çizmek için devrimci savaşımın.” “Acaba, siz de, dediklerinize inanmadığınız için olabilir mi bu yineleme, Suphi Bey?” “Bunu, ben de düşündüm sık sık. Ancak, bundan değil. Bu kısmı sık sık yineleyince, Hâtice’ye yaptığım ilk terkedişin vebâlini üzremden atıyormuşum gibi geliyor bana. Ancak, olmuyor tabiî gerçek anlamda. Çünkü, ilk terkedişimdeki vebâl çok büyük. GeriDepremeli olarak O’na dönsem de, yine de kefâretini ödeyemedim o 71’deki ilk gidiş ânının. Bu arada, GeriDepremeli Ân Titremesi’ni boşuna kullanmayın deyişimin nedeni de, deminden beri anlattığım olayların başıma gelmesiydi. GeriDepremeli Ân Titremesi’ni kullanmasaydım, içremde, Hâtice’yi 2nce kez terketmenin ıstırabı olmayacaktı. Bu ıstırap, içremi sarmaşık gibi sarmayacaktı.” “Bakın, bunu çok doğru dediniz, Suphi Bey.” “Sağolun. İsterseniz, şimdilik burada duralım.” “Tamam. Bu arada, bu kez hiç sigara içmediniz, Suphi Bey.” “Zaten konuştuklarım sigara gibi ıstıraplıydı.” Sağolun, Suphi Bey. Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Hâydi hayırlısı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||