Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (19 - 0,10)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Tayyip'in sloganı:
Ya tam susturacağım
ya kan kusturacağım
GÖKÇE FIRAT
Ergenekon tertibiyle Ordu'yu tasfiye edip Fethullahçı Gestapo kuruyorlar
ALİ ÖZSOY
AKP Apo'nun yolunda: Güney Afrika Modeli
ÖZGÜR ERDEM
Bu ülkede herkes susacak bir tek Tayyip konuşacak
İNAN KAHRAMANOĞLU
Doğramacı'nın cenazesi Amerikancı düzenin cenazesi olsun!
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Geçmişten günümüze açılımlar ve sonuçları
OKAN İŞBECER
Bahçeli 28 Şubat'tan hesap sordu
TUĞRUL ÇELİK
Fidel ölmedi
ARİF BAKIR
Kaos mu
doğum sancısı mı?
NURAY TÜRK GÜNAY
Kahraman Türk kadınının
8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun
FAHAMET YALÇINKAYA
Bakmak ve görmek
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Dikensiz gül bahçesi
TÜRKKAYA ATAÖV
Antika hırsızlığı
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar- 4
EYKAN CAN
Şehir havası
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (19-0,10)
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (19 - 0,10)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bu, son mu bilemiyorum ama yine bir ara konuşmadayız. Geçen konuşmamızın tansiyonu yüksek oldu. Gerilim hatlarının altında dolaşır gibiydim. Artı şeklinde elektıronlar yağyorlardı başıma kar gibi. Renkleri de sarsarıydılar. Tüm bu gerilime karşın, dediklerimin hepsinin arkasındayım. Düz ve beyâz bir göğün altında olsaydım da yine aynı şeyleri derdim. Emin olabilirsin bundan, Sağdıç. Velhâsıl, konuşmamız gerek…

‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’i çok beklettiğimin ayırdındayım. ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’ demek de tuhâf oldu birâz. Zaten, kendisi de, bu akıl karşıklığının 19. Konuşmada biteceğini ve eski durumlarımıza döneceğimizi söylüyor. Umarım, öyle olur çünkü, şu ân itibâriyle, bir tek seni tanımak, Sağdıç, birâz yoruyor beni doğrusunu söylemek gerekirse. Zaten, genelde de, böyle değil midir? Yâni, kişinin yalnızca tanıdığı bir kişi varsa, çok yorucu bir ilişki olur bu. Çünkü, tüm anılar, alışkanlıklar, yaşanmışlıklar yalnızca tek kişide toplanır ve bu da, ilişkiyi yıpratır.

“Yaşanmışlıkların yanında, yaşanmamışlıkların da tek bir kişide toplanması yorar kişiyi.”

“Çok güzel dedin, Sağdıç. İlerde yaşaman olası şeyi, kesin o tek kişiyle yaşayacağın duygusu yüzünden, insanın yaşamla ilgili tüm iştâhını alır götürür. Bir şeyi yaşamasan bile, aynı kişiyle yaşayacağın için o şeyi, sânkiyse o şeyi daha önceden yaşamış gibi hissedersin. Bu, karnındaki şişkinlik hissi gibidir. Açsındır ancak karnın şişdir daha yemeden. Epey tatsız bir durum. Yaşamın yaşamadan biter birden. Sonra ufka bakan bir emeklilik evrenine döner yaşamın. Amacım, seni kötülemek değil…”

“Biliyorum, merak etme.”

“Amacım, insan olduğumuzu anımsatmam sana. Bence, insan, 3 kişiyle başlar. Bir başınayken, canlısındır. 2 kişiyken, bireysindir ve 3 kişiyken de, insan olma özelliğin başlar. ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’in gelmesi iyi oldu bundandır ki. Daha önceler neler konuştuk bilmiyorum ancak şimdiden gelmesiyle kendimi daha iyi hissediyorum. Ya sen, Sağdıç?”

“Ben de. Ancak, ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’ bizi kandırıyor olmasın. Nereden belli tanıdığımız ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’i tanıdığımız?”

“Amma kuşkucusun be, Sağdıç!”

“Tetikte olman gerek sürek bir biçimde. Hemen el sözüne kanma. Senin de, böyle bir sorunun var işte. Hemen atlıyorsun sazan gibi. Hemen insanlarla dost olmak istiyorsun.”

“Eeeee?”

“Eeeeee’si, sonra, yeterince ilgi görmeyince üzülüyorsun. Beklediğin ilgiyi göremeyince küsüyorsun hemen. Bundandır ki, çevrendeki kalabalık benle sınırlı.”

“Sen çok zaman yetiyorsun bana, Sağdıç”

“Sağol ancak demin konuştuklarımızı unutma. Her şeyleri benle yaşadıkça, hiçbir şeyi yaşayamamaya başlıyoruz. ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’e de sarılmamız bundan işte.”

“Eeeee, bendeki sorunun adını koydun mu, Sağdıç hekim? Kesin koymuşundur. Bilmiş bilmiş ötüyorsun deminden beri.”

“Bence sende ‘Sâmimiyet Sendromu’ var.”

“O, ney be?”

“Senin sorunun olduğu için, bilememen doğal.”

“?”

“Bakma bana öyle! Derya içre deryalıklar nasıl bilmezse deryayı, sen de, kendi sorununu bilemezsin. Sorununu adlandıramazsın. Zaten, her şeyleri başkası adlandırır.”

“Ama sen kendini kendini ‘Sağdıç’ diye adlandırmıştın.”

“Özünde, sen edilgen olarak koydurdun o adı bana. Özünde, sen seçtin bu adı; bana bir tek koymak kaldı.”

“Neyse…”

“Bence de, neyse… Konuya, sorununa dönelim.”

“Evet, neydi benim sorunum?”

“Sâmimiyet Sendromu…”

“Adı da pek havalıymış. Bu hastalığı taşımasam bile, hemen taşımak isterdim; hatta, taşınmak isterdim bu hastalığa, sendroma.”

“Bâzen şiir gibi konuşuyorsun.”

“Sağol.”

“Şimdi sana dönersek… Bu Sâmimiyet Sendromu, sondan başlarsak, insanı yalnız yapar.”

“Nasıl?”

“Eğer biri, ilk tanıştığı insanlara, en iyi dostuymuş ve yıllara yayılan bir geçmişi varmış gibi davranmaya başlarsa, o kişi, insanları korkutur. Bu insan bir kadınsa, kadına sarkar durumuna düşer; erkekse, ezik durumuna düşer ve kimseler O’na hak ettiği saygıyı, sevgiyi ve ilgiyi göstermez. Ezik muamelesi yapar ve dışlar. Sâmimiyet Sendromu çeken kişi de, buna bir anlam veremez ve ‘Ben insanlara iyi davranıyorum ama, insanlar ne kadar manyak ki, bana kötü davranıyor’ aymazlığına düşer. Bu, sende de var işte.”

“Yahu, insanlara sıcak davranmak, yapmacıksız, içten ve insan gibi davranmak… Bir hastalık mı sence, Sağdıç?”

“Bu dediklerini yap ancak insanlardan aynı davranışları aynı derece ve şiddette bekleme çünkü dediğin tüm bu davranışları bir insanlık görevi olarak, yâni, insanların da sana böyle davranmalarını beklemeden yapmalısın. Ancak, pek beceremiyorsun bunu. Hemen insanlarla can ciğer kuzu sarması olmak istiyorsun. Bu, insanları korkutuyor çünkü insanlar buna hazır değiller daha. Sen yüce gönüllü olabilirsin, ancak yüce gönüllü olmayan biri seni anlayamaz ve dışlanırsın. İnsanların, en büyük korkusu düzenlerinin bozulmasıdır. Ölümden bile bundan korkar insan. Yaşam, iyi-kötü, bir düzen ve alışmışlıktır; ölümün ne olduğunu bilmediği için korkar insan ölümden. Ölüme bir alışma dönemi olmuyor çünkü. Ölüm, bir alışmışlık olamıyor. Teşbih de hata olmaz, sen de, insanlara ölüm gibi geliyorsun. Düzenlerini ve alışmışlıklarına çomak sokuyorsun. Kötü niyetli değilsin ancak karşı taraf bunu böyle algılayamıyor çünkü öyle yetiştirilmemiş, düzen ve alışmışlıklarını öyle kurmamış, kurgulamamış kendi yaşamında. Böyle davrandıkça sen, bir izlemin çıkartılmış sâhnelerine dönüyorsun. Gereğin kalmıyor o kişinin izleminde. DvDye konursan ne âlâ!..”

“Eeeee, başka?”

“Sâmimiyet Sendromu’nda bir sevgi doyumsuzluğu var. Yüce gönüllü gibi görünürsün ancak özünde büyük ve ağır bir bencillik vardır. Çevresindeki bütün sevgilerin kendisinde toplanmasını ister Sâmimiyet Sendromu’ndan muzdarib kişi çünkü sevgi, özünde, saygıdır. Sevilen kişi sayılır. Sevgi açlığı, saygı açlığıdır. Ve esasen, hak ettiği saygıyı görür ancak daha fazlasını ister. Bundandır ki, nitelikten çok niceliğe önem verir ve çevresini olduğunca genişletmeye çalışır. Bu da, her gördüğü kişiyi, dost edinme edimine götürür. Ve bu da, insanları korkutur çünkü insan herkeslerle dost olamaz. Dost olmaya zorlayan bir kişi de, çok itici ve korkutucu görünür.”

“Sen de sapık yaptın beni ha!”

“Yok, sapık değilsin çünkü bunları bilmeden, iyi niyetinle yapıyorsun. Ancak insanlara gereğinden fazla değer vermeye çalışıyorsun. Bu da, o değeri kendinde görmeyen, kişileri senden uzaklaştırıyor. Bunun, ayırdında değilsin.”

“Yine diyorum… İnsanlara değer vermek, onlara iyi davranmak ‘Sâmimiyet Sendromu’ysa, ben bu hastalıktan muzdarib olmayı ömrümün sonuna dek isterim. İnsanlar, o denli yapmacık bir dünyaya adım atmışlar ki, iyiliği görünce korkuyorlar çünkü, sana katıldığım tek nokta olarak, düzenlerinin ve kurguladıkları ya da kurgulanan alışmışlıklarının bir müdahaleye maruz kalacağını düşünüyorlar. Bu da, onları hastalıklı yapıyor bence. Ben de o kişilere ‘İlişki Muzdaribi’ diyorum.”

“Bence, güzel bulmuşun ancak bu bile senin Sâmimiyet Sendromu’ndan muzdarip olmadığını göstermez. Karşı tarafın hasta oluşu, senin hasta olmadığını göstermez. Pekâlâ, iki tarafta el ele hasta olarak dolaşabilirler. Velhâsıl, insanlarla ilişkilerini iyi ayarla. Onlara gerektiği gibi gündelik davran. En iyi dostlarıymış gibi davranma onlara hemen. Bırak, onlar sana yaklaşsın ve sâire…”

“Yine de kabul etmiyorum saptamanı…… Ya da, doğru mu yoksa yahu? Doğru olabilir çünkü mutsuzum.”

“Zaten, Sâmimiyet Sendromu mutsuzluk ve yalnızlık yapar. Kanıta da gerek yok başka. Sâmimiyet Sendromu’ndan muzdarib olduğunun en büyük kanıtı sensin işte; işte sen dedin demin mutsuz olduğunu. Ayrıca, demene de gerek yok, çünkü biliyorum :Sen yalnız bir adamsın ve hep böyle müzmin yalnız ve mutsuz kalacaksın. Bu’ndan kaçamazsın.”

“Yine hükmünü buyurdu, Sağdıç Efendi!”

“Beğen, beğenme; kabul et ya da etme :böyle…”

“Bu arada, demin dedin ya…”

“Neyi?”

“ ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’i tanıyıp tanımama kanıtını.”

“Evet?”

“Düşümdüm de…”

“Eeeee?”

“Seni tanıdığımın kanıtı ne, Sağdıç? Belkiyse, seni, yalnızca bu 18. Konuşma bitene dek bileceğim ve 19. konuşmaya geçince ‘Kendisine Suphi Bey diyen bey’le tanışıklığımızı kaldığımız yerden devam ettireceğiz. Belkiyse, Sağdıç, sen bir ara-insansın.”

“Olabilir. Ancak, şimdilik, dediğin gibi olsa da olay, benle yetinmek durumundasın çünkü daha 19. Konuşmaya geçemedik. Ne zaman geçeceğimiz de kuşkulu. Sen en iyisi bu konuyu şimdilik kafana takma. Sâmimiyet Sendromu’na yoğunlaş ve çözmeye bak. Yoksa, seni kimseler sevmeyecek.”

“Zaten sevmiyorlar, Sağdıç.”

“Gördün mü? Bana tıkanıp, bana sıkışıp kaldın.”

“Doğru.”

“Pişman mısın?”

“Bilmiyorum. Kalıcı ya da süreli olup olmadığına bakar durumun. 19. konuşmaya bakar bunun yanıtı da.”

“Haklısın, bilâdel”

“Sen de, bu sendrom konusunda ağır haklısın. Sâmimiyet Sendromu’m yüzünden, sevda konusunda da hep çakıyorum. Kimseler, benim O’nları sevdiğim gibi, beni sevemiyorlar. O’nları öyle sevmeme, belkiyse, bir anlam veremiyorlar ve ürküyorlar benden. Sânkiyse, sevdam sapık O’nlara göre. Sevdam, sevdalarını yatağa atacak hemen sânkiyse. Bir gecelik ilişki gibi düşündüğünü düşünüyorlar sevdamın. Oysa, hepsi sâmimiyetimden ve doğrudan oluşumdan. Başka bir şeyler değil. Sâmimi ve doğrudan olunca sâmimi ve doğrudan olamayanlara karşı :böyle bir Sevilemeyen oluyorsun işte. Kimseler seni sevmeye cesâret edemiyorlar. Kâlpleri karınlarına inmiş bu kişilerin. Zaten kâlpleriyle değil, karınlarıyla konuşuyorlar. Hep taktik. Hep matematik. Zaten ömrüm boyunca matematiğim hiç iyi olmamıştır. Hiç sâmimi gelmemiştir bana matematik. Duygusuz insanların cümleleridir işlemler. Cümle kuramayanların matematiği iyidir. Sözcükler yerine sayılara sığınırlar. Sayılar, cismânî; sözcüklerse rûhânîdir. Rûhu olmayanın gönlü de olmaz. Yalnızca bir bedene sığınırlar. Oysa, beden, dışramızda değil, içremizdedir.”

“Amma tasavvufî konuştun!”

“Arada bir gerekiyor. Éliff Shafaque bile bu konulara değiniyor; ben eksik mi kalayım?”

“Tabii… Tabii…”

“Ez cümle :Sâmimiyet Sendromu, hem dost hem de sevgili edinmemi engelliyor. Engelleniyor ve yok sayılıyorum. Tıpkı Feysbuk’da İstenmeyen bir Adam gibiyim. Kimse beni kendine eklemiyor.”

“Bir engellisin yâni…”

“Çok güzel dedin, Sağdıç. Engelli olmak için, bedensel ve zihinsel bir özrün olması gerekmiyor illâ ki. Ben de, bir engelliyim.”

“Bir fârk var.”

“Nedir, Sağdıç?”

“Senin özrün kendinden değil, başkalarından kaynaklanıyor. His özürlü herkesler…”

Umarım, bunlara 19. konuşmada da devâm edebiliriz, Sağdıç. Şimdilik, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar…

Haydi hayırlısı…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40