![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Ulusal Parti Genel Başkan Yardımcısı TÜRKSOLU: Ulusal Parti kuruldu. Size de görev düşüyor. Sizi tanıyan tanır. Gene de birkaç anıtsatmaya ne dersiniz? Baştan başlasak: Örneğin, nerelisiniz? TÜRKKAYA ATAÖV: Parti tam zamanında kuruldu. Görev sözüne de diyeceğim yok. Ama kısa süre sonra içinde Ermeni sorunuyla bağlantılı olarak bir aylığına yurt dışına gidiyorum. O denli az zamanım kaldı ki, bu son saatleri öncelikle belge, fotokopi, resim, yayın, özel notlar, konuşma metinleri, bavul ve çanta gibi her türlü hazırlığa harcamam gerekir. TÜRKSOLU: Şimdilik, kısa keseriz. TÜRKKAYA ATAÖV: Kısa ve yarı şaka, yarı ciddi olsun. Ulusal Parti kuruldu diye her zamankinden daha sevinçliyim. Arka arkaya espiriler yaparsam, bunu ona yorun... Bu konuşma yayına hazırlanırken ben Atlantik’in birkaç bin kilometre üstünde olacağım; aşağıda da köpek balıkları ve balinalar. Uçakların ara sıra düştüğü de oluyor. Hep merak ederim. Uzayda Satürn gezegeninin çevresindeki halkalar göğe yayılan bavullardan mı oluşuyor diye... Sabah çok erken saatte Ankara’dan çıkıyorum. Gene aynı gün neredeyse aynı saatlerde New York’tayım. Bir de, “Amerika bizden ileri!” derler. Oysa, biz onlardan tam yedi saat ilerideyiz...Konuşmaya şakayı da sokalım demiştik... Konuya gelelim. Ben yalnız iki zorluk bilirim. Biri perhiz yapmak, öteki de kendini anlatmak. Aslında, perhizin kolayı da var: Zayıflamak istiyorsan, istediğin kadar ye... Ama hiçbirini yutma. Ama ben ne zaman kilo yitirme kararı verip on beş gün perhiz yapsam, yitirdiğim kilo değil, iki haftalık zaman oluyor... Sıraladığım bu güldürücü sözlere bakıp siz ciddî hiçbir şey söylemeyeceğim mi sanıyorsunuz? Ona da sıra gelecek. Kabahat bende yok. Düzen ve iktidar gülünç. Beni yakından tanıyanlar esprili konuştuğumu söylerler. Oysa, AKP’ye, ABD’ye, AB’ye ve Amerikan Kongresi’ne bak, gördüğünü söyle, kahkahadan kırılırlar. Komik olan onlar. Aziz Nesin usta da öyle derdi. Onu yakından tanıyanlar ne ciddî kişi olduğunu iyi bilirler. Sanki dünyayı kahkahaya boğan, bunun için altın palmiye ödülleri alan o değil. Gördüğünü aktar, seni komedyen sanırlar... Sadete gelelim: Ne zaman nerede doğduğumu sordunuz. Gelibolu’da doğmuşum... Neden mi orada? Her çocuk gibi, ben de (o sırada, Gelibolu’da oturan) anamın yanında olmak istediğim için! Doğmak deyince: “Kişi özgür doğar” derler. Gerçekten, öyle mi? Önce, dünyaya ilk gelişinde göbeğinden bir kordonla bağlı. Özgür olmak istiyorsan, midene giden o kordonu keseceksin. Birçok siyasetçi o kordonu yeniden taktırıyor. Üstelik, çocukluktan gelen ana sevgisi özlemi değil. Ulusal Parti onların bu mide bağlarının kesilmesine de yardımcı olur. Yaşımı keşke söyleyebilsem. Ne desem “yalan” olur, çünkü durmadan değişiyor; herkesinki gibi. Ama en gençleri çaba, güç, dayanıklılık ve üretme yönlerinden yarışa çağırırım. İnanmayan bir hafta her saat benimle birlikte otursun ve yalnız neler yaptığımı izlesin. O seyrederken yorulur, bana bir şey olmaz. TÜRKSOLU: Ad ve soyadınızın nasıl ve ne zaman konduğunu merak edenler var. TÜRKKAYA ATAÖV: Bana da soruyorlar, özellikle TÜYAP kitap fuarlarında. Sanki önceden ağdalı bir Osmanlı adıymış da, aklım başıma gelince ben sonradan seçip değiştirmişim gibi. Şöyle: Çocukluğumuzda bu denli çok otel yoktu; en kabadayısından sivrisinekli, tahtakurulu han bulunurdu. Gelibolu’da han da yoktu. Gelen yüksek rütbeli devlet konuklarını temiz çarşaf ve havlu ile hizmet edecek genç kızlar var diye bizim eve getirirlermiş. TBMM Başkanı Kâzım Özalp, Atatürk’ün İçişleri Bakanı ve CHP Genel Denetçisi Şükrü Kaya, Ali Hikmet Paşa ve bir doktor binbaşı da bizim eve gelmişler. Kısaca, o zaman genç kız olan annemin bana hamile olduğunu gören Şükrü Kaya “erkek olursa, benim adımla kafiyeli ‘Türkkaya’ koyun” demiş. Bunu bana annem ve çok sonra tanıdığım o doktor söylediler. (O doktorun oğluyla torunu öğrencim oldular.) Soyadım da yasa çıkınca konmuş. TÜRKSOLU: Çocukluğunuzun en önemli olayı? TÜRKKAYA ATAÖV: 3-4 yaşlarındanken bana “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduklarında, “Atatürk olacağım!” dediğimi çok iyi anımsıyorum. Özenilecek kişi oydu. Yaşadığım en büyük acı 10 Kasım 1938’dir. Dolmabahçe Sarayında, babamla birlikte, katafalkın önünden geçtiğimi ve İstiklâl Madalyalı babamı ilk ve son kez ağlarken bugün gibi anımsıyorum. Eve dönünce haftalarca, belki aylarca gördüklerimin resmini art arda çizdim. Büyük bayrak, meş’aleler ve çevresinde kılıçlarını çekmiş nöbet bekleyen paşalar... Yıllar geçip Amerika’da (doktora dahil) birkaç diploma aldıktan sonra, bir haftada Türkiye’ye döndüm ve AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim kadrosuna sınavla girdim. Hiç vakit geçirmeden döndüğüme bakılırsa, herhalde beni bekliyorlar sanıyordum. Oysa, YÖN’deki ilk bildiriye imza koymamla birlikte, birçoğunun bu kez düşündüğü “bundan nasıl kurtuluruz?” oldu. Bir de Türkiye İşçi Partisi’ne (üniversitelerden sanırım ilk kişi olarak) girdikten sonra, Aziz Nesin “sana yakında ‘Emekli Asistan’ diye hitap etmek zorunda kalacağım” diyerek bir uyarıda bulundu. Seçtiğim yolun engebeli olduğunu ilk kez bu söz üstüne anladım. Yedek Subay Piyade Okulunda tabur komutanı yarbaya “en yüksek ortalama galiba benimdi; beni dereceye bile sokmadınız!” dediğimde, yanıtı: “Seni asteğmen yaptığımıza şükret, otur” dedi ve ekledi: “Adapazarı ormanlarında bir NATO manevrası var; oraya tüm yabancı genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanları geliyor; baş çevirmenlik yapacaksın. Karşıda duran cipe binip hemen yola çık...” Askerliğin bittiği hafta Fakir Baykurt’la birlikte 75.000 üyeli Türkiye Öğretmenler Sendikası merkez yürütme kuruluna seçildim. Her hafta sonu Hatay’dan Balıkesir’e, Samsun’dan Antalya’ya, İzmir’den Niğde’ye halka açık konuşmalı toplantılar düzenlerdik. Bu yüzden, Kayseri’de sinema salonunun içinde hep birlikte yakılıyorduk. Bir Sıvas provası. Ordu saldırganlarla aramıza girip bizleri çekip çıkardı ve büyük araçlarıyla sabaha karşı dörtte Ankara’ya ulaştırdı. TÜRKSOLU: Öte yandan, meslekte de epeyi yol aldınız. SBF’de 41 yıl öğretim üyeliği, birçok kitap, özellikle dışarıdan ödüller, birkaç konuda uzmanlık, dış görevler ve birtakım ünlülerle yan yana gelme. TÜRKKAYA ATAÖV: Yaş sınırına gelmeden emekliliğimi istedim. Daha çok öğrencilere olan yakınlığımdan ötürü duruyordum. Çok iyi hocalar da vardı. Kitaplarım şimdi irili-ufaklı belki 150 tane. Afrika ulusal kurtuluş savaşımları üstüne olan gereğinde (simgesel değil, gerçek anlamda) silâh yerine de geçer. Büyük ve ağır; birinin kafasına gelirse, yaralayabilir. Sağcı darbelerin birinde “öğrenciler silâhlarıyla birlikte yakalandılar” diye televizyonda gösterilen daktilo makineleri ve parkalar arasında benim kitabım da vardı. Başlığındaki “Kurtuluş” sözcüğü onu ekrana sürüklemişti. Oysa, fakültede ders kitabıydı. Ayrıldığımda (ek derslerle birlikte) haftada 26 saat veriyordum. Ödül denilen nesne yüksek tansiyon, şeker hastalığı ya da prostat gibidir. Eninde, sonunda birçok kişi nasibini alır... Çoğu yabancı kaynaklı sanırım 18 ödülüm ya da madalyam var, ama benim en büyük ödülüm eşsiz Atatürk’le aynı ulusa doğmuş olmaktır. İsterseniz, yarı şaka, yarı ciddî iç siyasete gelelim. TÜRKSOLU: Önce, iktidarla ilgili genel bir değerlendirme. TÜRKKAYA ATAÖV: Şaka yapıyormuş gibi ciddî konuşalım. Atatürkçü Cumhuriyet’te saltanatçılık-halifecilik-tarikatçılık üçlüsü başı kesilmiş tavuk gibiydi; ortalıkta sanki bir süre dolaşırdı, ama ölmüştü. Bugünkü AKP’liler sayıklamalardan bir sarhoşun elektrik direğine sarılması gibi yararlanıyorlar -gerçeği görüp aydınlanmak için değil, ayakta durabilmek için. Kimi sözleri bana otomobil kralı Henry Ford’u anımsatıyor. Dermiş ki: “Dilediğiniz renkte bir T Model Ford’a sahip olabilirsiniz -siyah olması koşuluyla!” “Ananı da al git!” diyen şu AKP’cilerden bir gün şöyle bir şey de işitebiliriz: “Pahalılıktan, mutsuzluktan, işsizlikten, patatesle kömürün azlığından falan yakınıp durmayın. Üstelik, her yıl güneşin çevresinde bedava tarafından gezi yapıp duruyorsunuz!” Gün gelir kendilerini şu sözlerle de savunabilirler: “Biz bir şey yapmadık ki!” İşte, bu, bir anlama, doğru. Küçük adamların gölgeleri uzun olursa, güneşin batnakta olduğunu anlayın...Bir de “sol” kartvizitli muhalefet var. Onlar da “liberalizmin heteroseksüel kanadı”. TÜRKSOLU: Bizdeki medyayı, örneğin televizyonu nasıl buluyorsunuz? TÜRKKAYA ATAÖV: Çok eğitici buluyorum. Düğmeyi her açışımda hemen bir kitap alır, okumağa başlarım... TÜRKSOLU: Eğitim dedik de, git gide pahalı oldu. TÜRKKAYA ATAÖV: Gerçekte, cehalet çok daha pahalıya patlar. TÜRKSOLU: Uluslararası düzeye geçelim mi? TÜRKKAYA ATAÖV: Gandhi’ye “Batı uygarlığını nasıl buluyorsunuz?” diye sormuşlar. “Öyle bir şey olsaydı, fena olmazdı!” diye yanıtlamış. Avrupalı bir siyasetçinin sözleriyle, “Amerika barbarlıktan çürümeğe çarçabuk atlayıp arada uygarlığı yaşamamış bir topluluktur.” Türkiye’de rakı ne denli yaygınsa, ABD’de de çürümüşlük o ölçüde yaygın. Britanya İmparatorluğu’nun üstündeki güneş battı. Vaşington kendi güneşinin batmayacağını sanıyor. Bence de batmasın. hele karanlıkta ne yapacağı belli olmaz. Kişi dışarıdan şu Amerikan siyasetine bakıyor da, “ABD Başkanları Reagan ile Bush’un anaları bakire kalsalarmış, biraz olsun rahat ederdik” diyesi geliyor. Takiyye Hıristiyanlarda da var. Hem de çocukluktan. Örneğin, diyelim, Hıristiyan çocuk daha küçükken dua eder ve Tanrı’dan bir bisiklet ister. Kendiliğinden gelmez, kuşkusuz. Diyelim, tutar bir bisiklet çalar; bağışlanması için Tanrı’ya dua eder, olur biter. Ama iş bu kadarla kalsa! Güney Afrikalı Desmond Tutu ne demişti: “Afrika’ya Batı’dan gelen din yayıcıları elimize bir İncil verip ‘dua edelim’ dediler; Gözümüzü kapadık, bir de açtık ki, elimizde İncil var, ama topraklarımız gitmiş.” Ama Batılı ne de olsa “eşitçidir”; Türklere karşı önyargılarından da sonunda kurtuldu. Şimdi bizlerden eşit derecede nefret ediyorlar. TÜRKSOLU: Son bir ciddî değerlendirme. TÜRKKAYA ATAÖV: ”Daha Büyük Orta Doğu” tasarısından başlayalım. Bu tasarı emperyalizmle dünya halkları arasında temel bir çatışmayı simgeler. Bu çatışmada Vaşington’un yenilgisi vazgeçilmez koşuldur. Bu yargı Lâtin Amerika’yı ya da başka bir bölgeyi küçümsemek anlamına gelmez. Bizim bölgemiz kapsamlı bir zincirin şu sırada en önemli halkasıdır. ABD’nin 21’inci Yüzyılın ilk iki büyük darbesini burada vurduğunu unutmayalım. “Sol” tarihsel olarak üç türlü savaşımı içerir: (a) işçi haklarının savunulmasından başlayarak, üretimin toplumsal denetimi; (b) sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı, ama barıştan yana; (c) demokrasinin, insan haklarının, azınlıkların, kadının ve çevrenin korunması. “Çağdaş Sağ” bu üç hedefe de karşı ve “özgür pazar” adını taktığı başka bir şeyden yanadır. “Çağdaş Sol” ise, “Eski Sol”dan farklı olarak, bu üç hedefin üçüncüsüne ağırlık veriyor ve ilk ikisini savsaklıyor. Oysa, halk adına denetimle emperyalizme karşı çıkmak boşlanamaz. Birinci ve ikinci hedefleri arkaya atma bizi emperyalizmin sözde “insancıl” müdahalelerde bulunabilirmiş gibi yanlış sonuçlara götürür. Emperyalizm Yeni Dünya, Asya ve Afrika’yı yüzüne böylesine maskeler geçirerek istilâ etti. Emperyalizm Batı’nın işçi sınıfını da çürüttü. Britanya’da Lord Mounbatten İngiliz İşçi Partisi’ne, evindeki uşağı da Tutucu Parti’ye oy verdi. TÜRKSOLU: Çağımızdan hangi dersi çıkaralım? TÜRKKAYA ATAÖV: Çıkan ders “Sol denendi ve her yerde başarısız oldu” değildir. Çağımızın öne çıkan özelliği üç anakaranın Batı sömürüsünden kurtulmasıdır. 20’nci Yüzyıl emperyalizm-karşıtı bir dönemdi: bu özellik 21’inci Yüzyılda da sürüyor... Gene konuşacağız...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||