![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bu yazının başlığındaki üç sözcüğe bakarak Türk seyircisinin ekranlarda izlediği bir gerçeği basmakalıp biçimde yineleyeceğim sanılmasın. Yazdıklarımda konu, görüş ve ayrıntılar yönlerinden yenilik olmasına dikkat ederim. Bana bu uğraşımda yardımcı olacak bilgiyi ve belgeyi, çoğu kez ilk-elden türlü kaynaklarla yurt içinde ve dışında yıllardır toplamakta olduğum anlaşılıyor olmalıdır. Bu genel yöntemsel ve dizgeli yaklaşımım bir yana, özellikle Amerikan Kongresinin yalnız Türk-Ermeni ilişkilerinde değil, tüm işleyişinde acıklı bir komedi sergilediği inancındayım. Aşağıda vereceğim kimi sayıların da göstereceği gibi, Amerikan halkı da bu Kongre utanmazlığından bıkmış usanmıştır. Ben bu yazıda daha çok bu genel kepazeliğin çerçevesini çizip Beyaz Saray’da bir yılını dolduran Başkan Obama’nın 2008 oylamasından önce seçmene verdiği “değişim” sözlerini tutmak niyetinde zaten olmadığını, bugüne değin tutmadığını ve bundan sonra da tutmayacağını göstermiş olacağım.
“Ermeni soykırımı” adını taşıyan konu Amerikan Kongresinin 46 üyelik ilgili kurulunda 23’e 22 (yani, toplam 45) oyla kabul edildi. Sonucun dilediği biçimde olabilmesi için konuşmaları, tartışmaları ve oylamayı türlü yöntemlerle uzatan kurul başkanı, “evet” oyları yalnız ve yalnız bir sayı farkıyla öne geçer geçmez, kararın alındığını açıkladı ve elindeki tokmağı masaya vurdu. Dışarıya çıkmış olan kişinin o tek oyuyla belki de (23-23 diye) eşitlenecek olan sonucu düşünmek bile istemiyordu. Bir zurnası eksik olan bu soytarılık Türkleri üzdü, Ermenileri gönendirdi. Biri hayıflanıp karamsarlığa boğulurken, ötekinin gönlü açılıp rahatlamasının, Amerikan Kongresi denilen bu oyunluğun geniş çerçevesi ele alındığında, orantısız ve abartmalı tepkiler olduğunun altını olabildiğince kalın çizmeliyim. Konuyu hafife asla almıyorum. 1980 öncesinden bu yana, bu konuda yaptıklarım ve yapmakta olduklarım ciddiyetimi yeterince gösterir. Ancak, gerçek kısaca şu: Bu kurullar hep böyledir. Neredeyse her karar böyle alınır. Amerikan siyaseti böyle “işliyor”; açıkçası, bundan ötürü doğru işlemiyor. Oradaki kapkaççı siyasal yaşam, seçim dalaverelerinden her türlü fırıldak kararlara değin, eksiksiz bir “tiyatora”dır. Oyuncuların çoğu “gece silâhlı, gündüz külâhlı” denen malın gözüdürler. “Midecilik”leri önde gelir. Ben bu yazıda işte bu çerçeveyi çizmek ve Amerika’da siyasetin ne denli batakta olduğunu göstermek istiyorum. Bu savımı kanıtlamak için Amerikan geçmişinin içine uzanacak değilim. Demek istediğimi 2009-10 yılı içinde kalsam bile anlatabilirim. Bir yıl önceki son başkanlık seçiminde, kimilerine göre, sanki önemli bir şey olmuştu. Yeni oy hakkı kazanan genç Amerikan kuşaklarıyla sıradan yurttaştan gelen iki-üç haneli alçakgönüllü parasal katkıların da yardımıyla siyah derili Barack Obama Beyaz Saray’ın son konuğu oldu. Ekonomik darboğaz ve savaşlardan bunalan Amerikan halkı için, giderek birçok yabancı uluslar için de sanki “tam zamanında” ve seçmenin bir bölümünün işitmek istediği sözlerle gelmişti. Ülkemizin kimi illerinde adına kurbanlar bile kesildi. (Olan zavallı koyunlara oldu.) Oysa, yeni başkanın basılmış kitabı dişe dokunur bir seçenek yanlısı olmadığını, bana kalırsa, yeterince kanıtlıyordu. Oradaki ipuçlarına dayanarak Obama’nın bir değişim getiremeyeceğini o daha seçilmeden TÜRKSOLU için yazdığım uzunca bir incelemede saptadım. Geçen zaman beni ve kuşkusuz aynı düşüncedekileri haklı çıkardı. Obama seçim sırasında söylediklerini artık “lâf olsun diye” bile yinelemiyor. “Temel değişim” sözcüklerini ne ağzına alıyor, ne de o anlama çekilebilecek başka bir sözcük kullanıyor. O yönde bir başlangıç, üstü kapalı bir deyim, bir belirti, bir dokundurma bile yok. Demokrat Partiden kazanması beklenen kişi eski Başkan Bill Clinton’un eşi Hillary’di. Onu geçti ve adaylığı aldı; sonra da başkanlığı. Ama kurduğu yeni iktidarı Demokrat Partinin gene eski sahiplerine bıraktı, tutucu Cumhuriyetçilerin namlı gericilerine görevler verdi. Oysa, aday olmadan önce ve hemen sonra bu türlü siyaseti “küçük” diye eleştiriyordu. Şimdi, o darlığın içine kendi oturup orada sıkıştı kaldı. Bir yıl öncesine dönecek olursak, sorun kendi başlarına önemli olan sağlığa ve küresel ısınmaya yaklaşımda yenileşmeyle sınırlı değildi. Obama bunları ağzına alır almaz, aynı partiden öteki aday Hillary bu ikisine hemen sahip çıkmıştı. Obama daha geniş bir çerçevenin sözünü ederek gündeme “temel değişim” düşüncesini sokuyordu. Bu denli kısa dönemin devingenliği neydi ki, Obama balonu söndü? Gerçek şu ki, Amerikan yönetim biçimi baştan aşağıya çürümüştür. Temel değişim gerçekten gereklidir. Güçlü özel çıkarlar, her iki partinin onayıyla, (rüşvet dahil) harcadıkları para ve yaptıkları baskılarla yönetimi ele geçirmiş, kararlara egemen duruma gelmişlerdir. Bu çıkarların içinde kampanya katkıları ve türlü baskı örgütlerinin ağırlıkları yer alır. Değişmesi gereken budur. Kapsamı ise, sürümlük değil, temel ve sürekli değişikliği öngörüyor. Bugün var olan haksız, ayrıcalıklı, çarpık ve gülünç düzeni ayakta tutanlar böylesine bir değişimin karşısındadırlar. Bu yaşamsal engel yıkılmadıkça, sıradan Amerikan yurttaşının yaşamı değişmez. Obama seçimlerden önce oy toplamağa çalışırken, yukarıda sıralananları söylemiştir. Hem de aşağı, yukarı bu sözcüklerle. Yurttaşın istediği de budur. Şimdi gelinen noktada ise, durum şöyle: Bir yıllık yönetim bu konuda hiçbir şey yapmadı. Başkanlığı aldığı 20 Ocak 2009 tarihinden bu yana, ondan önce Cumhuriyetçi George W. Bush ve daha önce de Demokrat Bill Clinton ne yapmışsa, aynı yolda yürümektedir. Obama da egemen durumu kollayan ve savunanların uygulayıcısıdır. Onlarla görüşüyor ve anlaşıyor. Güçlü bir olasılıkla, gerçekten istediği söyledikleri değildi; başından beri düşündüğü de herhalde buydu. Obama başkanlığı ya 2013’de ya da (bir kez daha seçilirse) 2017’de bırakacak. Bu gidişle, Kongre’deki kurullarda, başkent Vaşington’da ve Amerika’nın hiçbir yerinde bir şey değişmeyecek. Oy verenlerin saf umutlarını çoktan aldattı. Bu ikiyüzlülük daha yıllarca sürer. Bu oluşumun nedenine inip doğru tanı koymak gerek. Söz konusu tavır yalnız Türkiye’ye ve Türklere karşı gösterilen danışıklı dövüşle karışık umursamazlık değil. Üye olunca bu batakçılar da yemin ediyor. Ama onlar da, deyim yerindeyse, “orucu hilelilerden”. Oy avcılığıyla başlayıp hokkabazlığa soyunanların tek dubaracılığı “Ermeni soykırımı” konusu mu? “Abdesti çoktan bozmuş olmasalardı” bu kafesçiliği herkesin gözü önünde böylesine hababamcı pişkinlikle sergileyebilirler mi? ABD yönetiminin ta ortasında batmış, görev yapamayan bir kurum var. Adı: Amerikan Kongresi. Parasal yönden değil, ama siyasal açıdan batkınlığın dibinde bir kurum. Amerikan halkının da bu kuruma inancı, saygısı ve bağlılığı kalmamıştır. Bu değerlendirme benim kişisel bir görüşüm değildir. Bu ülkenin kamuoyunda ölçüm yapılmış ve dörtte-üçü Kongre’nin görevini gereği gibi yapmadığı inancını belirtmiştir. Ardından, şunu da anımsatmakta yarar var: Amerikan halkı Britanya Tacına karşı ayaklanıp bir Kurtuluş Savaşına yönelerek 1776’da bağımsızlığını açıkladığında, Amerikan Devriminin bu duyarlı anında bile deniz-aşırı Taca bağlılık gösterenlerin yüzdesi daha fazlaydı. Hangi vali, komutan, bölge ve birliklerin Amerika yerine sömürgeci Britanya’ya bağlı kaldıklarını ad, kent ve sayılarla belirtmenin yeri bu yazı değildir. Ancak, önemli olan şu ki, kendi yasama organına bugün karşı olan Amerikalılar daha önceleri Britanya’yı destekleyen Amerikalılardan daha fazladırlar. Bu çarpıklığı görmek ve bunun temel nedenine inmek gerekir. ABD Kongresi’nde Ermeni eksenli kararın sunuluş, oylanma ve alınış biçimleri biz Türkleri genelde afallatmış olabilir. Ama aynı Kongre’nin benzer olaylarda yinelenen tavırları seyirci kalan sıradan Amerikalıyı yıllardır şaşırtmıyor. Yurttaşlarımız da, son günde kalkıp giden TBMM üyelerimiz de donakaldılar, her birinin nutku kurudu. Öte yandan, Amerikan halkının, hiç değilse onun büyük çoğunluğunun, anlamağa başladığı şudur: Kongre ıstavrozunu çoktan şaşırdı; kulluk ettikleri ‘peygamber’ güçlü ve örgütlü büyük sermayedir; bir Anayasa kurumu olarak dürüstlüğü kalmamıştır. Obama’yı başında desteklemiş olan kimi Amerikalı yazarlar şimdi bu yoruma yöneliyorlar. Onların gözünde de, Kongre bir aldatmaca oyunu oynuyor. Bu bir yapmacıklık, bir sahte görünüştür. Kısaca, dostlar alış-verişte görsün. Sanki bir şey özgürce tartışılmış ve hakça bir karar alınmış sanılsın. Ama Kongre üyeleri, seçimler sırasında akan paralar başta olmak üzere, dışarıdan gelen desteğe midelerinden hastalıklı biçimde bağlıdırlar. Kime hesap verirler? Seçmene mi? Hayır! Beyaz Saray’da oturan kişiye mi? Hayır? Yüce Mahkemeye mi? Hayır! Konuyu daha iyi bilip değerlendirenlere mi? Hayır! Ya kime? Kendi yararları için hangi partinin iktidarda olması gerektiğine karar verip kişi olarak da kime arka çıkacaklarını belirleyip kesenin ağzını açanlara! Bu oluşumun doğru tanımı şudur: Çürümüşlük. Söz konusu olan yalnız pusulası para olanların çürümüşlüğü de değil. Sıradan yurttaşın siyasete olan inancının çürümüşlüğü de var. Bu da benim kişisel bir eğilimimi yansıtmakla kalmıyor. ABD’nin en ağırlıklı birlikteş devletlerinden olan Kaliforniya’da son zamanlarda yapılan bir sormaca yurttaşın %88’inin Kongre’de alınan kararların ardında para olduğuna inandıklarını gösteriyor. Bu inancın sonuçları üyelerin çürümüşlüğünden daha ciddidir. Kişiyi siyasetten ve demokrasiden soğutur, uzaklaştırır ve katılımını sona erdirir. O zaman, Kongre’deki çürümüşlüğün üstündeki (ne kadar kaldıysa) denetim de kalkar ve siyaset yalnız acımasız kurtlara ve tilkilere daha da fazla kalır. Kongre’deki kurulda izlediğimiz oylama bu genel çerçeve içinde de değerlendirilmelidir. Ama görüldüğü gibi, çürümüşlüğün saklı ve gizli yanı da kalmamıştır. Acıklı-güldürü gösterisi herkesin gözü önünde yer alıyor. Bu konuyu bundan sonra da derinliğine irdelemek zorundayız.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||