Prof. Dr. Şener Üşümezsoy - Küresel sisteme karşı ulusal mücadele için Ulusal Parti
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ulusal Parti'ye davet
ALİ ÖZSOY
Demokratik Anayasa değil Tayyip'in faşist anayasası
KAYA ATABERK
CHP'nin Erbakan'la flörtü: MSP ile koalisyonunu unuttunuz mu?
OKAN İŞBECER
Oda tv ile Aydınlık aynı bilgisayarda mı yapılıyor?
TUĞRUL ÇELİK
Che, Bolivya ordusunun başına geçti
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Küresel sisteme karşı ulusal mücadele için Ulusal Parti
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD'de
baskı örgütleri rezaleti
ESER ÖZALTINDERE
AKP'nin Roman açılımı
TEVFİK KAYMAZ
Gelecek düşündüğümüz gibi olacak
ÜNVER SEL
Ukrayna milliyetçilerinin Turuncu Devrim macerası
FAHAMET YALÇINKAYA
Ölüm ve sanatçı
İLYAS SALMAN
Faşo Ağa ne demektir?
EYKAN CAN
Kanal tedavisi
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (20)
 
 

Ulusal Parti İdeolojik Büro Başkanı Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyUlusal Parti İdeolojik Büro Başkanı
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy:

Küresel sisteme karşı ulusal mücadele için Ulusal Parti

İdeolojik Büro Başkanı olmak kendi irade tercihimdi

TÜRKSOLU: Tüm Türkiye sizi deprem profesörü olarak tanıyor. Ama siz Ulusal Parti’nin kuruluşunda İdeolojik Büro Başkanı olarak görev alıyorsunuz.

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Aslında TÜRKSOLU’ndaki yazılarımla başlayan bir büro diye kabul edebiliriz. Benim açımdan Sovyetler’in yıkılması sonrası Sosyalizmi ve devrimci düşünceyi ele alış için geliştirdiğim, düşündüğüm, günlerimi, gecelerimi sürekli bu sorunu çözmek için uğraştığım bir konudur, bir kanaldır ideolojik çalışmam. Belki isim konmadan ama TÜRKSOLU’ndaki ilk yazılarımdan itibaren bu kanalın yaygınlaşarak kendine bir yatak açarak TÜRKSOLU ideolojisi içinde geliştiği bir süreç var.

Partinin kuruluşunda İdeolojik Büro Başkanı olarak görev almam da aslında kendi iradi tercihimdi. Bu da şundan kaynaklanıyor. TÜRKSOLU’nda örgütlenme üzerine yazdığım yazılar söz konusuydu. Ve bunun dışında tabii bir devrimci düşüncenin iktidarı alma aracı olan partiyi inceledim. Özellikle şu örnekler üzerinde durdum: Sovyetler Birliği dönemindeki Bolşevik Parti, daha sonra Galiyev tarafından kurulmak istenen Turancı Sosyalist Parti ve tabii ki Atatürk’ün Şener ÜşümezsoyKurtuluş Savaşı döneminde örgütlediği Kuvayı Milliye.

TÜRKSOLU: Türkiye’de akademisyenler kendilerine düşünür olmanın ötesinde bir misyon yüklemezler. Siz ise bir parti örgütlenme içerisinde konumlanıyorsunuz. Üstelik partinin kuruluşundan itibaren yer alıyorsunuz.

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Akademisyenler bir doktora, bir doçentlik, bir kürsüde profesörlük veya yayın anlamında olayları ele almışlardır. Ama hayatın nabzını tutan ve gerçeği ele alan yazılar akademisyenlerden değil, militan yazarlardan çıkmıştır. Hem ideoloji konusunda hem ekonomi konusunda hem strateji konusunda bu olgular tümüyle hayatın içinde mücadele içinde gelişmiştir.

TÜRKSOLU: Yani siz kendinizi militan yazar olarak tanımlıyorsunuz.

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Kesinlikle. Kendimi hep bu çizgide görmüşümdür. Örneğin şimdiki Ulusal Parti öncesinde sempati duyduğum Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’ydi. Bugünkü çizgiye baktığım zaman ve daha detaylı ideolojisini geliştirdiğimizde iki parti bence birbirinin devamı olarak görülebilir.

TÜRKSOLU: Tam da “ideolojiler öldü” denilen ve Atatürkçülüğün bir ideoloji olarak görülmediği bir dönemde neden özellikle “İdeoloji Bürosu” kurdunuz Ulusal Parti’de?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Evet, bugün her ne kadar ideoloji kavramı reddediliyorsa ve onun yerine “söylem” terimi kullanılmaya çalışılıyorsa da ve ideolojilerin artık öldüğü söyleniyorsa da hayata baktığımızda tam tersini görüyoruz. Örneğin küresel ideolojinin geldiği noktaya bakın.

Ama sosyalist partilerin, devrimci partilerin geçmişlerine baktığımızda göreceğiz ki İdeolojik Büro önemlidir. Benim kendi gençliğim örneğin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin İdeolojik Büro üyesi yazarlarına karşı ideolojik mücadele vermekle geçmiştir. Onların “barış içinde bir arada yaşama” gibi tezlerine karşı çıkmışımdır. O dönem Sovyetler Birliği ideologlarının devrimci düşünceden kopmasını eleştiren bir ideoloji geliştirmiştik.

Sovyetler Birliği dağıldığı zaman dediler ki, sosyalizm bitti dolayısıyla devrimci düşünce de bitti. Fukuyama’nın da “tarihin sonu” tezi aslında sonradan kendisinin de terk ettiği bir düşüncedir. İşte o arada biz de Sovyetler Birliği ile ideolojik mücadelemizle aslında kendi ideolojimizi oluşturmak sürecindeydik.

O el yordamıyla gittiğimiz süreci ele aldığımızda Sovyetler Birliği’nin hegemonyacı politikasına karşı çıkarken ABD’nin hegemonyacı politikasına karşı çıkan bir anlayışı geliştirmek güçtü. Ama bu iki çizgi arasındaki mücadelede birinden birini tutmak gibi bir zorunluluk olduğu sanılan o dönemde ben bağımsız bir kanalda yürümeye çabaladım.

Marks’ın kapitalizm analizinin eksiği coğrafyadır

Ve özetle söylersem, klasik Marksist söylemde Marks’ın ideolojiyi reddettiği söylense de kapitalizmi analiz eden Kapital’de vurgulanan ana tema baştan sona ideolojiktir. Çünkü emeğin sömürüsünü anlatmaktadır. Orada bu kendi gerçekliği için bu emek sömürüsü, emek-sermaye çelişkisi küresel boyuta taşınmamıştır. Marks’ta noksan olan coğrafyadır.

Ulusal PartiKüresel boyuta taşındığı zaman zaman sorun başka bir boyutta ortaya çıkmaktadır. Bunu Andre Günder Frank özetle Paul Baran’dan alan bir anlayışla emperyalizmi yeniden değerlendirmiştir. Lenin döneminin klasik emperyalizm teorisinde sermayenin tekelleşmesi ve finans-kapitalin çokuluslu şirketler haline dönüşmesi anlatılır. Frank ise yeni emperyalizm tanımında artık dünyaya küreselleşmiş finans-kapital ve küreselleşmiş çokuluslu şirketler egemendir demektedir. Ama bu şekilde ulus kavramını kaybetmektedir.

TÜRKSOLU: Peki siz ulus kavramını nasıl yerleştiriyorsunuz emperyalizm teorinize?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Dünya ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmüş durumda. Bir merkezde gelişme varsa, o gelişme dünyanın diğer taraflarındaki gelişmeyi engelleyecektir. Örneğin İngiltere’nin 19. yüzyıldaki konumuna Hindistan 2150’de bile asla gelemeyecektir. Çünkü Hindistan İngiltere’nin sömürgesi olduktan sonra kendi gelişim yolunu kaybetmiştir. Bu da klasik ilerlemeci modernist anlayışı eleştirmektir.

Emperyalist sistemin dünyayı sömürmesiyle ortaya çıkan bir değer aktarımı söz konusudur. Buna ilk olarak Lenin’in pragmatik olarak bulduğu ama fiili olarak Galiyev’de gelişen “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nda görüyoruz. Tabii devrimin ezenle ezilen arasındaki çelişkiden gelişimi aynı dönemde Atatürk’le de formülleşmiştir.

Yani emek-sermaye çelişkisiyle sömürü, emeğin artı-değerinin kapitalistler arasında paylaşılmasıdır. Ama küresel boyutta baktığımız zaman Adam Smith ve onun devamı olarak Andre Günder Frank ve Paul Baran’ın vurguladığı şekilde, ticari sömürü küresel olarak işlemektedir. Bu anlamda da emperyalizm Hindistan’ı, Osmanlı’yı, ABD’yi sömürürken Marks’ın sandığı gibi kapitalizmi ilerletmemiş geliştirmemiş tam tersi örneğin İngiliz egemenliğindeki Rusya’da serflik gelişmiş, Latin Amerika’da latifundialar gelişmiş, Kuzey Amerika’da kölecilik ortaya çıkmış. Bunlar dünya kapitalist pazarı için pamuk üretiminde ve metal üretiminde kullanılmıştır.

TÜRKSOLU: Peki ne oldu emek-sermaye çelişkisine? Boyut mu değiştirdi?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Artık asıl sömürü bu küresel boyutta gelişen ama ulusal temele indirgenebilecek olan merkezin çevreyi sömürmesidir. Emek-sermayeden daha önemlidir. Öyleyse bu devrimci anlayışı aktardığın zaman devrim emek-sermaye arasındaki çelişkiden çok daha ağırlıklı olarak Latin Amerika’ya, Asya’ya kaymıştır. Bu anlamda ulusal düşünce tümüyle devrimci bir düşüncedir ve şunu kesinlikle eleştirmek gerekir, kapitalizm bir kere ulusal pazar elde etmek için burjuva milliyetçiliği dediğimiz kendi ulusalcılığını çıkarmıştır. Dolayısıyla da bugün dünya küreselleştiğine göre, ulusal olan kalmamıştır, ulusalcılık da bitmiştir gibi Altan kardeşlerin ve benzerlerinin savunduğu tez gerçeğe uymamaktadır. Tam tersine sistemdeki küreselleşme geliştikçe, sömürü ağları, ticari temelde Adam Smith’in belirttiği tarzda, merkeze değer aktarmakta, elektronik ağlarla borsadan ve diğer ticari alanlarla merkeze doğru değer aktarmakta ve bu sömürü küresel alanda devam etmektedir.

Sistem küreselleştikçe direniş ulusallaşacak

TÜRKSOLU: 90’lı yıllarda Sovyetler’in yıkılması ve küreselleşme çağına girdik dendiği dönemden itibaren sol içinde de şöyle bir akım başladı: Emperyalizm tamamen küresel bir sömürü sistemi kurmuştur. Küresel sisteme karşı mücadele de küresel olmak zorundadır. Milliyetçilikler çağı da tamamen bitmiştir. Ama siz bunun tam tersini ortaya koyuyorsunuzdur. Sistem küreselleştikçe direniş nasıl ulusallaşacak?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Bunu olgular öyle koyuyor. En keskin küreselleşme mücadelesinin ilk babası sayılan, işçi sınıfının küresel mücadelesini vermesini savunan evrenselci düşünceye sahip Troçkistler Latin Amerika’da gerilla mücadelesine başladıktan sonra en keskin ulusalcılar olmuşlardır. Silahlı mücadele yürüten bu gruplar Sovyetler Birliği tarafından Troçkist olmakla eleştirilirdi. Zaman içerisinde, Amerikan emperyalizmine karşı silahlı mücadelenin ulusal boyutta yürütülmesi gerektiğini gördükçe hepsi küreselci ideolojiden çıkarak ulusalcı noktaya Şener Üşümezsoy ve Gökçe Fıratgelmişlerdir. Onları bu noktaya devrimci pratik getirmiştir.

TÜRKSOLU: Sosyalizm bitti, öldü denilen bir dönemde Latin Amerika ülkelerinde bir bir sosyalistler iktidara geliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: ABD’nin arka bahçesi olarak görülen Latin Amerika’ya bakıldığında, tüm sosyalist gelişmelerin şafağını oluşturan ve bu şafaktaki mücadelede erken silahlı mücadeleyi ele alan anlayışlar esas olarak emperyalizmin Latin Amerika’yı sömürmesine karşı politik mücadelenin ancak silahlı bir şekilde verileceğini savunmaktaydı. Bu özellikle Che Guevara’da formüle edilmiş bir düşüncedir.

Ancak burada ilginç bir nokta daha var. Che Guevara’nın vurguladığı bir noktayı biz de Türk dünyası için vurguladık. Che diyordu ki, tek bir Latin Amerika ulusu vardır. Paraguay, Uruguay, Arjantin gibi ayrı ayrı değil birlikte mücadele edilmelidir. Bu başlangıçta Troçkist bir anlayış gibi yorumlandı, halbuki Latin Amerika’nın birliği ulusal mücadelenin temelini oluşturuyordu. Çünkü Che tek bir Latin Amerika ulusunun varlığına inanıyordu.

Yine o dönemde, yani 70’li yıllarda Ortadoğu devrimci çemberi diye bir anlayış da söz konusuydu ve Ortadoğunun emperyalizme karşı tek bir cephede birlikte mücadelesini savunuyordu. Bu da aslında farkında olmadan ulusalcı anlayışa sahip olmaktır.

Latin Amerika’daki bu mücadele anlayışı günümüzde Latin Amerika evrenselliğine dönüşmüştür. Venezüela’dan başlayıp Bolivya, Brezilya, Arjantin, Urugay ve Şili’yi de kapsayan değişik tandanslarda ama ulusalcılık ortak paydasına sahip bir kıtasal mücadele ortaya çıkmıştır.

Lenin’i anlamak için Atatürk’ü okumak gerekir

TÜRKSOLU: Peki Atatürk’ü bu ulusalcılık analizinizde nereye yerleştiriyorsunuz?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Dolayısıyla emperyalist ideologların söylediği gibi burjuvazi küreselleşti o halde ulusalcılık bitmiştir gibi bir şey söz konusu değildir. Tersine sömürünün en keskin biçimi ulusalcılığın ortaya çıktığı yerde yaşanmaktadır.

Yıllardır sol çevrelerde bir mücadelenin devrimci olup olmadığını değerlendirmek için emek-sermaye çelişkisine dayanıp dayanmadığına bakılmaktadır. Bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Aksine, bugün devrimciliği ulusal mücadele temsil etmektedir.

Bu anlamda Lenin’i anlamak için aslında Atatürk’ü anlamak gerektiğini Atatürk’ü okuduktan sonra kavradık. Klasik emek-sermaye çelişkisi temelli bir mücadele Sovyetler’de hiçbir zaman gerçekleşmedi. Devrim olur olmaz NEP (Yeni Ekonomik Politika) geldi, daha sonra kolhozların kolektifleştirilmesi yaşandı. Dış politika gereksinimlerine göre yansıyan dönemler vardı.

İşte o dönemde emek-sermaye çelişkisine göre formüllenmemiş Türk Devriminin Bolşevikler tarafından geri bir devrim gibi anlama söz konusu oldu. Oysa bugünkü küresel sistemi anladığımız zaman, Mustafa Kemal’in devriminin emek-sermaye çelişkisinden daha önemli bir şekilde sistem karşıtı mücadeleyle öne çıktığını görüyoruz.

Tabii burada Mustafa Kemal’in klasik Atatürkçülüğün söylediği tarzda değil devrimci bir tarzda ele almak gerekiyor.

Ama Atatürk’ün devrimi malaesef o dönemki ideologlar tarafından doğru anlaşılamadı. Klasik emek-sermaye çelişkisine dayanan bir devrim olmadığı için bir “ara sistem” olarak değerlendirildi.

Bu aslında Türkiye’de de kötü bir sonuca neden oldu, Atatürk’ün devrimci düşüncesi küllendirilme noktasına getirildi. Ve Atatürk’ün “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” söylemi pratikte bir iç politika malzemesine dönüştürülerek “bizde sınıf yoktur” anlayışına ve sömürü mekanizmalarını gizleyen bir ideolojik araca dönüştü. Atatürkçülük de ulusal burjuvazi yaratma pratiğinin ideolojisine dönüştürüldü.

Halbuki, Atatürk’ün pratiğindeki olgu bambaşkadır. Atatürk’ün ulusalcılığı ulusal burjuvaziyi yaratma değil, kendi ulusal sanayisini, kendi ulusal tarımını, kendi ulusal eğitimini oluşturma mücadelesidir.

Atatürkçülük evrensel bir ideolojidir

Ulusalcı düşünceyi daha o dönem ortaya koymuş olması Atatürk’ün dehasındandır. Ancak burada özgün bir değerlendirme yapmak istiyorum. Atatürkçülük sanılanın aksine ulusal değil evrensel bir ideolojidir. Ancak bunun tarihi bir açıklaması da vardır. Pek çok Batılı tarihçinin de kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçek var: Özellikle İstanbul’un fethinden sonra dünya sisteminin merkezi Osmanlı olmuştur. Küresel bir ekonomik sistemi kontrol eden Osmanlı coğrafyasından çıkan Atatürk’ün evrensel bir ideoloji yaratması son derece normal ve kaçınılmazdır.

TÜRKSOLU: Osmanlı’nın o dönem dünya ekonomik sisteminin merkezi olduğunu söylediniz. İngiltere de ABD de küresel dünya sistemleri oluşturdu. Osmanlı’nın kurduğu o küresel sistemle İngiltere’nin kurduğu sistem birbirinin benzeri mi, zıddı mı?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Bu soru gerçekten çok önemli. Batının önde gelen düşünürleri Braudel, Wallerstein gibileri önce Venedik merkezli bir dünya ekonomik sisteminin olduğunu söyler. Venedik’ten sonra merkez Hollanda’ya kaymış, sonra İngiltere, son olarak da ABD merkez olmuştur. Bu son derece Avrupa merkezci bir düşünce.

Öncelikle Avrupa’daki Venedik’ten önce de küresel bir sistem vardı: Örneğin Cengiz Han’ın 13. yüzyılda oluşturduğu ticaret böyle bir dünya sistemidir. O dönem bu sistemde Cengiz Han’ın devletinden gerekli kağıtları alabilen herkes Polonya’dan Japonya’ya kadar güvenlik içinde ticaret yapabiliyordu.

Bu tespiti “Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Ekonomi” isimli son kitabında Andre Günder Frank da yapıyor ve Cengiz Han ve oğlu Kubilay dönemindeki Asya ticaretini inceliyor.

İstanbul’un fethinden sonra ise Osmanlı dünya ticaretinde üç ana hattın kontrol eden bir ülke haline gelmiştir. İlk hat Hint Okyanusu – Basra Körfezi – Bursa – Tuna – Avrupa eksenidir. İkinci hat güneyden Hindistan – Kızıldeniz – Kıbrıs – Avrupa eksenidir. Üçüncü hat ise Kırım ve Kazan üzerinden giden Avrupa – Orta Asya yoludur. Yani eski İpek Yolu.

Bu anlamda 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadarki dönemde dünya merkezini oluşturan ekonomik sistem aslında İstanbul’du.

Peki Osmanlı’nın yarattığı sistemin farklılığı nedir? Osmanlı sonrası oluşan emperyalist sistemlerin bir süreklilik içinde Osmanlı’yı kendi alanları içine almadığını aksine yıktığını görüyoruz. Örneğin Osmanlı’ya saldıran İngiltere’yle karşılaşıyoruz.

Türkiye’de Atatürk Devrimini yüceltmek için Osmanlı dönemini yerme alışkanlığı var. Bu bir aşağılık kompleksinden kaynaklanıyor. Osmanlı’yı yerin dibine batırarak aslında Cumhuri-yetin gerçek değererini kavrama noktasından uzak duruluyor. Türkler Osmanlı döneminde bir küresel sistemin merkezi devletiydi. Böyle bir merkezi devletten tabii ki Mustafa Kemal gibi evrensel bir ideolog da çıkacaktı.

Tüklerin dünya sistemini kontrol ettiği 200 yıl

TÜRKSOLU: Şöyle ilginç bir durum da var. 18. - 19. yüzyılda İngiltere emperyalizminin geliştiği coğrafyada Türkler hakim.

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Evet, çok doğru. 18. yüzyılda İngiliz emperyalizminin yayılma alanına baktığımızda Osmanlı da dahil olmak üzere geniş bir Türk jeostratejik alanını görürüz. Gerçekten de İngiltere aslında Türklerin hakim olduğu bölgeleri hegemonyası altına alarak bir emperyalist sistem kurmuştur.

Örneğin Çin... Tatarların Çin’de egemen olduğu dönemde ismi Yuan hanedanı oldu. Yuan hanedanı bir ucu Polonya’da, bir ucu Japonya’da olan bir ticaret hattı kurmuştu. Denizde de aynı şekilde... Kubilay’ın Japonya’yı fethetme olgusu marjinal değil, dünya ticaret sisteminin denizde egemen olma zorunluluğundan kaynaklanmaktaydı. Bu henüz 13. yüzyılda oluşan bir sistem. Yuanlardan sonra Ming hanedanı gelince Çin içine kapandı

Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nu anlatan Son Timurlu isimli romanı okuduğumuzda görüyoruz ki Hindistan’da da o dönem iktidar Türkler. Batılılar bunu kabul etmiyor ve Babürlülere Mugal diyor, ama Hindistan’a baktığımızda kültürlerinde Türk etkisini görmek hâlâ mümkün. Geçen gün bir film izledim, Hindistan’da geçen şu Oscar almış olan Milyoner filmi... Bütün konuşma aksanları, dinleri, tavırları, Tac Mahal falan Babürlülerin devamını gösteriyor.

TÜRKSOLU: Şöyle diyebilir miyiz, Türklerin egemen olduğu bölgeler kapitalizmin en son girebildiği bölgeler...

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: 16. ile 18. yüzyıllar arası döneme baktığımız zaman şunu görüyoruz: Babür’ün egemen olduğu Hindistan, Şah İsmail önderliğindeki Türklerin egemen olduğu İran, Yavuz ve Fatih’in egemen olduğu Türkiye ve Mısır ve Altınordu’nun egemen olduğu bölge... O dönem dünya sisteminin ekonomik olarak Türklerin yönetiminde işlediği bir dönemdi.

Daha sonra Orta Asya’nın gerilediğini görüyoruz. Çünkü dünya ticaret yolları Türklerin egemenliğine geçtikten sonra Batı yeni bir yol arayışına girdi. Ve ticaret Akdeniz’den çıkarak Atlantik’e kaydı. Hollandalılar Hindistan’a Pasifik’ten ve Afrika’dan dolanarak gitmeye başladı.

İşte o noktada Türk Dünyası ile emperyalizm en keskin mücadelesini verdi. Burada işte Galiyev’in “Emperyalizm Türk Dünyasına saldırdı. Bu yüzden Türk Dünyası devrimci olmalıdır” tezini hatırlamak gerekir. Emperyalizmin bu yeni döneminde emperyalist sisteme karşı çıkan iktidarların tümü Türk’tü. Örneğin Hindistan’da İngilizlerle ve Portekizlilerle savaşan Babürlüler Türk’tü. Keza İran’da İngiliz emperyalizmine karşı mücadele eden Kaçarlar da öyle... Aynı şekilde Osmanlı da.

İngiliz emperyalizminin işbirlikçisi durumunda olan Moskova da, Korkunç İvan ve Moskova-Londra İngiliz şirketi aracılığıyla Orta Asya’ya doğru önce serf biçiminde tarım üretimini sonra Orta Asya’ya doğru egemenleşmeye başlamıştır. Bu anlamda baktığınız zaman Rusların da Türk Dünyasına saldırısı aslında emperyalizmin bir saldırısıdır. Başlangıçta da İngiliz emperyalizminin planıdır.

Galiyev’in Ruslarla mücadelesi

TÜRKSOLU: Peki madem Ruslar Türk dünyasına yönelik emperyalist bir saldırı içinde, Galiyev’ler niye Rus Bolşevikleriyle işbirliği yaptı?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Galiyev dünya sistemini entelektüel olarak kavramış bir kişiydi. Şunu çok iyi anlamıştı: Türk dünya sistemi son 200 yılda emperyalizmin yeni bir biçim almasıyla en çok sömürülen alanlar haline gelmişti. Dolayısıyla devrimciliğin ölçütü sömürüyle mücadeleyse, yani sömürenle sömürülen arasındaki keskinlikse, en devrimci unsurlar Orta Asya bozkırları, Türkiye, İran, Hindistan alanıydı. Öyleyse, bunların birlikte mücadele etmesi gerekiyordu. Nitekim o dönem Bolşevikler de, aslında Batıcı olmalarına karşın kapitalist Batıyla çelişkileri yüzünden Doğuya eğilmek zorunda kalmıştır. Bolşeviklerin işte bu eğilimi Galiyev’lere Bolşevik bir kimlik vermiştir. Milli Komünistler olarak algılanmışlardır.

Ancak bu işbirliği çok kısa vadede kalmıştır. Çünkü sınıf mücadelesini öne çıkaran ve ulusal mücadeleyi geri plana iten Bolşeviklerden farklı olarak Galiyev’de sınıfsal mücadeleyle ulusal mücadele bir aradadır. İkincisi politik mücadele ile askeri mücadele iç içedir. Yani “Benim Komünist Partim yok ama Müslüman Kızıl Ordum var” diyor Galiyev. “Benim proletaryam yok, ama ille proletarya istiyorsanız bizim halkımızın tümü proleter” diyor. Bu arada Batıyla işbirliği yapan, Ruslarla işbirliği yapan burjuvaziyi de, yani Sadri Maksudi’leri dışlıyor.

Galiyev’in Atatürk’le ilişkisi

TÜRKSOLU: Galiyev’in mücadelesindeki bu ulusal çizginin bir benzerini Mustafa Kemal de yapmıyor muydu? Aralarında bir ilişki, iletişim var mı?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Galiyev’in sistemi Mustafa Kemal’de de yankısını buluyor. Galiyev, Bolşevikleri “Milli devrimci olan Mustafa Kemal’e sahip çıkmadınız, yalnız bıraktınız” diye eleştirmektedir. Çünkü Galiyev’in mücadelesini İran’daki mücadeleyle de birleştirerek Hindistan’a doğru giden İngiliz emperyalizmini gerçekten vuracak bir cephe önermektedir. İşte o noktada reel politika devreye girmiştir. Sovyetler İngilizlerle anlaşmış ve Azerbaycan’daki Bakü petrolleri Ruslara, İran petrolü ise İngilizlere bırakılmıştır. Bu anlaşma nedeniyle Galiyev’in devrimci projesi Bolşevik Ruslar tarafından durdurulmuştur.

Galiyev bu noktada şöyle demiştir: “Bizim Rus Bolşevik yoldaşlarımız, birlikte emperyalizme karşı mücadele etmemizi ve sosyalizme gitmemizi istemiyorlar, anlamıyorum. Üzülüyorum.” Orada anladığı ama politik olarak anlamadığını ifade ettiği düşünce şudur: Galiyev karşısında başka bir emperyalizm olduğunun farkındaydı.

TÜRKSOLU: Galiyev 1930’larda Bolşevik Rusya’yı bile emperyalist olarak görüyor. Ama bugün Türkiye’de pek çok solcu ve Atatürkçü çevre Rusya’yı ABD’ye karşı dost kuvvet olarak görmek istiyor. Üstelik Rusya sosyalist bile değil artık, kapitalist bir ülke. Türkiye’de gelişen Avrasyacılık konusunda ne düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: TÜRKSOLU’nda ilk yazdığım yazılarda altını çizdiğim noktaydı bu. 2002-2003 yıllarıydı. O günlerde Avrasyacılık çok öne çıkarılıyordu. O dönemki yazılarımızda vurguladığımız nokta şuydu: Emperyalizmin sadece tek bir biçimine karşı mücadele, devrimci bir mücadele olamaz. Bütün biçimlerine karşı çıkmak gerekir. Rusya’yı müttefik olarak gören bir mücadele asla antiemperyalist olamazdı.

O dönem Yeltsin ABD ile uzlaşınca ve Rusya ABD’yle bütünleşince, Rus sistemi çöktü. Putin iktidara gelince, ABD’yle görüntüde petrol egemenliği üzerinden sürtüştü ama daha sonraki dönemde görüldü ki Putin’le ABD arasındaki çelişki antagonist değildi. Sistemi kontrol etme açısından birlikteler. Rusya Orta Asya’yı kontrol ederken Türkiye’yi, İran’ı, Afganistan’ı ara bölge olarak, entegre edilmemiş bölge olarak BOP’a yani ABD’ye terk ediyorlardı.

Avrasyacı olarak ileri sürülen tezlerde vurguladığımız nokta şuydu: Putin’in muhatabı Tayyip olur. Nitekim Avrasyacılık bu boyutuyla Türkiye’yle Rusya’nın işbirliği yapması noktasına gelmiştir. Ama bu işbirliği devrimci bir temelde değildir. Ukrayna’daki Batıcı anlayış yerine bugün Rusçu bir anlayış gelince Rusya’nın Türkiye’yle olan o sıcak günleri geri çekilmiştir. Bu, Türkiye’nin tekrardan Rus dünyasına karşı tavrı anlamında değildir.

Devrimci Turancılık

TÜRKSOLU: Peki, siz Türk Dünyasının birliğini savunuyorsunuz. Bu Turancılık değil mi? Solcular Turancı olabilir mi?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Turancılık özde devrimci bir kavramdır. Ama Almanlar tarafından Orta Asya’yı sömürmek ve Rusya’yı yıkmak için kullanıldığı zaman karşı devrimci olmuştur.

ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi kapsamında Sovyetler Birliği’ni yıkmak ve Türk Dünyasına girmek için yaptığı Turancılık da karşı devrimcidir.

Ama bizler devrimciler olarak, bir devrimci durumun ve hayatın karşı devrimci kullanılmış gibi gösterilmesine karşı onun devrimci özünü gösterme zorunluluğundayız. Ulusal Parti’nin İdeolojik Bürosunun ele alması ve çözmek zorunda olduğu sorunlardan birisi de budur.

TÜRKSOLU: Şimdi, siz kendinizi bir militan yazar olarak tanımladınız. Bir düşünür, bir akademisyensiniz ama bir örgütlenmede, bir hiyerarşi içinde yer alıyorsunuz. İdeolojik olarak TÜRKSOLU’nun liderlerinden biri olma misyonu ediniyorsunuz. İdeolojik olarak TÜRKSOLU’yla bu buluşmanızı biraz anlatabilir misiniz?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Benim formasyonumda ve “Ulusal Solda Örgütlenme” isimli kitabımda bahsettiğim bir politik merkez olgusu var. Tüm dünyadaki devrimci örgütlerde vardır bu politik merkez. O politik merkezin ismi Politik Bürodur. Ya da kısaca Politbüro.

Politbüronun arkasında ise bir Orgbüro vardır. Yani Örgütlenme Bürosu. Ve bunlar gerçekten fiili hayatın içinde semt semt örgütlenmeye yönelmiş yapılardır. Bunların dışında da Orgbüro ve Orgbüroyla paralel işleyen eylem bürosu olarak işi, hayatı, aktiviteyi gösteren Merkez Komitesi vardır. Merkez Komitesi Politbüroyla birlikte yer alır. Ve Merkez Komitesi ile Politbüronun aldığı kararlar Merkez Komitesi tarafından uygulamaya sokulur veya Merkez Komitesiyle Politbüro birlikte karar alarak bunu ilerletir. Ama öyle haller olmuştur ki Politbüro aldığı kararı Merkez Komitesi olmaksızın da uygulayabilir.

Ayrıca bölge komiteleri söz konusudur. Bu bölge komiteleri de Merkez Komitesine bağlı olarak tüm Türkiye’yi ve tüm dünyadaki coğrafi alanlara yayınlanır. Tabii bu yapının içinde demin söylediğim gibi İdeolojik Büro olayın eylemsel yanı içinde değil ama onun daha zor düşünsel alanındaki fikirleri belirleme noktasındadır. Bu fikirler üretildikten sonra hayata geçirilmesi olanağı yine Politbüronun inisiyatifinde hayata uygulanma noktasında geliştirilecektir. İdeolojik Büronun geliştirdiği düşünceler Politbüro ve Merkez Komitesi tarafından hayata geçirilir. Ve hayata geçirirken bunu yeniden biçimlendirir.

İdeolojik Büro partinin dayandığı sağlam temeldir

TÜRKSOLU: İdeolojik Büro gerçekten gerekli mi? Sonuçta Türkiye’de hiçbir partide böyle bir büro yok. Bir tek Ulusal Parti’de var.

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: Bahsettiğimiz bu işleyiş büroları birçok partide kurulmuştur. Ama gerçekten ideolojik büroları olmamıştır. Yani ideolojik temelde olmamıştır. İdeolojik temeli biraz açalım. Herkesin bir ideolojisi vardır, herkes toplumu bir şekilde anlamıştır. Herkes en iyiyi biliyordur. Ama hayata geçirebilmek gerekir diye her hafta fikir değiştirirler. Oysaki TÜRKSOLU’nda 10 yıldan beri oluşturulmuş ideolojik sınanma, Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerinin teoride sınanması, bu partinin sağlam temellerini oluşturmuştur.

Depremde yıkılmayacak binalar taş zemine kadar inmiş temelleri olan binalardır. O halde biz de partimizi taş zemine kadar inen bir ideolojik temelde inşa etmemiz gerekir.

Örneğin Bolşeviklerin bir deyimi vardır. Mitolojiden alınan efsanede Herkül’ün savaştığı dev ancak ayakları yere değdiği zaman kuvvetlenmektedir. Herkül o devi havaya kaldırdığı zaman yenmektedir, ama devi yere attığı zaman, tekrardan ayakları yere değen dev güçlenmekte ve Herkül’ü yenmektedir. Yani devrimci parti yenildiği zannedildiği zamanda bile halkla birleşebilirse tekrar güç kazanacaktır.

Aynı şekilde İdeolojik Büro gibi sağlam bir zemine, ki bu sağlam kaya zemin halktır, ve basmamış olan yapılar çökecektir. İdeolojik Büronun misyonu ilk bakışta teorik meseleler üzerine gözükmektedir. Halbuki İdeolojik Büro kağıtlar ve kitaplar arasında değil, halk içinde ideoloji oluşturacaktır.

İdeoloji örgüte sağlamlık veren iskelettir

TÜRKSOLU: Türkiye’de solun halkla buluşamamak gibi bir sorunu vardır. Hem Atatürkçüler hem de kendisini sosyalist olarak tanımlayan yapılanmaların halktan koptuğunu marjinalleştiğini görüyoruz. Ulusal Parti bu açıdan farklı olabilecek mi?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: İlginç olan şey şu. TÜRKSOLU’yla ilk iletişim kurduğum dönem, TÜRKSOLU’na saldırıların en çok olduğu ve şu anki gücünün çok çok düşük düzeyinde bir güce sahip olduğu, tamamen marjinal görülen bir hareket olarak bilindiği dönemdir: 2002 yılı.

TÜRKSOLU o dönem henüz bir öğrenci hareketiydi. Dev-Genç’in yeni bir formasyonu gibiydi. Orada üzüldüğüm bu kadar saldırıya uğrayan ve direnen gençler, belli bir dönem sonra okullarından mezun olduğunda hareketi dağıtır. Kaybolmaması için ideolojik sağlamlığa ulaşması gerekiyordu. İşte bu TÜRKSOLU gazetesinde yapılıyordu.

Öğrenci hareketinin ayrıca örgütsel olarak halkla bütünleşmesi gerekirdi. O dönemde Ulusal Solda Örgütlenme kitabında da bahsettiğim bir tehlike vardı. Balon gibi internet üzerinden hayali örgütler bir araya geliyor ve cepheleşmeler oluyordu. Bu tür sanal örgütlenmelerin pratiği sonra cumhuriyet yürüyüşlerine dönüştü. Oysaki bu kitlesel yürüyüşler, bu milyonları bulan insanlar, demir gibi sağlam bir çekirdek yapıya sahip olmadığı için iskeleti olmayan bir yığışım gibi dağıldı.

Burada bir örnek vermek istiyorum. Küçük balıklar saldırıya uğramamak için sürü halinde gezerler. Sürü öyle bir şekilde durur ki, uzaktan bakıldığı zaman dev bir balık gibi görünür. Büyük balıklara karşı böyle korunurlar. Halbuki bu bir yanılsamadır ve geçicidir. Onlara gerçekten büyük bir balık, yani iskeleti olan bütün halindeki dev bir balık saldırdığı zaman, bu küçük balıkları bir arada tutan bir iskelet olmadığı için sürü dağılıverir. İşte o iskelet ideolojidir.

Hem ideolojik açıdan sağlam hem de kitlesel bir hareketiz

TÜRKSOLU dönemine geri dönmek gerekirse, o dönem bir öğrenci hareketi olarak, genç-militan bir hareket olarak partileşseydi doğru olmazdı. O genç militan kadro yaşlandığı zaman ömrü dolmuş partilere dönerdi.

Bu tür örgütlerin gelişimini ben çok izledim, özellikle inceledim. Gençlerin heyecanla bir araya gelmesiyle, sen ben bizim oğlan bir arada bir parti merkezi oluşturmasıyla başlayan hareketler, istedikleri kadar güçlü ve kitlesel olsun, o gençlerin büyümesiyle, okuldan mezun olmasıyla, evlenmesiyle sona ermiştir.

TÜRKSOLU: Peki TÜRKSOLU’nun farkı neydi?

Prof. Dr. ŞENER ÜŞÜMEZSOY: TÜRKSOLU’nda ideolojik inşa da vardı. Farkı buydu. Gençler istedikleri an partileşebilirdi ve en güçlü öğrenci partisi olurdu. Ama bu hatayı yapmadılar, ev ev dolaşarak kitlelerle bağ kurdular. Kitle her okuduğunu anlamasa bile, farklılıklarını anlatacak bir dergileri, bir gazeteleri vardı. O gazete ve dergileri anlayacak entelektüel düzey ve birikime sahip olmayan insanlar bile farklılığı anlayıp oradan çıkan özü kavrıyordu.

Yani bu partinin cumhuriyet mitinglerinden farklı olarak kitleyle olan bağlantısı birebir kurulmuş ilişkidir. İnternet üzerinden oluşmuş sanal bir bağlantı değildir.

Çok büyük bir emekle kurulmuş bir ilişkidir. Gençler yağmurda, çamurda ev ev dolaşıp gazete ve dergilerini halka ulaştırıyorlar.

Benim TÜRKSOLU’nda yazmama neden olan şeylerden biri de harcanan bu büyük emektir.

TÜRKSOLU, kıymetli entelektüellerden oluşan bir hareket ya da öğrenci hareketi gibi dar bir hareket olmadığı için buradayım. Nitelik önemlidir burada, nicelik değil.

“Örgütlü onlar, örgütsüz yüzleri binleri sürükler.”

Bir fikir binlerce kişi tarafından savunulur, ama bu nicelikseldir. Ama nitelik olarak bu fikir temellerini bulmamışsa hareket hemen dağılır. Demin verdiğim balık sürüsü örneğinde olduğu gibi. Ama nitelik olarak bu fikirler geliştikten sonra, o fikirler kaybolmaz ve nicelikleri de geometrik dizi gibi artarak çoğalır. Şimdi bu boyutuyla TÜRKSOLU, partileşme döneminde belki çok büyük kitlesel katılımları olmayacaktır, ama katılmış olan kitleler bu anlamda niteliklenmiş kitleler olacaktır. Bu noktada Lenin’den bir alıntı yapayım: “Örgütlü onlar, örgütsüz yüzleri binleri sürükler.”

İşte Lenin’in “nitelikli onlar” diye bahsettiği militan kadro TÜRKSOLU’nda örgütlüdür. Örgütsüz milyonların, cumhuriyet mitinglerinden sonra nasıl dağıldığını gördüğümüz zaman sayının çok önemli olmadığını fark etmemiz gerekir.

Ancak Ulusal Parti’nin göğsümüzü kabartan bir yanı da var. Partinin kurulmasının üzerinden henüz çok kısa bir zaman geçmiş olmasına karşın, 20 Mart’taki Anıtkabir ziyaretindeki kitleselliği gördük. Yürüyüş ve mitingdeki insanların şevki hepimizi gururlandırdı ve duygulandırdı. Her yaştan insan vardı o kitlede. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, şehirlisiyle köylüsüyle, İstanbullusuyla taşralısıyla, miting ve yürüyüşteki kompozisyon, Ulusal Parti’nin kitle tabanına çoktan ulaştığını ve geniş bir alana yayıldığını göstermektedir.

Bundan sonraki aşama yapıyı kurmak olacaktır.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40