![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can “İrahmetlinin arkasından konuşmak gibi oluveriyor ama olsun. Az etmediydi zamanında bizlere.” “Kimden bahsediyon Fahri emmi?” “Sadi’nin dedesi Köse İbrahim’den bahsediyom Mahir.” “Hangi yaptığını anlatıyon gene?” “Kamil öğretmen sorduydu. Bahçelere giden arkın yolu niye çapraz gidiyor emmi dediydi. Ben de onu anlatıveriyordum.” “Anlat, devam et o zaman sen. İlişeyim bende şu kenara.” Mahir de çekti sandalyesini. Dinlemeye başladı o da diğerleri gibi. “Ne diyordum?” “On iki eylül öncesi diyordun Fahri emmi.” “Hah, işte tam o sıralardı. Memleket karışık. Biz köyde pek şehirlerdeki gibi alarımın durumunda değiliz. Ama fark etmez. İhtiyatı elden bırakmıyoz ya, herkesler anarşiklere karşı gözünü dört açmakta. Hani biri çıkar kapımıza dayanırsa ne etcez diye plan yapıvermekte. Ne planlar hemi de. O günlerden biriydi velhasıl, köye üç tane delikanlı çıkıp gelivermesin mi! Hemen bunları Köse İbrahim ve o zamanki İmam Süleyman sorguya aldılar ilk önce. Eskiden olsa yolunu kaybetmiş tanrı misafiri diye evini açarsın. Döşek serersin altına, aşına aş eklersin, kendin yemez ona yedirirsin. Çatlayıp patlayana, sıkılıp kaçası gelene kadar tutarsın kolundan bacağından, salmazsın bir yere. Ama dedim ya anarşik alarımındayız, o sebeplen gelenler kim olursa olsun, evvela anarşik olup olmadıkları bellenecek. Ondan sonra temiz çıkarlarsa başımızın üstüne koycez.” “Bu temiz hal kağıdı gibin bi şiy mi emmi?” “Ne gülüyon Latif? Yaşadık bunları. Daha sizler yoktunuz dünyada. Maytap geçiceğine sus dinle!” “Tamam,” dedi pıstı Latif. Kamil öğretmen sordu o sırada. “Peki bu sorular neydi Fahri emmi?” “Evvela dini bütün mü ona bakılırdı. Çünkü duymuştuk ki anarşikler komünistler gibi dinsiz oluverirmiş. Dini mini saymazlarmış. Namaz kılmak bir kenara besmele bile çekmezlermiş. Bunlara ilk sorular sureler olmuş tabii. İmam Süleyman, İhlas’ı biliyor musun demiş ilk önce. Biliyorum demiş bunlardan biri. Oku demiş, çocuk okumaya başlamış. Daha başlar başlamaz, besmele çeksene diye Köse İbrahim atlamış. Çocuk besmele ile başlamış ama bu defa İhlas’ı değil Fatiha’yı okumaya başlayıvermesin mi! Köse gene atlamış, bu surelerin ismini bile bilmiyor, anarşik olmaması içten değil, demiş. Yapma etme diye konuşmuş irahmetli amcam Salim. Seni imtihan etsek sen bile karıştırırsın İbrahim emmi, yapma günaha giren demiş. Kösenin de bir ayağı çukurda, gitti gidecek ha bugün ha yarın. O anda öte tarafın hesabını mı yaptı artık bilinmez sesini çıkarmamış. Amcam Salim ile Kısmet’in babası Mehmet emmi çocuğa arka çıkmışler. Çocuk bir güzel okuyuvermiş işte o zaman iki sureyi de. Diğerleri de çocuklara nerelisiniz, nerden geliverdiniz diye sorular sormuşlar. Memleketleri farklıymış çocukların, üniversitede talebelermiş. Biz yolumuzu şaşırdık demişler. Çoğu inanmış ama bazıları, amcam da dahil pek inanmamışlar onların bunu diyivermelerine.” “Sen o sırada nerdeydin Fahri emmi?” “Ben bağdaydım o vakit. Üç gün sonra indim köye. Ben gelene kadar zaten herkesler çocuklarla kaynaşmıştı. Kahvede bahçede her yerde çocukları konuşuyorlardı. Çocuklarda boş durmayıverirdi çünkü. Her sorulana cevap verip oturup sıkılmadan anlatıverirlerdi. Benim köye geldiğimin ertesi günüydü. Bahçelere su gitmesi için arklar yapılacaktı. Kış gelmeden yapıverelim dediydik. Ama bu para işi, öyle ha diyince olmuyor. Parayı nerden buluvercez diye düşünür dururduk. Bunlardan biri, talebelerden biri kahveye geldi. İsmi Mustafa’ydı. Unutmam, kara kuru, zayıf, ufak tefek bir çocuktu. Aslen Bursalıymış ama Bursalıya benzemiyordu. Çekti sandalyesini yanımıza. Emmiler dedi, dinleyebilir miyim, izin var mı? Var tabii oğlum dedik. Bu su yolu için parayı nasıl buluvercez, hasadı kaldırdık da daha paraya dönmedi ki ürün! Bir yolunu bulmazsak yine apışıp kalcez dedi Mehmet emmi. Kısmet ile ben de dinliyoruz. Büyükler konuşurken susardık eskiden, şimdikiler gibin yırtık don budalası değildik hiçbirimiz. Neysem, Mustafa izin istedi konuşmak için. Dedi, devlete yazın, ihtiyacınız için para lazımsa devlet bunu karşılamalı. Devletin işi başından aşkın dedi Köse İbrahim, anarşiklerle uğraşıverir. Bizim köyün akarı kokarına mı bakacak koskoca devlet! Devlet vatandaşına hizmeti götürmek için var dayı dedi Mustafa. Eğer sen bu memleket için yaşıyorsan, bu devleti başına getirdiysen hakkını vermeli. Yoksa devlet ne işe yarar? Haşa, dedi İmam Süleyman, devlet bizi kollar, bak üç kuruşluk nefes alıyoruz. Durdu sonra İmam Süleyman, gözlerini yumdu. Derin bir nefes aldı, ruhunu teslim edermiş gibin. Ahanda dedim adam gidivercek gözümüzün önünde. Ama sonra, bak diyerek gözlerini açtı kocaman, konuştu. Fani dünyada bir nefeslik canımız var. Bu can yerinde sağ ise devletimiz yüzündendir. Peki o zaman parayı nasıl buluvercez dedi amcam. Devlete de yazmeyceksek nereye yazcez?” Durdu Fahri emmi. “Hasan, kahveler nerde kaldı?” diyerek Hasan’a seslendi. Hasan kahveleri getirdi hemen. Fahri emmi devam etti. “Mehmet emmi baktı etrafına, söze girdi. O zaman eski usul yapcez dedi. İmece diye bi şiy var. Herkes elini cebine atcek. Herkes eşit para verir dedi Köse İbrahim. Ama olmaz ki dedi Latif’in dedesi Sadık Dayı. Kimsenin cebinde para yok ki şu sıra. Hem benim yedi dönümüm var İbrahim Emmi’nin onlarca dönümü. Şimdi ikimiz de birbirine denk para veriversek reva olmaz ki bu. Fitre mi veriyoruz! Köse İbrahim’in rengi döndü, patleycek gibi baktı Sadık Dayı’ya. Sular akmaya başlayıverince senin de benim de tarlaya aynı su gitcek, hatta benim tarlalara giden su azalıvercek! Ama ben bunun hesabını yapıp önünüze sürüyom mu Sadık! İşte aslında o an işin rengini anleyceğimiz andı ama kimseler farkına varamadı. Kerim’in babası da kalktı Köse’nin eline yapışıp sen ne büyüksün İbrahim Emmi diye öpmeye kalkmasın mı! İmam Süleyman da büyük sevaba giriyorsun diye hep destek tam destek olunca kimsecikler düşünemedi, Köse İbrahim’in bunu dimesinin altında ne olduğunu.” “Sonra imece ile para toplandı galiba Fahri emmi. Ama anlamadığım hâlâ, niye bu arkın yolunun böyle garip olduğu...” “Geliyorum oraya, az sabır muallim.” Gülümsedi, kahvesini höpürdetti Fahri emmi. Sonra kimseyi bekletmeden devamını getirdi. “Parayı topladık hemencek. Yastık altında kimin nesi var döktü ortaya. Bir mühendis bulalım getirelim dedik. Köse, benim imar işlerinde tanıdığım var şeherde, getiririm onu dedi. İyi tamam dedik. Tanıdık olunca işimiz kolaylanır diye sevindi herkesler. Sonra bir adam geldi köye. Derenin başına gittik hep birlikte. Dedik böyle böyle. Tarlalar şurda burda. Adam sade bizi dinlemekte. Kısmet’in babası az uyandıydı. Dedi, bu adam kağıt kalem tutmaz mı? Çizmez mi bu ark nerden geçcek? Ölçüm yapar benim bildiğim bu işi yapan dedi. Köse atıldı hemen, artıkın öyle kağıt kalemle olmuyor bu işler dedi. Geri geri konuşuyon Mehmet dedi. Sustu Mehmet Emmi de dişini sıkıp. Adama etrafı gezdirdik, iki gün yedirdik içirdik, ardından parayı da verdik yolladık şehere gerisin geri. Bekledik ertesi gün, sonraki gün. Gidişinin ardından üç gün devrilince, tam köylü nerde bu adam diye fokurdamaya başladıydı, üç kalıpsız herif çıkageldi bu sefer. Adamlarda tip kayık, konuşmaları buralı değil. Köse İbrahim, bunlar arkı yapacak işçiler, şeherden gelmişler dedi. Ben bunlara küfe bile taşıtmam değil ki köyün su yolunu yaptırcem! Amcamla düşündük taşındık, ne etsek diye. Ama eldeki avuçtaki para da buhar olduydu çoktan. Bi şiy yapcek dermanımız da pankınotumuz da yok.” “Köye gelen talebeler hâlâ köyde mi o sırada Fahri emmi?” “Evet, hâlâ köydeler o sıra. Sesleri çıkmıyor ama onlar da pek ikirciklendiler bu durumdan, hallerinden anlaşılmaktaydı. Biri, işte o bahsettiğim Mustafa bir ara bana bi şiy çıtlatcak olduydu da İmam Süleyman dibimizde bitti, söyleyemedi çocuk. Bu işçilere kaldık nihayetinde. Biz arkı açcekler diye onlara neler yapıveriyoz ama görseniz. Yemekler toprak çömleklerde, tatlı niyetine güp güp pekmezler yetişmekte bu üç herife. Adamlar semirmeye başladılar, yüzlerine renk geliverdi de daha tek kazma vurdukları yok toprağa. Amcam o gece açtı ağzını yumru gözünü artıkın. Ben dedi, bu herifleri doyurceğime gider fakir fukarayı beslerim. Hoş bizim de halimiz onlara benziycek yakında ya. Bana bak Köse İbrahim, emmi dedik, büyüğümüzsün dedik ama bu işin hal çaresini bul, yoğusam sana bu köyü dar edivercem, ahanda şuraya yazıyom! Köse bu lafı duyunca herkesin içinde fena oldu. Attı kendini ortalığa. Kalbini tuta tuta bağırıyor, yetişin yandım diye. İnme indi sanıp etrafındakiler seferber oldular. Herkesler amcama yetiştirdi lafı hemen. Adam sinema artizi gibin kendini yere attı rol yapıveriyor ama biz, Karasulak’ta akıllıyı davulla aradığımızdan gerçek sanılmakta Kösenin durumunu. Kaldırdılar bunu yerden oturttular, kolonyalar sıktılar orasına burasına. Kendine geldi, hoş zati kendindeydi ya, gözünü açtı usulca mahsuscuktan. Ölümden dönmüş de Azrail bunu bağışlamış gibi titrek titrek konuşmaya başladı. Ben kimin hakkını yedim ki Salim bugüne kadar, yazıktır bana. Ne yapıverdiysem köylüm için yaptım. Bu yaşımda bunları duyuverceğime keşkem toprağa girseydim. Ya keşke, dedi Mehmet Emmi de açıktan. Tuttu kolundan onun, sende mi Mehmet, dedi ağlamaklı. Sanki Bürütüs’e yapışmış Sezar gibin.” “Deme ya, o kadar iyi rol yapıyordu demek Köse İbrahim.” “Halt etmiş artizler onun yanında muallim. Bizler çıktık oradan öylece. Ertesi gün ışıyınca uyandık gittik baktık, bu üç herif kazmanın beline sarılmışlar iş görüyorlar. Tamam dedik bu iş olcek eninde sonunda. Bir iki gün geçti adamlar epey bir açtılar yolu. Sonra bir gün Sadık Dayı geldi bizim eve koşarak. Ne oldu dedik, ne bu hal. Sormayın dedi, bu herifler kanalı açıyorlar açmasına da bu sabah gördüm ki, Kösenin bahçelerine giden kanallar bizim tarafa gelenlerin beş misli. Hem zaten derenin büyük kısmı bunun toprağından geçiyor. Bu heriflere kendisi için ark yaptırmıyorsa ben de namerdim! Seğirttik hemen. Sadık Dayı haklıydı, adamlar ha bire Köse’nin bahçeleri için ark açıverirler. Bizim tarafa ip kadar su akcek iki kanal açmışlar gerisi hep kösenin tarafında. Yok dedik bu iş böyle olmeycek. Hem parasını veriyoz hem de paramızla madara oluyoz. Bizi iyice budala saydı bu Köse. Başlıycem onun da bahçesinin de çarkına diye amcam yumruğunu sıktı. Ceketini savurdu, uçarak Köse’nin evine yol aldı. Biz de peşinden tabii. Köse’yi bulamadık, kızı çıktı kapıya. Babam pek fena hasta dedi, kimselerlen konuşcek hali yok. Yarın abim gelip şehere doktora göstercek zati dedi. Abisi de Sadi’nin babası olur. İyi tamam dedik, ev bascek eşkiya değiliz ya. Ertesi gün oldu, Köse’yi oğlu şehere götürmüş, öyle duyduk. Ama bizim kanallarda yani Köse’nin arkları da tam tekmil yapılmaya devam etmekte. Adamların karşısına geçtik anlattık, böyle böyle yanlış yapıverirsiniz dedik. Bizim zati işimiz bitik dediler, ertesi sabaha gidiyoz dediler. Kaldık mı öyle ortada. İşte bana taa o zaman bi şiy söyliycek olan talebe Mustafa geldi yanıma. Dayı dedi, bak, ben ve diğer arkadaşım Hamit mühendislikte okuyoruz. Ehli değiliz bu işin ama az biraz uğraşıp elbirliği ile bu kanalları istediğiniz şekil yaparız. Yapar mıyız dedik sevinçle. El ele verirsek alasını yaparız dediler. Çocuklara sarıldık oracıkta.” “Köse İbrahim’in gidişi fırsat olmuş desenize.” “Oldu olmasına da kanalları yapanlar Köse’nin bahçelerine çalıştıkları için kanalları bizim tarafa nasıl yönelteceğimizi bulamadık evvel. Sonra düşündük taşındık bu talebelerle. Köse’nin her bir kanalının ya başından ya başına yakınından yeni kanallar kazdık. E ne oldu sonrasında, bu bahçeler ters taraflarda. Birinden çıkan ikiye ayrılıp karşıya bağlanana kadar zikzak çizdiler. Sonuçta böyle çapraz su kanallarımız oldu.” “Köse İbrahim gelince ses etmedi mi peki?” “Yok etmedi. Baktı herkes olayın farkında, bir ses edersem başım yanar diye korktu herhal. İşte bu sebeplen bizim arklarımızın memlekette bir eşi benzerini bulaman muallim.” “Sonra düzeltmeye kalkmadınız mı hiç?” “Düşündük düşünmesine de kimse gıçını kaldırmaya yanaşmadı. Bir de şu var tabii, eğer değiştirseydik ahali bu olayı unutuverirdi. Unutup kanaldı kuyuydu diye aynı tongaya gene düşerdi. Boş ver böyle de işimizi görür ya, bu şekil kalsın daha iyi.” “Talebeler ne oldu peki Fahri emmi?” “Ayrıldılar gittiler köyden bir süre sonra. İyi çocuklardı. Hiç haber alamadık onlardan. Bize yazceklerini söyledilerdi ama yazmadılar. Ortalık karışıktı muallim, kim bilir başlarına ne geldi sabilerin.” “Kimlerin?” diye sırıtarak kahveye girdi Muhtar Kerim. “Sana ne, kiminse kimin!” “Sen yine tersinden kalkmışın belli? Nasılsınız ahali, iyi misiniz?” “İyiyiz muhtar,” dedi kahvedekiler. Muhtar devam etti. “Sadi beyden bir haber aldım da, eli kulağında yakında köye teşrif etcekmiş kendisi.” “Yine ne poh yemeğe gelcekmiş!” “Fahri emmi ben genele konuşuyom, istemiyosan cevap verme, nefesine yazık.” “Tamam deyyus konuş, ne halin varsa gör!” Muhtar Kerim çay söyledi hemen Hasan’a. Çayı gelirken o anlatmaya başlamıştı bile. “Şimdi biliyorsunuz Sadi Bey büyük adam, bizi de hep düşünür. Bir büyük, önemli yatırım için köye gelecekmiş. Ne yapıverirse köylüsüne yapar, yalan mı ahali!” “Genlerinde var zati bunların,” dedi Fahri emmi, ekledi. “Ne yaparlarsa köylüsüne yaparlar zati, yapmadıklarını artlarına koymazlar! Yalan değil tastamam doğru Kerim, tastamam hem de, haklısın.” Muhtar, Fahri emminin ses tonuna şaşırmasa da onaylamasına şaşırdı. Kararsız kaldı, duraksadı. Çayından bir yudum aldı ve devam etti. “İşte bu büyük yatırım için...”
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||