![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Emperyalizme karşı milliyetçilik Hegemonyanın çatlamasıyla ilgili Türkiye’deki olguyu resmederek bir teori oluşturamayız. Ama bunu sistem içinde koyduğumuz zaman milliyetçiliğin emperyalizme karşı çıkış temeli çok daha belirgin olmaktadır. Bugün Chavez ve İran kendi doğal kaynaklarına sahip olma politikalarındaki milliyetçileriyle, sosyalizmi birleştirerek halkçı bir blokla emperyalizme karşı bir yeni ideoloji geliştirmişlerdir. Devrimci demokrasi ve milli devrimcilik ulusun emperyalizmden kopuşunu sağlamaktadır. Bu anlamda emperyalizm ile bütünleşmeyi sağlayan zincirlerin koparılması, ulus içinde görünen ve iş birliği içinde bulunduğu Batı ile bütünleşmiş burjuvazinin tasfiyesidir. Bu hem antikapitalizmdir hem de antiemperyalizmdir. Yani bu boyutuyla kavranmadığı zaman Batı ile işbirliğine her zaman hazır yeni bir iktidar grubunun iktidara getirmesi için halkın mücadelesi olmuştur. Dolayısıyla bu iktidarı reddeden, sadece iktidar bloğuna karşı nüans mücadeleleri veren sözde anarşist, sözde antikapitalist ve sözde antiküreselci mücadele, ulusçu, halkçı ve sınıf temeline indirgemedikleri mücadeleyi sistemin avucunda geliştirilmiş sivil toplum kuruluşlarının mücadelesi haline getirmiştir.
Bu mücadeleleri Batı toplumlarının kendi iç mücadeleleri olarak alabiliriz. Ama sistem emperyalizmle bütünleştiği zaman Batı’daki şablonun Türkiye’ye veya Latin Amerika’ya taşınması olanaksız bir hale gelmektedir. Çünkü çağımızda Sultan Galiyev’den ve Mustafa Kemal’den beri gerçek bir devrimci işleyişin, beş bin yıldan beri küreselleşen sistemin ve küresel sömürünün merkezi bölgelere değer aktarımının olduğu bu küresel sömürüye karşı direnişin ulusalcılık olduğu ortaya çıkmaktadır. Ulusalcılığın burjuvaziyle yani 20. yüzyılda ortaya çıkan kapitalizm ve feodalizmden sonra gelişen bir sistemden çok, feodalizm döneminde de kölecilik döneminde de kapitalist mübadelenin söz konusu olduğu ve mübadelenin eşitsiz bir sömürüyle toplumların üretimlerinin belli merkezlere aktarıldığı dönemde de var olan bir sistem söz konusudur. Burjuvazi ve milliyetçilik İşte bu sistem sömürgecilik döneminde de kölelik döneminde de emperyalist dönemde de esas olarak bu anlamda dünya sisteminde bir emperyalizm kavramı söz konusudur. Bu Lenin’in 20. yüzyılda getirdiği bir kavram olmayarak tekelci kapitalizmin veya rekabetçi kapitalizmin döneminde ilerici kapitalizm yerine geçmiş tekelci kapitalizmin ürünü bir sistem gibi algılamak ayrı bir teknik algılamaya götürür. Oysa sistemin temelini Adam Smith’in de belirttiği gibi ticari sömürü oluşturmaktadır. Adam Smith ticari sömürüyü ticaretin kârı olarak kârın temeli görmektedir. Ama buradaki gerçek 5000 yıldan beri süren sistematiği vermektedir. O halde 5000 yıldan beri süren bir ulusalcılık kavramı söz konusudur. Oysa ulusalcılığı ancak kapitalizmin tekelci kapitalizmle rekabet döneminde serbest burjuvazinin coğrafi alanları sınırlamak için ortaya çıkardığını ileri süren burjuva ideologları gerçeği tersyüz etmektedir. Burjuvazi hiçbir zaman ulusal sınırlara kendini hapsetmemiştir. Bu küçük burjuvazinin var olabilme mücadelesi olarak karşımıza çıkmıştır. Gerçekte ise Hobsbawm’ın, Sombart’ın, Braudel’in ve Wallerstein’in de belirtiği gibi dünya merkezi bir sistem halinde işlerken sistem çevreden merkeze doğru bir değer akıyor. Ve burada sistemli bir hegemonya sözkonusu. Bu hegemonya değişen merkez ile çevre arasındaki ilişkilerde kurulmuş gönüllü birliktelikten kaynaklanıyor. Milliyetçiliğin tarihsel kökleri Ama burada var olan sömürüdür. Dolayısıyla bu sömürüye karşı çıkış da ulusalcılığı getirmektedir. Ulusalcılığın bu tarihsel kökü aslında kapitalist mübadelenin tarihsel köküyle de ortaya çıkmaktadır. Yeni burjuva-küreselleşmeci ideologlarda “Rekabet döneminde milliyetçilik vardı; çünkü burjuvalar pazarlarını istiyordu. Oysa çağımızda artık pazar küreselleşti, o halde burjuvazi kalmadı” söylemi vardır. Yani “milliyetçilik kalmadı” söylemi vardır. Milliyetçiliği burjuvaziye indirgeleyen bu anlayaş daha ustaca ve kurnazca bir başka anlayışı da getirmektedir. Demektedir ki burjuvazi tekelleştiğine ve küreselleştiğine göre ulusal devletler kalmayacaktır. Ulusalcılık kalmayacaktır. Burjuvazi ulusallıkla sınırlıyarak bu hamleyi yapmaktadır. “Kapitalizm küreselleşip ulusal pazar da kalmadığına göre o halde milliyetçilik de kalmamıştır” söylemiyle güllük bir gülistanlık bir dünya ortaya çıkarılmaktadır. Bu dünya, Laclau’nun, Chantal Mouffe’nin ve Negri’nin söyleminden ifadeler alınarak “Yeni Sol” adına sık sık ortaya atılmaktadır. Oysa çağımızda yeni sol gerçek milliyetçiliktir. Bu gerçek milliyetçilikten kastettiğimiz burjuva milliyetçiliği değil, sistemin dünya sömürü merkezine karşı direnişinin işleyiş mekanizmasıdır. Bu boyutuyla da burjuvazi, daha önce de belirttiğim gibi her zaman merkezi ve küreselci olmuştur. Yani İtalya’daki burjuvazi tüm dünyayı sömürürek değerini İtalya’ya aktarmaktadır. Hollanda’daki burjuvazi tüm dünyayı sömürerek değerini Hollanda’ya aktarmaktadır. Küresel anlamdaki burjuvazi kendini bir Almanya pazarı, bir İtalya pazarı, bir Avusturya pazarı gibi küçük devletçiklere bölerek sınırlamak istemez. Tersine bu sınırları sınırlamak isteyen Hobsbawm’ın da belirttiği gibi bu küçük burjuvaların ideolojisidir, profesörlerin ideolojisidir. Ama kapitalistler gerçekten küreselcidir. Bu boyutla baktığımız zaman da kapitalistlerin küreselci olduğu bir dünyada, milliyetçiliğin kapitalistlerle ilgili olmadığı, tam tersine halk bloğu- nda halkın ve ulusun bir sömürüye karşı çıkan bir bütünsellik oluşturduğu ortaya çıkmaktadır. İşte esas bu boyutlarıyla olayı ele aldığımızda karşımıza antiemperyalist mücadele eşittir milliyetçilik çıkmaktadır. Antiemperyalizm=milliyetçilik Bu anlamda başlığımız da ideoloji, politika ve milliyetçilik olarak alınmaktadır. Ama “Milliyetçilik, burjuvazinin pazar için elde ettiği bir ideolojidir” çarpıtmasıyla ortaya çıktığında sistem bütünüyle altüst olmaktadır. Bu emek- sermaye çelişkisinin temel alındığı kıta Avrupa’sı içinde geçerli olan olgulara küresel olarak baktığımız zaman geçerli olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Yani sermaye küresel olarak dönmektedir. Rothschild hiçbir zaman Fransız, Alman veya İngiliz olmamış, küresel olmuştur. Bu boyutu iyi gördüğümüz zaman sistemi daha iyi anlayabiliyoruz. Giovanni Arrighi’nin “Uzun 20. Yüzyıl”da yazdığı gibi örneğin Hollanda dönemi, Rothschild dönemi, Amerikan dönemi, Rockefeller dönemi gibi sermaye gruplarının küresel egemenliğini anlatan dönemlerdir. Burada milliyetçilik küresel sermayeyle işbirliği yapan burjuvalar değil, küresel sermayenin sömürüsünden kopan devrimcilerin fonksiyonudur. Latin Amerika’da da, günümüzde de Çin Devrimi’nde de, Sovyet Devrimi’nde de, Türk Devrimi’nde de kendini belirgin şekilde ortaya koymuş bir ana argüman ve gerçekliktir. İşte bu gerçekliğin değişik ideolojik kılıflarla kapatılmasıyla milliyetçiliğin sonlandığı söylemi ortaya çıkmaktadır. Böylece toplumsal bütünsellikli taleplerin olamayacağı ve bu anlamda da iktidarı hedefleyen sol bir kavramın olmayacağını vurgulayan “Yeni Sol” çarpıtmalarla yeni bir ideolojik mücadeleye girilmiştir. Bu mücadele esas olarak Sovyetler Birliği’nin dağılmasının sosyalist ideolojinin yıkılması olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Milliyetçi-devrimci mücadele Oysa sosyalist ideoloji yıkılmaktan öte daha da kuvvetlenerek milliyetçi ideolojiyle bütünleşip sosyalist-milliyetçi-devrimci bir ideolojinin temelini oluşturmuştur. Yani eskiden burjuvaziye karşı Avrupa’da sınıf mücadelesini veren sınıf bilinci kavramı yerini giderek küresel kapitalist sömürüye karşı ülkesinin bağımsızlığını halkçı ve ulusal temelde talep eden devrimci milliyetçiliğe bırakmıştır. Küresel olarak olaya baktığı zaman iktidar bloğuna karşı baş kaldıran sistemin küresel olarak ördüğü sömürü ağlarından kurturmayı amaçlayan bir perspektif kazanmıştır. Bu perspektifte de temel öğe burjuvazi değil tam tersi küresel sistemle işbirliği yapan burjuvalara karşı halkın örgütlülüğünü, halkın bağımsızlığını savunan mücadeleyi olmaktadır. Bu mücadele de milliyetçi devrimci mücadeledir. Dolayısıyla burada burjuvazinin geçmişte feodalizmden sonra iktidara geldiği ve milliyetçiliğin burjuvaziyle doğduğu dogmasının son derece yanlış olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kapitalizm, feodalizmden sonra iktidara gelmemiştir. Kapitalist ticaret sürekli var olan bir sistemdir. Bu sömürü sürekli merkezidir ve bu sömürüye karşı çıkış da sistemin çevre halklarının mücadelesidir. Bu mücadelenin en tipik örneğini Galiyev’de görüyoruz. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist etikete karşı Turan Sosyalist Hareketi savunulmuştur. Bu boyutuyla bakıldığında milliyetçi devrim ile sosyal devrimin bu sömürülen ülkede iç içe geçtiği görülmektedir. Ve buradaki önderlik hiçbir şekilde Rusya’yla işbirliği yapan burjuvalarla değil tersine Rusya’daki iktidara karşı olan işçi sınıfı ve köylülük temelinde olmuştur. Ve bu köylülük temelindeki mücadele de Rusya’nın İdil-Ural’daki temel işbirlikçileri olan uluslara karşı yapılmıştır. Yani o temel işbirlikçi unsurların mücadelesiyle değil Rusya’yla işbirliği yapan unsurlara karşı yapılmıştır. Yani Sadri Maksudi’lere karşı Sultan Galiyev’in mücadelesi milliyetçi- devrimci mücadele olmuştur. Ayas İshaki’lerin mücadelesi ise önce Rusya’nın sonra emperyalist Batı dünyasının işbirlikçileri olarak Promete Hareketi’nde yer almıştır. Bu anlamda bakıldığında günümüzde milliyetçilik kavramının tükendiğini değil tersine yeniden sosyalizmle birleşerek ortaya çıktığını göstermektedir. Sosyalizm kavramının tüketilmesi Sovyetler Birliği’ndeki çevre kapitalist yoldan çarlığın kendisini çevre varetme sosyalist bir bilinçle var etme ve çevresine egemen olma anlayışı olan Sovyet ideolojisinin yıkılması gerçek sosyalizmin yolunu açmıştır. Gerçek sosyalizmin yolunun açılışında sosyalizmin yolu, gerçek milliyetçilikle buluşmuştur. Milliyetçilik burjuva ideolojisi olmadığı gibi toplumun emperyalizme karşı duruş mücadelesidir. Bu Lenin’in deyimiyle “Milli devrimci mücadele”dir. Ve bu milli devrimici mücadele burjuvazinin önderliğinde veya burjuvaziyle değil burjuvaziye karşı halkın oluşturduğu sosyalist bilinçle, milliyetçi bilinçle oluşturulmuş bir iktidar blokuğla gerçekleşir. Türkiye’de hegemonyanın çatlaması Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız Türkiye’de iktidar bloğunun gelişimi ve Türkiye’de hegemonyanın çatlaması, iktidar bloğundaki tekelci sermayenin yerini, Anadolu’da sanayi burjuvazisine dönüşen tefeci-bezirgan sermayeye bırkmasıdır. Bununla birlikte ideolojik olarak da demokrat İslam ve ılımlı İslam gibi söylemler ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan tekelci sermaye ve onun laik-cumhuriyetçi anlayışı da bu iktidar bloğundaki çatlamayı getirmektedir. Tekelci sermayenin bu tezleriyle gerçek laikliği ve gerçek cumhuriyetçiliği savunmadığını son dönemde yeni iktidar bloğunda yer alışında da görmekteyiz. Yani başından beri sisteme karşı bütünleşmiş laik ve cumhuriyetçi söylemle ortaya çıktığı ileri sürelen iktidar bloğu sürekli olarak İslamcılığı ve tarikatçılığı desteklemiş ve bunlardan beslenmiştir. Günümüzde iktidar bloğunun hegemonyası eksen değiştirmektedir. İdeolojik anlamda söylemi demokratik İslam’a kayarken iktidar bloğunun temelini ise Anadolu’daki eski tefeci-bezirgan sermayenin dönüştüğü sanayi sermayesi oluşturmaktadır. Ama buna karşılık Türkiye’deki sağ iktidarların Menderes’lerin, Demirel’lerin ve Özal’ların tekelci sermayeye dayanan iktidarlarının sözde demokratik, popüler, laik ve cumhuriyetçi söylemlerine ne kadar sahip olduklarını da bugün görmekteyiz. Bu boyutuyla gerçekten demokratik ve laik cumhuriyete sahip olmak ancak milliyetçi sosyalistlerin görevi olmaktadır. Çünkü milliyetçi sosyalistlerin bu görevi sisteme bütünüyle karşı çıkarak sistemdeki sömürü ağalarına karşı örgütlenmiş bir yapının, bu sömürü ağalarının aygıtlarına karşı mücadelesini esas almaktadır. Esas olarak bugünkü sistemde tekelci sermayenin oluşturduğu iktidar bloğunun sermaye kanadının arasındaki kompozisyonun değişmesi, buradaki iktidarın yapısını da değiştirmemektedir. Ve bu ideolojik söylemlerde ne kadar laik, cumhuriyetçi ve demokrat olduğu bu yeni gelişmelerde görülmektedir. Dolayısıyla milliyetçilik ile sosyalizmin devrimci birlikteliği çağımızdaki temel devrimcilik olmaktadır. Sovyetler Birliği’nde milliyetçilik Sovyetler Birliği’ndeki devrimciliğin tükenmesi, devrimciliğin tükenmesi olarak algılanmamalı; tam tersi buradaki bürokratik işbirlikçi iktidarın yıkılması olarak anlaşılmalıdır. Ama ikinci olgu olarak Sovyetler Birliği’ndeki Batı’ya bağımlı bu yapının yıkılması sosyalizmin yolunu açtığı gibi, milliyetçiliğin, milliyetçi görüntülü olan sözde milliyetçi unsurlar nedeniyle sadece Sovyetler Birliği’ne karşı çıkmanın ideolojisi olarak görülmesine neden olmuştur. Damıtılmış antikomünist burjuvazinin milliyetçiliğinin gerçek milliyetçilik olmadığı, Sovyetlerdeki sosyalizmin gerçek sosyalizm olmadığı gibi, aynı şekilde Sovyetler’e karşı durmak için milliyetçilik çizgisinde olduğu ileri sürülen unsurların aslında sistemin bir parçası olarak Sovyetler’e saldırı için biçimlendiğini görmekteyiz. Keza bu son tartışmalarda Gladyo’nun Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dağılması teorisi de bunu açıkça göstermektedir. O halde sisteme karşı duran unsurlar geçmişte Gladyo’nun devamı gibi yorumlanması da yanlış bir yorumdur. Oysa sisteme karşı çıkış geçmişte burjuvaziye karşı çıkış, diğer taraftan Sovyetler Birliği’ne, sosyalizm maskesi altında Gorboçovizm’e karşı çıkış esasen gerçek milliyetçiliğin ve gerçek sosyalizmin birleştiği bir çizgi oluşturmaktadır. Ve 20. yüzyılda ana temel bu gerçek milliyetçilik ve gerçek sosyalizmin birlikte yol aldığı bir çizgidir. Aynı şekilde de bağımlı çevre ülkelerdeki sistemin uzantısı olarak milliyetçi görüntüsüyle burjuvazinin milliyetçi olmayıp, sistemin bir parçası olduğu ama buna karşın milliyetçiliğin işçi sınıfnın, köylülüğün ve tüm ulusun ideolojisi olduğu ortaya çıkmaktadır.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||