Eser Özaltındere - AKP’nin Roman açılımı
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ulusal Parti'ye davet
ALİ ÖZSOY
Demokratik Anayasa değil Tayyip'in faşist anayasası
KAYA ATABERK
CHP'nin Erbakan'la flörtü: MSP ile koalisyonunu unuttunuz mu?
OKAN İŞBECER
Oda tv ile Aydınlık aynı bilgisayarda mı yapılıyor?
TUĞRUL ÇELİK
Che, Bolivya ordusunun başına geçti
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Küresel sisteme karşı ulusal mücadele için Ulusal Parti
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD'de
baskı örgütleri rezaleti
ESER ÖZALTINDERE
AKP'nin Roman açılımı
TEVFİK KAYMAZ
Gelecek düşündüğümüz gibi olacak
ÜNVER SEL
Ukrayna milliyetçilerinin Turuncu Devrim macerası
FAHAMET YALÇINKAYA
Ölüm ve sanatçı
İLYAS SALMAN
Faşo Ağa ne demektir?
EYKAN CAN
Kanal tedavisi
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (20)
 
 

Eser Özaltındere
AKP'nin Roman açılımı

Roman açılımı: Ayrımcılığı körükleyen bir icraat

İlk kez etnik kökenleri farklı olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, etnik kökenleri özellikle “zikredilerek” ve sadece onlar için
düzenlenen bir kapalı salon buluşmasına davet edildiler.

Yolda bir pankart; üzerinde Başbakanın bir resmi ve şöyle bir yazı; “Roman vatandaşlarımızla buluşuyoruz. Yer: Zeytinburnu. Tarih: 14  Mart Pazar. Saat: Bilmem kaç!...”

Bunca yıllık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, ben böylesine ayrımcılığı körükleyen bir politik icraatla karşı karşıya kalmadım.

İlk kez etnik kökenleri farklı olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, etnik kökenleri özellikle “zikredilerek” ve sadece onlar için düzenlenen bir kapalı salon buluşmasına davet ediliyorlar. Yani deniliyor ki; “bu bir araya geliş, yalnız ve yalnız ayrı bir etnik kimliğe sahip bir grup için düzenlenmiştir…” Baştan aşağı sınırları kalın çizgilerle tespit edilmiş “ayrıştırıcı” bir proje!...

Oysa, bu vatandaşlarımız Türk toplumuyla harman olmuş bir durumdadırlar. Onlar, tarihten gelen ve yerleşik hayata geçtikten sonra bile geçmişteki göçebeliğin izlerini barındıran, aynı zamanda kendilerinin tercih ettikleri bir yaşam tarzını yine kendilerinin  oluşturdukları mahallelerde sürdürmektedirler. Çoğu, Roman vatandaşlarımızla özdeşleşmiş mesleklerini idâme ettirirken hayatlarından memnundurlar. Esprileri, giyimleri, şiveleriyle bu toplumun rengi, neş’esi, zenginliği olmuşlardır. Kendileriyle ilgili diziler ve filmler yapılmış, kamuoyu o vatandaşlarımızın yaşamlarından kesitler sunan o diziler ile filmleri büyük bir zevkle seyretmiş ve keyif almıştır. Genetik olarak yetenekli oldukları müzik konusunda aralarından çıkardıkları sâzendeler, bestekârlar, ses ve sahne sanatçılarıyla Türkiye’nin eğlence ve sanat dünyasına çok önemli katkılar sunmuşlardır. Yine, yaşam tarzlarının bir parçası olan ve ustalaştıkları çeşitli zanaat dallarında söz sahibi olmuşlar, esnaflık başta olmak üzere çok değişik iş kollarında kendilerini gösterebilme imkanını yakalayabilmişlerdir.

Roman vatandaşlarımız kendilerine has mahalleler oluşturmuşlarsa, bu onların farklılıklar arz eden yaşam biçimlerinin bir gereğidir. Onların bu özgünlüklerini yaşayabilmeleri ancak aynı değerleri paylaşan insanların bir arada ve aynı mahallede ikâmet etmeleriyle mümkün olabilirdi. Evet, belki onların yaşam tarzlarındaki bazı aşırılıklar zaman zaman dışlanmalarına neden olmuştur ama, buna benzer durumlar Batı ülkelerinde de olmaktadır. Diğer taraftan, bu tür tepki koymalar hiçbir zaman onların etnik kökenleri nedeniyle olmayıp yaşayış biçimlerindeki aykırılıklarla ilgilidir.

Kim ne derse desin, Roman vatandaşlar daima bu toplumun eşit bireyleri olarak telâkki edilmişlerdir. Grup olarak da yine bu toplumun ayrılmaz bir parçası olarak özümsenmişlerdir. Çalıştıkları ve katkı verdikleri her sektörde hak ettikleri değeri görmüşlerdir.

Peki  sonra ne olmuştur? AKP tarafından durup dururken, yüzyıllardır Türk toplumuyla her açıdan bütünleşmiş olan Roman vatandaşlarımızın etnik kimlikleriyle bağlantılı olarak haklarının korunması söylemiyle “Roman açılımı” devreye sokulmuştur. Hem de hiç gereği yokken ve ihtiyaç da bulunmazken…

Kürt açılımının devamı olarak Roman açılımı

Nasıl “Kürt açılımıyla” birlikte Kürt kökenli vatandaşlar sömürgecilerin dikteleri doğrultusunda “Ayrı bir millet(!)” kandırmacası çerçevesinde etnik, kültürel ve Anayasal kimlik bağlamında provoke edilmişlerse, aynı oyun şimdi Roman vatandaşlarımızın üzerinde de oynanmaya başlanmıştır.

Yüzlerce yıldır iç içe geçmiş iki toplum, Türkler ve Kürt kökenliler; Cumhuriyet devrimlerinden sonra tek bir ulus kimliği altında bütünleşme ve kaynaşma yolunda çok önemli mesafeler kat etmişti. Dr. Şükrü Sekban bu bütünleşmeyi ve Kürt kökenliler açısından bu bütünleşmenin yararlarını fevkalade güzel anlatmıştır. Bu ulusal bütünleşmeyle Kürt kökenliler kendi dillerini yerel bazda kullanmaya devam ederlerken, Kürtçenin sadece iletişim dili olmanın ötesine geçememesi nedeniyle bir eğitim ve yazı dili olma gelişmişliğine sahip Türkçe, Türkiye’nin dört bir tarafına  yaygınlaştırılarak Kürt kökenli vatandaşlarımızın da bu dil aracılığıyla dünyanın kültür nimetlerinden faydalanması sağlanmıştı. Türkçe onlara ulus olmanın dayanışmasıyla bir destek olarak sunulmuştu. Böylelikle eğitim birliği oluşturulmuştu.Türklerin yüzlerce yıl boyunca Anadolu’yu yurt tutana kadar geçirdiği evreler süresince pekiştirdiği kültürü, içerisindeki alt kültürlerin de katkısıyla bir ulusal kültür yaratma noktasında olgunlaştırılmış ve kültür birliği gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Tüm bireyler arasında anayasal bir eşitlik söz konusuydu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin memurları doğulusu batıda, batılısı da doğuda görevlendirilerek o muhteşem birliğe ve bütün oluşa katkı veriyorlardı. Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa veya Genelkurmay Başkanlığına kadar Kürdü, Türk’ü, Lazı vb. fark etmeden Türk Ulusunun eşit bireyleri olarak herkes her mevkiye gelebiliyordu. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal bilinci her şeyin üzerinde tutan bir ordu tarafından korunuyordu.

Bakın! Geçenlerde Başbakan, Dersim isyanıyla ilgili olarak sorumlu aşiretlerin Türkiye’nin dört bir tarafına dağıtılma olayını eleştirmişti. Esasında, o “Türkiye’nin dört bir tarafına dağıtılma” olayı bile, Türkiye’nin uluslaşma sürecine katkı veren bir projeydi. Evet! Bu Cumhuriyetin halkı bir bütündü ve “her yer onun yurduydu!” Kürt kökenlisi de, Çerkez kökenlisi de, Laz kökenlisi de, Boşnak kökenlisi de vb. bu ülkenin eşit vatandaşları olarak kendilerine ait olan vatanın her bölgesinde yaşamaya alışmalıydı. Ancak Kürtçülük, Gürcücülük, Diasporacılık vb. yapmadan!…

Bu ulusal bütünlük tabii ki sömürgecilerin işine gelmedi. Ellerinde provoke edecek Ermeniler gibi bir etnik nüve kalmayınca mecburen Kürt kökenlilere başvurdular. Çünkü, evrensel ilkeleri olan “Böl, parçala, yönet!” stratejisini ancak Kürt kökenliler vasıtasıyla devreye sokabilirlerdi. Böylelikle satın alınmış Kürtçüler aracılığıyla Kürt kökenli toplum üzerinde oynamaya başladılar. Ve bu oyunlar bugünlere kadar taşınarak “Kürt açılımıyla” noktalandı.

Bu oyunlarda gerçekleştirilmek istenen neydi? Kürt kökenli bireylere empoze edilen ve amaçlanan şuydu! “Sen o bütünselliğin, iç içeliğin, ulus oluşun ya da o harmanın ve ulusal kimliğin bir parçası değilsin!”, “Sen dilinle(?), kültürünle(?), tarihinle(?) ayrısın(!)” “O zaman, o bütünlüğe karşı çık!” “Kendini  ayrı bir kimlik olarak gör, o bilince sahip ol ve bütünü parçala!”

Burada en önemli nokta; “ben bütünden farklıyım”, yani “ötekiyim” ve “ezilmekteyim” bilincini oluşturmaktır. Bütünselliği “parçalamanın” yolu bu bilincin sağlanmasından geçer. Kürt kökenli vatandaşlarda bu bilincin oluşturulması süreci çok uzun sürmüş ve kanlı geçmiştir. Bu süreçte PKK denilen taşeron “silahlı çete” de kullanılmıştır.

Şimdi aynı laboratuar çalışması AKP tarafından Roman vatandaşlarımızın üzerinde yapılıyor. Yani, denekler Roman vatandaşlarımız ve oluşturulmak istenen bilinç ise şu; “ben bütünden ayrıyım, ben ötekiyim ve ben ezilmekteyim!” AKP, bunun startını yakınlarda verdi ve ne kadar süreceği belli olmayan bir süreci başlattı.

Açılımlar toplum içinde çatışma yaratıyor

Şimdi burada, sömürgeciler tarafından bilinen ve özellikle kaşınan bir gerçek var. Eğer AKP bu ruh hâlini oluşturma sürecini başlatıyorsa, o zaman Roman vatandaşları da tehlikeye atıyor demektir. Çünkü, tetiklenen Roman vatandaşlarımızın “bir uyku mahmurluğuyla” ve “arkamızda bizi koruyan devlet güçleri var” mantığıyla fazla denetimsiz davranmaları mümkündür. Onların kişilik yapıları da buna müsaittir. Bu “fren kaçırmalar” yıllardır birlikte ve sorunsuz bir şekilde yaşadıkları farklı toplum kesimlerini rencide ve tahrik edebilir. İşte o noktadan sonra iş çığırından çıkacaktır. Nitekim, Selendi’de olanlar bunlardır. 35 yıldır sorunsuz bir şekilde  birlikte yaşayan insanların arasına sömürgeci ve AKP nifağı sokulmuştur. İnsanlar birbirine düşmüş ve “etnik nedenli” çatışma meydana gelmiştir. Zaten, sömürgecilerin yapmak istediği ve AKP’nin de üstlenicisi olduğu plan da budur. Toplumu etnik temelli çatışmalara sürüklemek!.. Nitekim, Kürt kökenliler ile Türkler arasında da bu düşmanlık ve çatışmalar yaratılmıştır. Aynı düşmanlık, çatışma olmasa bile Kıbrıslı Türkler ile Türkiye halkı arasında da oluşturulmaya çalışılmış ve bu konuda da önemli mesafeler kaydedilmiştir.

AKP, sadece “nifak sokmakla” kalmıyor. Daha sonra bu durumun ortaya çıkan sonuçlarını da iç politika malzemesi yaparak toplumdaki karşıtlık duygularını körüklemeye devam ediyor. Çünkü, Selendi’den kaçmak zorunda kalan vatandaşlar Salihli’de devlet tarafından korumaya alınıyorlar. Onlara evler kiralanıyor. Kiralanan evlerin badana boyaları devlet tarafından gerçekleştiriliyor. Oralarda barındırılanlara yiyecek ve kömür yardımı yapılıyor. Baksanıza, Abdi İpekçi’de bir araya getirilen Roman vatandaşlara Başbakan yine bir kıyak geçerek ucuz yollu ev vaadinde bulunmuş. Yani, olan bitenlere göre önce bir kışkırtma ortamı oluşturuluyor, sonra da korumaya geçiliyor. Ancak, bu iç politika malzemesi amaçlı pohpohlamalar, Roman vatandaşlarımızın “devlet nasıl olsa bizim arkamızda” şeklindeki algılarını olumsuz bir yönde tetikleyebilir. Diğer taraftan, devletin bu ayrıcalıklı davranışı onlara olan toplumsal tepkilerin çoğalmasına neden olabilir. Görüldüğü gibi, ateş bir yerden yakıldıktan sonra sürekli üstüne körükle gidilerek o ufak ateşin yangın haline getirilmesine gayret gösteriliyor. Aynı yöntem, DTP ve PKK gösterilerinde de uygulanmış, AKP tarafından bunların önü alınmayarak bu karışıklıkları çıkaranların şımarmasına ve Türkiye sathına yayılan Türk-Kürt çatışmalarının oluşmasına bilerek izin verilmiştir. Diyarbakırspor maçlarındaki olaylar bir boyutuyla bu şımarıklıkların sonucudur. Bu şekildeki “ayrımcı bilinç” sağlandıktan sonra artık toplumu bir arada tutabilmenin olanağı yoktur. Sömürgecilerin amacı da zaten budur: Bölmek, parçalamak ve yönetmek… Nitekim, Roman vatandaşlara etnik temelli “özel buluşmalar” düzenlemek, onların “biz farklı bir etnik grubuz” bilincini  daha fazla pekiştirmeye yöneliktir. Böylelikle, Roman vatandaşların daha geniş kitleler halinde “farklı kimliksel özelliklerinin ve güçlerinin” ayırdına varmaları sağlanmak istenmektedir. Ancak, bu tür kitlesel bazdaki ayrıştırma gösterileri toplumsal gruplar arasındaki güvensizlikleri daha da keskinleştirecek ve gerilimleri arttırabilecektir. Zaten, sömürgecilerin istedikleri de budur.

Neden Roman açılımı?

Gelişmeler göstermektedir ki, sömürgecilerin “Kürtlerden” sonraki etnik hedef kitlesi “Romanlardır!”

Peki de, neden Romanlardır?

1- Artık, “Kürt açılımı” ile birlikte  ana hedef kitle olan “Kürt kökenlilerin” “etnik özerkliği” konusunda çok önemli mesafeler kat edilmiş ve sıra daha küçük gruplara gelmiştir.

2- En büyük hedef kitle olan “Kürt kökenlilerin” hâl yoluna sokulması olayı uzun ve zor bir süreç olmuştur. Bunun için PKK gibi eli kanlı bir terör örgütüne ihtiyaç duyulmuştur. Kürt kökenliler bağlamında elde edilen ve geriye dönülmesi zor olan mesafeler kat edildikten sonra artık PKK’ya olan ihtiyaç da ortadan kalkmıştır. Bundan sonra Kürt kökenlilerin kazanımları ve küçük grupların ayrıştırılması demokratik(!) yollardan olacaktır.

3- Küçük gruplar içerisinde feda edilebilecek tek grup olarak Romanlar seçilmiş gibi gözükmektedir. Çünkü, özellikleri itibariyle üzerlerinde oyunlar oynanmaya müsait bir topluluktur. Çok renkli ve dikkat çekici bir kitledir. Onların toplumsal kavgalar sürecinde getireceği ses her açıdan yüksek çıkacak ve duygu sömürüsüne açık olacaktır. Dolayısıyla, bu durumun  Batı tarafından kullanılarak istismar edilmesi daha kolay gerçekleşebilecektir.

4- Önden yem olarak Romanların atılması her türlü darbeye onların mâruz kalmasını sağlayacaktır. Bunların hemen arkasından, esas korunması gereken Gürcü kökenliler, Çeçen kökenliler, Laz kökenliler, Çerkez kökenliler, Arap kökenliler, Süryani kökenliler vs. gelecektir. Romanlar onlara kalkan olacak ve diğerlerinin ayrıştırılmaları süreci sorunsuz atlatılabilecektir. Veya “Roman açılımına” gösterilen tepkilere göre diğer grupların “açılım takvimleri” ayarlanacaktır.

Tüm bu olasılıklara karşın, Roman vatandaşların bu oyunlara gelmeye pek niyeti yokmuş gibi güzükmektedir. Çünkü, Sulukule’nin AKP rantiyecilerine peşkeş çekilmesi onları uyandırmıştır.

Açılımlar= Federatif Cumhuriyet

Başbakan’ın “Milli birlik projesi” dediği proje kesinlikle Türkiye’nin mozaik bir “Federal Cumhuriyet” haline getirilmesi planının kamufle edilmiş biçimidir.

Nitekim, Başbakan’ın iki de bir Türkiye’deki “30 etnik kimlikten” bahsedip durmasının gerisindeki amaç da budur. Zaten, onun bu söylemleri ve AKP’nin “ayrıştırıcı” politikaları, AKP’nin Türkiye’yi bir “etnik mozaik cumhuriyeti” durumuna getirmeye kararlı olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda, diğer etnik gruplara emsal teşkil edebilmeleri amacıyla önce Kürt kökenliler kullanılmıştır. Ve bu yoldaki son engeller de “Kürt açılımı” sayesinde büyük ölçüde aşılmış ve hedefe çok yaklaşılmıştır.

İyi de, bu “30 etnik kimlik” söylemi, Başbakan ve AKP’nin özgün projesi midir? Hayır!... Çünkü, AKP’nin hiçbir zaman özgün bir projesi olmamıştır. AKP, sadece sömürgecilerin diktelerini hayata geçirmek için iktidara getirilmiş bir partidir.

Bu bağlamda Başbakan’ın iskontolu haliyle “30 etnik” grup olarak dile getirdiği “mozaik toplumun(!)” fikir babası esasında, Türkiye’de bir tarihte araştırmalar yaparak bunu kitaplaştıran P. A. Andrews adlı sömürgeci taşeronu olan sözde bir bilim adamıdır.

Bu kişi, bilimsel kriterleri hiçe sayarak Türkiye’deki etnik grup sayısını 47 olarak belirlemiştir. Bu gruplar arasındaki Türk kökenli Uygurların, Türkmenlerin, Yörüklerin, Kazakların, Azerilerin, Tatarların, Kırgızların, Karaçaylıların, Balkarların vb. yanında Aleviler bile ayrı bir etnisite olarak ele alınmıştır. 15 adet Türk kökenli grup, farklı birer etnik kimlik olarak sunulmuştur. Bu herifin kitabı, sömürgeci ve işbirlikçiler için çok önemli bir başvuru kaynağı olarak kullanılmaktadır. Bu kitap, kesinlikle ve kesinlikle bilimsel kaygıların dışında yazılmış olup bütünüyle propaganda amaçlı ve belki de özellikle Türkiye üzerinde oynanan oyunlara dayanak oluşturulması düşüncesiyle gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. İşte Başbakanın “30 etnik kimlik” söylemi de büyük ihtimal, bu anti bilimsel araştırma doğrultusunda programlanmış bazı kişi, grup ve güçlerin yönlendirmelerine dayanmaktadır.

Yeni Osmanlıcılık “Böl, parçala, yönet”in günümüz versiyonudur

Başbakanın bu “30 etnik kimlik” ve “Türkiye mozaiği” söylemleri boşu boşuna değildir. Bu yakıştırmalar, sömürgecilerin “büyük Türkiye satrancının” “Şah-mata” yönelik hamlelerinin adımlarıdır. Çünkü, sömürgecilerle AKP’nin ana hedefleri örtüşmektedir. Sömürgeciler; “Böl, parçala, yönet” stratejisi çerçevesinde, Türkiye’deki büyük küçük demeden her türlü etnik, kültürel ve dinsel oluşumu ayrıştırmayı amaçlarken, AKP de bu doğrultuda “Neo-Osmanlıcı” bir anlayış çerçevesinde aynı ayrışmaya destek vermektedir. AKP, Osmanlı’yı yeniden canlandırma sevdası peşindedir. Onlara göre aynı Osmanlı’da olduğu gibi her türlü dinsel ve etniksel cemaat; kendi bünyeleri çerçevesinde örgütlenebilmeli, ihtiyaçları olan hak ve özgürlüklere belli ölçülerde sahip olabilmelidir. Fakat, tüm bu dinsel ve etniksel cemaat yapısının üzerinde hepsine egemen olacak şekilde kendi hukukuyla siyasi hegemonyasını dayatabilecek İslamî bir devlet gücü bulunmalıdır. Bugün, AKP’nin verdiği mücadele de bu çerçevededir: Siyasî gücü ele geçirmiş, devlete de ağırlıklı olarak egemen olmuş ve hukuku kendi tekeline alma aşamasına gelmiştir. Amaç; “Neo-Osmanlı”yı yaratmaktır. Ancak, bu Osmanlı hayalinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğinin, bunun Türkiye Cumhuriyetini parçalamaktan başka bir işlev görmeyeceğinin ve son tahlilde bu sanal kurgunun yalnızca sömürgecilere yarayacağının farkında değildir.

Diğer taraftan ise sömürgeciler, bu Osmanlı rüyasının bir hayal olarak kalmaya mahkûm olduğunu çok iyi bilmektedirler. Onları tek ilgilendiren “Neo-Osmanlıcılık” ütopyasındaki dinsel ve etniksel cemaat ayrışmasıdır. Bu ayrışma sağlandıktan sonra zaten “Bölmek ve parçalamak” gerçekleştirilmiş olacaktır. Geriye bir tek “yönetmek” kalır ki, onu hayata geçirmek çok daha kolaydır. Çünkü, en zor iş “Bölme ve parçalama”yı başarmaktır. Bunun arkasından bu bölünmüş grupların içine sızarak onları istenilen yönlere çekmek çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Ayrıca, sömürgeciler bu konuda da çok uzmandırlar. Yüzyıllardır yaptıkları ve bugünde yapmakta oldukları bundan başka bir şey değildir.

Görüldüğü gibi, sömürgeci küresel güçler bu bölünmeyi kendi işbirlikçilerine yaptırırken kendilerini hiç riske etmemekte olayları uzaktan ellerini ovuşturarak izlemektedirler. Nasıl olsa Türkiye’de birileri, onlar adına Türkiye’yi parçalama işini üstlenmiştir. O birileri de, akıllarınca Osmanlı’yı yeniden yaratıyorum derken bölünmüş ve parçalanmış Türkiye’yi sömürgecilerin kucağına atmaktan başka bir halta yaramamış olacaklardır. Yine beklenen olmakta ve dış güçler Türkiye’nin bölünmesini mutad olduğu üzere Türkiye’nin bizzat kendisine yaptırmaktadırlar.

Anımsanırsa, AKP iktidara geldiği günlerde ve hatta bu yakınlarda bile, içlerinde CIA ajanlarının da bulunduğu birçok sömürgeci yetkili, medya organı ya da düşünce kuruluşu, Osmanlı üzerine övgüler düzmede birbiriyle yarış ediyorlardı.

Bugün, o övgülerin nedeni çok daha iyi anlaşılmaktadır. AKP’nin hayalden başka bir şey olmayan “Neo-Osmanlı” projesiyle sömürgecilerin “Böl, parçala, yönet!” stratejisi bütünüyle örtüşmektedir. Ve büyük ölçüde bu örtüşme, çok derinlerdeki bir anlaşmanın ürünüdür. Ancak, bu ortaklıktan AKP avucunu yalayarak çıkarken sömürgeciler bölünmüş ve parçalanmış bir Türkiye’yi ellerinin içinde hazır olarak bulacaklardır.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


akp olur olur bal gibi olur derken biz devrimci kemalist gençler ise olmaz böyle şey diyoruz ve biz bu davada haklı tarafız aynı zamanda güçlü tarafız tabikide bu davayı bağımsızlık duygularıyla kuvayi milliye ruhuyla biz kazanacağız

Uğur, Artvin
5 Nisan 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40