![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can “Doktorla ne işin var Hasan?” “Yok yahu, bu Doktor Serhat arkadaşım olur?” “Kim ki bu doktor?” “Sigara yasağının ilk uygulamaya başlandığı zamandı Süleyman. Sen yoktun o günlerde köyde. Kahveden hemen herkesin ayağı kesilmişti o sıralar. Çok düşündük taşındık, ne yapsak ne etsek diye. İşin içinden çıkamadık ama. Günlerden bir gün hepimiz toplandık buna bir çare bulmak için. Her kafadan bir ses çıkıvermişti, herkes fikrini söyleyivermişti o gün.” “Neler demişlerdi?” “Anlatayım sıraylan o zaman. İlk Mahir konuşmaya başladıydı. Mahir: “Kahvede içmeyceksek nerde içcez? Evde çoluk çocuğu zehirliyon diye avrat bi yandan kaynanam diğer yandan içirtmiyorlar zati. Kapı önünde diniliyoz cigara içcez diye. Aynısını burda mı yaşıycem şimci? Elimde çaylan kapı önüne mi çıkcem? Allah düşürmesin, mahpusta havalandırmaya çıkmışız gibin. Başka eğlencemiz mi var şuncacığın dışında!” Muhtar Kerim: “Hökümet vatandaşın yüzüne kan gelsin diye yasa çıkartıvermiş. Fena mı yapmış! Yapmaz hökümetimiz fena bi şiy! İki cigara eksik içiliversin, ne olcek? Havamız duman olmayıversin. Bunlar fena şeyler mi ahali? Kahvede çayın yanında tüttürünce başınız göğe mi erdiydi! Milletin eğlencesi kalmamışmış! Yahu çocuk musunuz? Ağzınızdaki emzik mi ki eğlence oluvercek!” Kemal: “Madem vatandaşın yüzüne kan gelsin diye düşünülüyor, o zaman cigara ülkeye girerken niye izin veriliyor? Sağlık içinse bu önlem, o zaman en başından engelleme yapılsın, hadi yapılmıyorsa, sınırlama getirilsin. Niye getirilmiyor, düşündünüz mü?” Latif: “Hakkaten. Orda içilir burda içilmez diye bi şiy olur mu? Devlet hem cigarayı memlekete sokuverir, hem sonra şurda içmeyin burda içmeyin diye yasa çıkarıverir. O zaman bizim sağlığımız, kafamız bir dam altındayken mi düşünülüyor ki?” Hasan: “Memleket havadar tabii. Üstünde çatı neyim yok. Memlekete girince bu meret zarar veremiyor o yüzden. Ama bir damın altına girince, işte o zaman fena.” Muhtar Kerim: “Demokırasi var memlekette. Öyle yasakçı zihniyet olur mu? Herkesler istediği her bi şiyi alma özgürlüğüne sahip çok şükür. Eskiden böyle miydi? El altından kara borsadan cigara alıverirdi tiryakiler. Şimci demokırasi oturdu. Tamam muhalifet yüzünden birkaç eksik halen var. O da aşılacak Allah’ın izniylen. Düşünün hem, demokırasi ne demek, özgürlük demek. Devlet her şeyi önüne koyar demokırasilerde, sen alıp almamakta özgürsün. Daha âlâsı var mı bundan! Öyle değil mi imam efendi?” İmam Nurullah: “İşaretlere bakmak gerek. Sigara bünyeye zarar verir mi, verir. Kansere kadar yolu var maazallah! Genç yaşta insanları götürüyor bu zehir. Eee, devlet ne yapmış, vatandaşım kanser olmasın bundan gayrı demiş. Sağlığından olmasın, ben onlar için bu yasayı çıkarayım demiş. Muhtar haklı ayrıca. Bunu demokrasiyi zedelemeden yapmış hem. Önüne konanı seçip seçmemek hakkını Allah vermiş kullarına, devlet mi esirgeyecek, haşa! Eğer demokratik olmasaydı hükümet, o vakit hepten yasak koyardı. Bence çok büyük sevap işlemişlerdir.” Hacı Sabri: “Haklı imam efendi. Yerden göğe kadar haklı.” Fahri emmi: “Sankim sade bu zıkkım kanser yapıveriyor. Memleket köstebek yuvasına dönmüş, önüne gelen altın neyin çıkarmak için istediği zehri kullanıyor, kimse sağlığından olmuyor di mi! İçinde ne olduğunu bilmediğimiz her bir pohu yiyoz. Geni meni kalmamış sebzenin meyvenin. Ama yine de kimse sağlığından olmuyor di mi!” Muhtarın yeğeni İsmail: “Ben geçenlerde bir limon gördüm Fahri emmi, kavun sandım yemin billlah. Aha böyle eşşek kadardı.” Muhtar Kerim: “Büyüklerin lafına girme İsmail.” Kamil öğretmen: “Bu iş hakikaten zor. Sigaranın zararları ortada. Bu yasa kapalı alanlarda sigara içmeyenleri düşünerek çıkarılmış bence. İyi de yapılmış bana kalırsa. Ama o kapalı alanları işleten, çalıştıran, evlerine buralardan ekmek götürenler içinde bir detaylandırma olabilirdi. Bu sanırım, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hikayesi.” Kısmet dayı: “Kimse zor olmaz demeyiverir muallim. Ama kantara koyuyon, bir tarafı cücük kadar kalıyor.” Kemal: “Samimiyete bakıyorum ben Kamil. Fabrikaların hepsini gavura sattılar. Sonra işçilerini kapı önüne koydular...” Fahri emmi: “Epey bir süre kimse gıçına takmadı işçileri... Dam altında tellendirmeyin yasası için herkeslerin bir lafı var maşallah! Bu böyle sürer gider sabaha kadar. Lakin biz bir çözüm için toplandık buraya. Kimimiz içiyor, kimimiz içmiyor. Hasan’ın kahvesini ayakta tutcek bir yol buluveremedik hâlâ.” Selim: “Ben o yolu biliyorum Fahri emmi.” “İşte Selim’in ben biliyorum demesi ile başladı her şey Süleyman. Selim ben biliyorum dediğinde, genelde altından hiç olmayacak bir şey çıkar. Bu defa da şaşırtmadı ve öyle bir fikir attı ortaya. Sonra hepimiz o fikre sarılı bulduk kendimizi.” “Anlatmışlardı bana olayın bir kısmını. Demek böyle başladı. Doktor Serhat’ta gelen ekip içinde miydi?” “Evet, kendisi bizim akıl sağlığımızın yerinde olup olmadığını test etmek için gelenlerin içindeydi.” “Bana bunu anlattıklarında inanmamıştım. Doğruymuş ha!” “Doğru tabii. Hatta sana ne anlatıldı bilmiyorum ama eksik bile anlatmış olabilirler olayları. Biz Selim’in fikrini duyunca ilk başta pek aldırış etmedik. Ama muhtar, deli gene konuşmaya başladı deyince, babam atıldı hemen. Her zamanki gibi. Neden olmasın dedi. O ve Kısmet dayının bastırmasıyla muhtar da istemeye istemeye de olsa kabullendi durumu. Zaten o kabullenmese bile köyden birileri kesin yazı yazacaktı devlete.” “Ne yazdınız devlete peki?” “Bir dakika şuralarda bir yerde olacaktı. Buldum, al oku kendin.” Hasan tezgâhın arkasında çekmeceyi açtı. Kağıdı uzattı, Süleyman okumaya başladı. ‘Köyümüzde son günlerde baş gösteren bir hastalık ile karşı karşıyayız. Bu hastalık bilinen mikrobik hastalıkların ötesinde bir durumdur. Karasulak’ta yaşayan hemen her kişi bir takım zihinsel engeller göstermekle beraber, henüz bu hastalığı geçirmeyenlere de her an bulaşabileceğini düşünüyoruz. Bunun araştırılması, önlenebilmesi ve hatta tedavi edilmesi için en kısa zamanda devletimizin bize el uzatmasını istiyoruz. Tedavi için yapılacak bir hastaneyi de köylümüz kendi arazilerinden vermeyi, hiç tereddüt etmeden kabul etmektedir.’ “Yazı bu demek.” “Bu yazı üstüne birkaç yazışma daha yapıldı. Ama onlar muhtarda. Daha sonra köylünün akıl sağlığının gerçekten yerinde olup olmadığını test etmek için köye bir sağlık ekibi geldi. Gelenler hasta olduğu söylenenleri tek tek görüşmek için bir odaya aldılar. Bunun için muhtarın evinde toplandı herkes.” “Vay anasını! Neler kaçırdım ben! Neler sordular size Hasan?” “Birkaç şekil gösterdiler önce. Sorularda, kendini son günlerde nasıl hissediyorsun, şu anda ne yapmak istersin veya içinde bulunduğun yaşantıdan memnun musun gibi sorulardı aşağı yukarı. Herkese aynı sorular soruldu elbet. Ama önceden kararlaştırılsa da cevaplar, sonra aynı olmadığı ortaya çıktı.” Mahir: “Bu şekil incir yaprağına benziyor. Havva anamızın resimlerde gördüğümüz, taktığı yapraktan değil ama. Gördüğümden değil de çok eskiden bakıvermiştim bir kitaptan. Ama bu, bizim bahçedeki yemişinkini daha bir andırıyor... Şu anda cigara yakmak isterdim yalan değil. Hiç memnun değilim hayatımdan. Çünkü ben daha öncede yaşayıverdiydim. O zamanlar bir padişahtım. Sarayım vardı, cariyelerim vardı. Koskoca padişahı köye tıkarsan ne olur sanıyon! Elde yok, avuçta yok yaşıyoz işte.” Kemal: “Bu şekil Che’nin son resmindeki yüzüne düşen gölgeye benziyor. Gölge sağ tarafında görünse de aslında gölge değildi. Yüzünde bir leke izi vardır onun. Kimse bilmez. Nerden biliyon dersen, onunla az muhabbetim olmadı. Şu an onunla dağlarda olmak isterdim gene. Bir elimizde de havana puroları oluvercekti. Ne günlerdi yahu! Devrimcilik vardı o zamanlar, şimci nerdee!” Hacı Sabri: “Beni bu işlere bulaştırma doktor bey. Ben anlamam şekilden mekilden. İllaki soruyorsan ama bu şekil bence benim seccadenin köşesindeki işlemeye benziyor. Şu anda namazı kaçırdığım için namaz kılmak isterdim tabii. Amanın vakit kaçıyor essahtan! Ben kalkıyom, sonra gene sorarsın bana!” Kısmet dayı: “Bu şekil bana gençliğimdeki aşkımı hatırlattı. Çok fena aşık olmuştum. Üstünde yemyeşil yosun gibi bir entarisi vardı. Şekle bakınca o geliverdi aklıma neden bilmem. Şu anda onun yanında olmak isterdim. Onunla sularda yüzüvermek. Denizkızına aşık olmak ne demek, sen biliverir misin doktor bey oğlum. Sonra kader bizi ayırıverdi işte. Ah, ah! Ne günlerdi o günler. Bakma bu halime, eskiden çok dinçtim, iyi yüzerdim. Şimci kocadık. Aşk desen artık bizim neyimize. Sağlığımızdan oluruz, tekrar aşık oluversek bu yaşta. Sonra parasız bir hastane bul buluverirsen. Sürünürüz vallahi!” Latif: “Bu şekil mi? Çıkarıcem neye benzediğini ama çıkaramıyom. Bu soruyu geçsek. Ama ısrarla bir cevap istiyorsan doktor bey, bence bu, bizim hanımın eline yaktığı kınaya benziyor. En son anam ölünce, yani onun kaynanası oluyor ölen, kapının önüne kına koydulardı. Onu yakacak münasip yeri eli olur diye düşünmüş herhal. Eline yaktıydı. Ben hanımı severim sevmesine de ailemle pek geçinemez. Neden bilmiyom ısınamadı bizimkiler ona. İyi kadındır aslında. Bana da iyi bakıverir. Bugüne kadarsa bir günde en çok iki kere dayak yedim ondan. Kadın eli tabii, hafif oluyor. Bi şiy demedim hiç. Gönlü razı olsun yeter ki. Şu an evde olmak isterdim, ıscacık oh! Hasan: “Bu şekil besbelli ki bir örümcek ağı. Her yanı örümcekler kaplayıverdi zati. Görmüyon mu sen? Bak tam şurda var bir tane. Kapının önünde de var. Kaynaşıp duruyorlar, her an ağını salabilir üstüne aman dikkat edesin. Ben bunlardan çok gördüm. Ağını atmadan önce etrafı kollar, uygun zamanı bekler, sonra ağını örmeye başlar. Fırsat vermeyeceksin bunlara. Şu anda nerde mi olmak isterim? Beyazların ele geçirdiği toprakları geri alamadık henüz. Kabilemin başında olmak isterim. Çok kan akıttılar. Ama Ulu Manitu, büyük ruh yanımızda. Biz bu yanlışları düzelteceğiz. Çünkü atalarımın dediği gibi, yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur.” Selim: “Bu şekil yanmış bir uzay gemisi modülüne benziyor. Şu an evrende olmak isterdim. Bu gezegene inivermekle hata yaptım galiba. Bilmiyorum. Henüz karar veremedim.” Fahri emmi: “Bu bir patates baskısı. Çocuk muyuz biz, bu ne diye soruyon! Patates baskısı işte. Sizi bunu sorun diye mi doktor yaptılar! Peh! Nerde olmak istediğimden sana ne! Keyfimin kahyası mısın? Bak halen soruyor deyyus. Tövbe tövbe! Benim yaşamımı kenara bırak da sen memnun musun, onu de hele bir. Bak koca diploma almışın ama elinde resimler, ona buna, bu ne diye soruyon? Aldığın maaş yetiveriyor mu sana! O maaşla it gibin çalışıp bir sürü hastaya nasıl yetişiyon! Saçındaki beyazlara baksan kırkını geçmişin ama bence taş çatlasa otuzunda ya var ya yoksun. Yetişemiyon di mi herkese? İçin sızlıyor di mi, iki dakikada göz ucuyla insanları muayene ederkene? Niye susuyon! Haydi, sıkıysa sen cevap ver bunlara!” “İşte böyle Süleyman.” “Muhtar Kerim’in ne dediğini anlatmadın.” “Onun içeri girdiğinde ne dediğini bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şey, o çıkınca bizim tüm oyunumuz suya düştü. Sonra duyduğumuza göre Sadi beyciğinden telefon gelmiş. Bu işi engelle demiş.” “O yüzden mi akıl hastanesi kurulmadı köye.” “Evet. Selim’in fikriydi akıl hastanesi işi. Akıl hastanelerinde galiba sigara içmek serbestmiş. O böyle diyince buraya da bir akıl hastanesi yaptırabilirsek, o zaman bahçesine de ben bir kahve açarım, gelen giden hem sigarasını içer hem de çayını diye düşündüydük.” “Bu kadar teşkilata yazık olmuş yahu.” “Oldu ya, o kadar da hazırlandıydık. Doktor Serhat’ta o günden sonra arar arada sırada bizi işte, sağ olsun.” “Karasulak’ta ilk akıl hastanesi olan köy oluvercekmiş baksana.” “Aslında gidişata bakarsan Süleyman, bir daha bizim başvurmamıza bile gerek kalmayabilir. Umumi durum sonucunda ha bugün ha yarın, eli kulağında her an delirebiliriz. Neysem, olacağına bak sen. Ben şu çayları tazeleyeyim artık. Çok bekletmeyim ahaliyi, içlerinde padişahlar, devrimciler var. Şakaya gelmezler, yanarım.” Gülerek çayları koymaya başladı Hasan. Süleyman’da Latif’lerin masasına bir sandalye çekti, oturdu.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||