Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (19,25)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Anıtkabir Şeref Defteri'ne yazılan mesaj
ALİ ÖZSOY
Ulusal Parti:
Atatürk'ün gerçek partisi
ÖZGÜR ERDEM
Yeni Anayasa paketi: AKP'nin faşist anayasası
OKAN İŞBECER
Vakit, Ulusal Parti'yi sevinçle(!) karşıladı
TUĞRUL ÇELİK
Che düşmanları iş başında
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yolunuz açık olsun
TÜRKKAYA ATAÖV
Vaşington
utanma duygusunu yitirdi!
EYKAN CAN
Dalga dalga istavrit
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (19,25)
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (19,25)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Son 10 dakikadır konuştuklarımızı tam anımsayamıyorum. 18. Konuşmamızı yaptık mı biz? Yoksa, başkaları mı yaptı bizim yerimize? Bilemiyorum. Yapmışsak bile, neden biz yapmışız gibi hissetmiyorum. Biliyor musun, Sağdıç? Velhâsıl, konuşmamız gerek.
Şimdi ne desem, ben mi düyorum, bilemiyorum. Suphi Bey, nerede? O’na mı sorsak bu durumu yoksa? Yine ardışık bir biçimde sorularıma geçtim. Hep soru imi, soru imi yaşamım. Bir soru imi gibi dolaşıyorum yaşamımda. İnsan, bu denli soru sorar mı yaşadıkları hakkında? Bu’nda bir gâriplik yok mu yahu? Yaşadığımdan emin olamamak durumumu yoksa bu? Yine sorular soruyorum bak. Sorular soruyorum; değil mi, Sağdıç?
“Yanıtlamadan önce sana kötü bir hâberim var.”
“Nedir, nedir?”
“Birâzdan elektiriklerle birlikte internet gidecek ve biz konuşmamızı sürdüremeyeceğiz.”
“Ne ilgisi var şimdi internetle minternetle konuşmamızın?”
“Biz muhabbete başlamadan önce konuşmalarımız yükleniyor; sonra da, biz konuşmalarımıza başlıyoruz. İnternet gidince bu indirme işlemi gerçekleşemiyor. Bundandır ki, birâzdan konuşmalarımıza ara vermek zorunda kalacağız internet geri gelene dek.”
“Ne zaman olabilir bu?”
“Bilmiyorum. Her ân.”
“O zaman, GeriDepremeli Ân Titremesi ya da Ân Kılonlaması yapalım. İşe yaramaz mı? Daha önce işe yaramıştı sansürlemeye karşı.”
“Bu, çok fârklı bir şey. Sansürleme değil ki bu. İnternet gidiyor. Çevrimdışı oluyoruz.”
“Ancak, illâ ki bir şeyler yapılabilir. Suphi Bey, kesin bilir. Nerede kaldı bu adam da? Sağdıç, en son ne zama..................................................................................................................ha geldi sanırım elektir.................................................’te kaldık geçen konuşmamızda, Sağdıç.
“Konuşmamıza kesintisiz güç kaynağı taktırdım.”
“Geldiniz mi, Suphi Bey?”
“Evet.”
“Neden kesintisiz güçkaynağı dediniz, Suphi Bey?”
“Jeneratörün Türkçe’sini öyle koymuştuk biz :Kesintisiz güç kaynağı. Tıpkı, düşlediğimiz Kemâl Devrimleri gibi.”
“Yine de ben böyle uzun Türkçe çevrimleri sevmiyorum.”
“Sevmiyorsunuz belkiyse ancak bizim kuşağın bir görevi de Türkçe’nin namusunu korumaktı.”
“Ne fârkeder, Suphi Bey? Jeneratör ya da kesintisiz güç kaynağı... Sonuçta, konuşmamız sürüyor.”
“Bu neye benzer, Sağdıç Bey, biliyor musunuz?”
“Neye?”
“İyi yönetilelim de, bizi Amerika mı yönetmiş, Rusya mı yönetmiş; hiç önemli değil demeye benzer. Oysa, iyi yönetilmenin yanında, Biz’i bizim yönetmemiz daha önemlidir.”
“Gördün mü, Sağdıç! Suphi Bey’deki Ankara’dan damarı hâlâ dinç.”
“Gördüm... Görüdüm...”
“Suphi Bey, peki bu güç kaynağı bizi nereye dek götürür?”
“20. konuşmaya dek götürür bizi herhâl.”
“İyi.”
“Evet.”
“Beyler!”
“Buyrun, Suphi Bey.”
“Siz, Salinger hakkında konuşurken, ben sigara alamaya gitmiştim.”
“Siz sigara almaya gittiyseniz, Salinger hakkında konuştuğumuzu nereden biliyorsunuz?”
“Cidden nereden biliyorsunuz, Suphi Bey?”
“Biliyorum işte. Neyse, sonra anlatırım.”
“Neden sonra ki?”
“Şimdi Salinger hakkında konuşmak istiyorum çünkü.”
“Tamam.”
“Bence ölen Salinger değildi geçende. Ölen Holdın idi. Çok genç yaşta öldü.”
“Yazar ölürse, kahramanı da ölür mü, Suphi Bey?”
“Ölmez.”
“O zaman?”
“Ancak Holdın, Salinger’in bir kahramanı değildi. Kendisiydi. Bekiyse, Holdın yazdı Salinger’i. Holdın 14- 15 yaşındaydı. Salinger de 14- 15 yaşında öldü demektir bu. Bir yazarın bu denli genç ölmesi beni kâhrediyor.”
“Belkiyse, Salinger münzevî olduğu gün, Holdın ölmüştü zaten.”
“Tam tersi. Salinger münzevî olduğu gün, Holdın özgür olmuştu. Bu dünyanın tüm o yapmacıklı hâllerinden kurtulmuştu Holdın. Şimdi Holdın ölünce, herkeslerdeki bir özgür yan da öldü. Herkeslerin içresindeki o Holdın parçası koptu. Artık ciğersiz yaşayacağız. Tıpkı, Kemâl öldüğünde, artık herkeslerin yüreksiz yaşamaya başladığı gibi. Bir yanımız yüreksiz, bir yanımız ciğersiz; insan, bu durumda nasıl yaşayabilir! Çok güç. Ancak her şeylere uyum sağlıyoruz işte.”
“Ben de sizin gibi hissediyorum, Suphi Bey. Çok sevdiğim dostum Holdın’ı kaybettim. Özünde, Salinger’e kızıyorum çünkü bana Holdın gibi bir dost kazandırdı ve sonra da ölümüyle, O’nu benden aldı. Şimdi çok yalnız ve kimsesiz hissediyorum.”
“Ya ben?”
“Elbet, Sağdıç, sen varsın ancak ne demiştim ben?”
“2 kişiyken bireysindir, 3 kişi varken çevrende anca insansındır.”
“Aynen. Kendimi insan gibi hissetmiyorum. Belkiyse, Suphi Bey, sizin sâyenizde, uzundur kendimi insan gibi hissetmeye başladım. Sağolun, Suphi Bey.”
“Ricâ ederim. Ne demek...”
“Sizinle konuşurken, sânkiyse, Çavdar Tarlasında Çocuklar gibi yürüyorum. Uçurumlardan düşecek çocukların kollarından yakalıyorum son ânda. Anlatabiliyor muyum, Suphi Bey?”
“Çok kitâplar okudum, hepsi de Gönülçelen’diler. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın Türkiye’deki bir adı da ‘Gönülçelen’di.”
“Hattâ, Teoman da, bir şarkı yapmıştı bu ada dayanarak.”
“Evet, Sağdıç Bey. Albümü bir dostuma ısmarlatmıştım Londra’dayken. Güzel şarkıydı.”
“Yalnız, Sağdıç Bey, içremde değişik bir hüzün var. Nasıl desem?”
“Keyifli bir hüzün mü?”
“Nereden bildiniz?”
“Bilirim. Aynı şeyi ben de yaşadım Salinger ölünce. Gerçi, ben bu keyifli hüznü, özsadist bir tavırla belkiyse, Hâtice Olayı’ndan beri yaşıyorum. Salinger ölünce, bu hüznü yeniden tâzeledim deyim yerindeyse.”
“Sizce, nedir bu?”
“Keyifli hüzün? Bundan önce şunu demek gerekir :Salinger ölünce, bir kitâbına sarılıp ve ağlamak istedim. O’na, telefon açıp, sââtlerce konuşmak. Hem de ne Holdın’dan, ne de yazdıklarından. Gündelik ve yalın şeylerden konuşmak isterdim. Çünkü yazıları benle konuşur gibiydi. Sözcükleri son derece bendendi çünkü sözcükleri öyle kullanırdı ki, sözcükler ‘sözcük’ kimliklerini yitirmez ve cümle olmaya başkaldırırlardı; böylece de, yazdıkları metne dönüşmez ve Salinger’i okurken, sânkiyse, Holdın’la konuşur gibi hissederdim.”
“Çok güzel dediniz.”
“Bence de.”
“Sağolun. Keyifli hüzne gelirsek... Keyifli hüzün çünkü Salinger’in ölümünden pişmân değilim.”
“Anlamadım?”
“Zaten ölü sandığımız birinin ölme durumu sözkonusu. Yine de, ölüm hâberini duyunca, kendi kendime ‘Bizden biri daha kurtuldu’ dedim içremden. Biri daha özgür oldu bu yapmacık dünyadan.”
“ ‘Salinger yaşamadı ki, ölmüş olsun’ gibi bir şey mi diyorsunuz yâni?”
“Yaşadı ama yaşamamayı seçti; tıpkı benim gibi. Hâtice Olayı’ndan sonraki ben gibi...”
“Ben de pişmân değilim özünde çünkü, Holdın gibi bir dostu yitirsem de, Salinger’in ölümüyle yeniden yeni dostlar edineceğim sâyesinde.”
“Nasıl?”
“Biliyorsunuz, Suphi Bey, Salinger 60’lardan beri hiçbir şey yayınlamamıştı. Belkiyse, ölümü sâyesinde, o günden beridir yazdığı birçok öyküsünü okuyabileceğiz.”
“Ama, benim sözettiğim ‘Keyifli Hüzün’ sizinkiyle aynı değil. Salinger’in bir şey yazıp yazmadığı beni ilgilendirmiyor. Bu, kitâp ve yayınevlerinin işi. Yâni, sermâyenin. Yâni, yapmacık ve vurdumduymaz dünyânın.”
“Ama...”
“Salinger öldü. Ve bu adam, öyle bir adamdı ki, ölüm hâberinin bile duyulmasını istemezdi. Salinger, sermâye karşıtı biriydi. Sermâyevî dünyânın bir parçası olmamak için, zaten münzevî olmuştu. Şimdi adım gibi eminim, Salinger’i Vikipedyavâri bir edebiyat şehidine dönüştürmeye çalışacaklar. Bu’na, biz, yâni Kemâlciler, en önce karşı çıkmalıyız çünkü en çok neden yakınırız biz?”
“Sâhte ve sözde Atatürkçü’lerden.”
“Aynen. Birini ve düşüncesini yıkmak istiyorsanız; O’nu, bir sermâye malı ve düzenin bir parçası hâline sokacaksınız. Böylece de, ‘sözdeler’i türer bu kişi ve düşüncelerinin. Sözde Atatürkçü, sözde Marksçı, sözde Salingerci, sözde ve sâireci.”
“Haklısınız. Zaten, Atatürk ölünce de, hemen karşıdevrim sözde Atatürkçü aydınlar üretmeye ve türetmeye başlamışlardı.”
“Evet. İşte, Salinger’e de dönersek, Salinger’in yayınlamadığı metinlerin peşinde akbabalar gibi koşacak sermâye. İnsanlar da, bir bizonun yenişi gibi izleyecek Salinger’in yeni metinlerinin iç olmasını. Tıpkı, 60’larda, devrimci Kemâlci gençlerin sokaklarda yendiği gibi. Ve kimselerin, devrimci Kemâlcilerin dışında, gıkı çıkmayacak bu duruma. Bundandır ki, sizin konuyu ele alışınız bana göre değil. Benim keyifli hüznüm sizinkiyle aynı değil.”
“Haklısınız, Suphi Bey. Ben, olayın bu yönünü göremedim. Şimdi, kendimi suçlu hissetmeye başlıyorum Salinger’in ölümünden.”
“O kadar da değil. Sizin içrenizin düzgün olduğunu biliyorum. Yalnızca yanlış ifâde ettiğinizi düşünüyorum kendinizi.”
“Bence de.”
“Sağolun, Suphi Bey. Sağol, Sağdıç. Kendime getirdiniz beni.”
“Ne demek.”
“Bu kadar büyütme.”
“Olur mu, Sağdıç! Sağol.”
“Sen sağol. Bu arada, Suphi Bey, Amerikan karşıtı olmanıza karşın, en sevdiğiniz yazarın bir Amerikan olması çelişkili değil mi?”
“Değil, çünkü Salinger millî bir yazarımızdır.”
“Ne?”
“Evet. 2 nedenden ötürü. 1.’si, bir yazarın bütün eserleri Türkçe’ye çevrilmişse, O yazar artık millî yazarımızdır. Bizden biridir. Çünkü bizimle Türkçe konuşmaya başlamıştır. Kemâl’imizin dediği gibi : ‘Türk, Türkçe demektir’. Yurdumuzda Türkçe’yi küçük ve kullanılmaz görenlere göre Salinger, O’nlardan daha Türk’tür. 2.’si, Türk olmak, mazlumun yanında, zâlimin karşısında ol­maktır. Salinger de yazdıklarıyla ve yaşadıklarıyla zâlimin karşısında ve mazlumun yanındaydı. Yapmacık ve sermâyeci dünyâya karşı bir adamdı. Bu, Kemâlci bir anlayışla bakarsak, Salinger’i millî yazarımız ve bir Türk yapar. Çünkü, her zaman dediğim gibi, Türk olmak ırkî bir şey değil, fikrî bir şeydir. Dünyâya karşı bir duruş konusudur. Salinger ömrünce bu duruşu sergiledi. Tıpkı, diğer Türk ve millî yazarlarımız gibi.”
“Yâni, Salinger, Orhan Pamuk’dan örneğin, daha ulusal ve Türk müdür?”
“Aynen de öyledir.”
“Salinger’in Türk olduğundan hâberi var mıdır acaba?”
“Olması önemli değil, Sağdıç Bey. Biri Türk olduğunu bilmese de, bu, O’nun Türk olmasına engel olmaz. Dediğim gibi, Türk olmak fikrî bir şeydir.”
“Katılıyorum, Suphi Bey’e.”
“Ben, pek ikna olamadım.”
Neyse, Sağdıç, sana sonra açıklamaya devâm eder, Suphi Bey. Şimdiyse, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40
.