Prof. Dr. Şener Üşümezsoy - İdeoloji ve politika (I)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Tayyip'in sloganı:
Ya tam susturacağım
ya kan kusturacağım
GÖKÇE FIRAT
Ergenekon tertibiyle Ordu'yu tasfiye edip Fethullahçı Gestapo kuruyorlar
ALİ ÖZSOY
AKP Apo'nun yolunda: Güney Afrika Modeli
ÖZGÜR ERDEM
Bu ülkede herkes susacak bir tek Tayyip konuşacak
İNAN KAHRAMANOĞLU
Doğramacı'nın cenazesi Amerikancı düzenin cenazesi olsun!
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Geçmişten günümüze açılımlar ve sonuçları
OKAN İŞBECER
Bahçeli 28 Şubat'tan hesap sordu
TUĞRUL ÇELİK
Fidel ölmedi
ARİF BAKIR
Kaos mu
doğum sancısı mı?
NURAY TÜRK GÜNAY
Kahraman Türk kadınının
8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun
FAHAMET YALÇINKAYA
Bakmak ve görmek
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Dikensiz gül bahçesi
TÜRKKAYA ATAÖV
Antika hırsızlığı
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar- 4
EYKAN CAN
Şehir havası
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (19-0,10)
 
 

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
İdeoloji ve politika (I)

Egemen ideoloji, başkaldıran ideoloji

İdeolojiyi politik anlamda çok yalın bir biçimde ele aldığımızda egemen ideoloji ve buna karşı duran başkaldıran ideoloji diye ikiye ayırmamız mümkündür.

Egemen ideoloji, egemen sınıfların toplumu bir bütün olarak yönetebilmek ve toplum içindeki sınıfsal ve diğer çatışmaları kendisine sorun çıkarmayacak şekilde çözebilecek konsensüse indirgeme temelinde yer alır. Bu boyutuyla bakıldığında aydınlanmanın dine karşı ideolojisi Marks tarafından burjuva ideolojisi olarak özetlenirken, ideolojiyi çarpıtılmış bir bilinç olarak vurguladığı sürekli ileri sürmektedir. İçindeki artı değerin ortaya konma mekanizmasıyla kapitalist düzendeki antogonizmayı açıklar. Yani burjuva ideolojisine karşı duran Marks’ı ideolojiye karşı olarak değerlendirmek taban tabana zıt bir olgudur.

Lukacs

Gramsci

Althusser

Andre Gunder Frank

Negri

Laclau

Çünkü tanımladığımız biçimiyle ele aldığımız zaman burjuva ideolojisi, hakim ideolojiye karşı olan ve sanayi toplumundaki üretimin yeniden dönmesi veya yeniden üretimi için gereken ana öğenin, emeğin artı değer olarak yeni ürüne katılması olgusudur. İşte bu artı değerin paylaşımı da burjuva ideologları tarafından sanayicinin yaptığı yatırım sonucu elde ettiği kârı diye algılanır. Gerçekte ise bu işçinin o ürüne kattığı emeğinin ödenmeyen kesimini oluşturmaktadır.

Bu anlamda bakıldığında işçi sınıfının emeğine sahip olması veya tersi, işçi sınıfının emeğine yabancılaşarak emeğinden uzaklaşması iki ayrı uç haline gelmiştir. Yabancılaşma kavramı nedeniyle içinde ideolojik bir başkaldırı taşıyan Marksizm, bu boyutuyla ideoloji karşıtı bir pozisyon almamıştır.

Tarih ve sınıf bilinci

Keza Marksizmi politik bir iktidara dönüştürme çabası içinde olan Lenin’de egemen burjuva ideolojisine karşı sosyalist bir ideolojinin öne çıkartılmasını görürüz. Bunu daha detaylı olarak ideolojinin Lukacs’ta aldığı biçim sınıf bilinci ve tarih konsepti içinde ele alınır. Sınıf bilinci olgusu bir bilinç ve ideolojiyle gerçekleşebilir. Bu bilinç bütünselliği kapsar. Yani gerçeğin bütünüyle kavranması bir bilinçlilik oluşturur. Bu bilinçlilik de ideolojidir.

Lukacs ideolojiyi bir bütünsellik olarak alıp, ona gerçeğin algılanması yani gerçeğin bilince çıkması olarak bakmaktadır. Bu anlamda üretimin Marksist analizindeki emeğin yabancılaşması ve işçi sınıfının emeğinden koparılmasından kaynaklanan ve ancak işçi sınıfının emek ve sınıf bilincine sahip olmasıyla ortaya çıkan mücadele sonucu sosyalizme ulaşılacaktır. Bu da sosyalist ideoloji kavramıdır.

Burada da vurgulanan bütünsellik Hegelci anlamdaki gerçeğin bütünselliği olgusundan hareket eder. Hegel’de bu ideal bir şekilde mutlak idea anlamındayken, Lukacs’ta proleter ideolojisi, sosyalist ideoloji, sınıf ideolojisi ve sınıf bilinci olarak karşımıza çıkar.

Buradaki ikili temel antagonizmayı yani egemen sınıfla devrimci sınıf, egemen güçler ile devrimciler arası mücadeleyi ortaya çıkarır. Ama buradaki bütünsellik idealist bir kavram olup gerçekte Gramsci tarafından bütünselliği farklı düzlemlerde ele almaktır.

İktidar bloğu ve hegemonya

Bu anlamda hegemonya ile iktidar bloğunu oluşturan burjuvazi, Althusser’in vurguladığı ideolojik aygıtları da tanımlayarak yöneten ve yönetilenler arasındaki konsensüsü sağlayan bir hegemonya kavramını ortaya çıkarır.

Bu hegemonya kavramında Nazilerin ve faşistlerin iktidara geliş sürecinde ortaya çıkan iktidar hegemonyası, küçük burjuvazinin ideolojisi kavramının reddedilderek, tekelci sermayenin değişik konsessüslarla kendine tabi bir sınıfsal blok oluşturup, diğer burjuva fraksiyonlarını, diğer feodal ve köylülük katmanlarını da içine katmasıyla oluşturulmuştur.

Bu ideoloji, işçi sınıfının sosyalist ideoloji kavramının içine nasyonal sosyalizm kavramıyla girerek işçi sınıfının da ideolojisi haline getirmiştir. Bu boyutuyla Nazizm ve faşizm ırkçı bir ideolojiden ziyade egemen sınıfın iktidarını oluşturmak için konsensüs temelini “milliyetçi” ırkçılık temeline indirgemesine yer alır.

Gerçekte ise bu işin görüntüsel boyutudur. Egemen sınıf iktidar olduğu için tüm toplumla olan sömürü antagonizmalarını kaldırdıran gizleyeci bir ideoloji olmuştur.

Buna karşı ise halk bloğu kavramı yer almaktadır. Halk bloğu kavramı ise iktidara karşı antagonist bir çelişki içinde bulunan işçi sınıfı, köylülük, yoksul köylülük ve küçük burjuvalar gibi klasik kavramlarla oluşmuş sınıfları ve tabakaları içerir.

Türkiye’de iktidar bloğu ve değişen ideolojik aygıtlar

Ama Türkiye gibi ülkelerde iktidarda sürekli sağ iktidar grubunun yer alması, egemen iktidar bloğunun sağ olması, esas olarak emekten ve köylülekten yana olmayan bir politika olmasına karşılık en çok emekçi ve köylü sınıflarca da desteklenmektedir.

Bu da Lukacs’ın bahsettiği bütünsellikçi bilince sahip olmayışla ortaya çıkmaktadır. Yani sınıf olarak kendinden bir sınıftır ama kendisi için bir sınıf bilinci oluşturmamıştır. Yani halklık bilinci geliştirilememiştir.

Geçen yazılarımda vurguladığm faşizmi algılamadaki ana öge şudur:

Gramsci ve Althusser’in bahsettiği ideolojik aygıtlarla, devletin baskı aygıtlarını birlikte oluşturan bir sistem söz konusudur. Bu sistemde faşizm iktidar bloğunda sınıflar arasında bir yer değiştirme ve bir kaymayı göstermektedir. Yoksa küçük burjuvazinin milliyetçi ideolojisi olarak karşımıza çıkmamaktadır. Ama tüm toplum tarafından benimsenmiş gibi görünmesi bu ideolojik aygıtların propagandaların, Nazi propagandaların bir ürünü olarak tüm Alman milleti-Alman ırkı gibi bir algılanmaya gitmiştir. Ama bu da gerçeği tam yansıtmamaktadır.

Buna karşıt olan unsurların sesi olmadığı için de sanki tüm Almanya ve İtalya bu faşist ideolojinin peşinden sürüklenmiştir gibi bir yanılgıya düşülmektedir.

Alman faşizminin III. Enternasyonal’deki analiziyle Poulantzas’ın analizi farklılık göstermektedir. Bu farklılık egemen burjuvazinin en keskin baskı diktatörlüğüdür. Ve ağırlıklı olarak devlet aygıtlarını polis, asker, hakim gibi ideolojik aygıtları da birlikte işleterek Nazi toplumunu yeniden biçimlendiren bir hegemonya ortaya çıkmıştır. Ama bu hegemonyayı Üçüncü Enternasyonal’de baskıcı yanıyla ele alırken ideolojik aygıtlarıyla topluma egemen olmasını göz ardı edilmiştir. Gramsci de bu yan telafi edilerek, toplumun bu tarzda yönetilebilmesinin, yönetilenlerin buna razı olmalarını sağlayacak konsensusların vermesinden kaynaklandığı belirtilmiştir.

Hep yazılarımızda da bahsediyoruz, Türkiye’de de 1950, 60, 80, 2000 yani Menderes’ler, Demirel’ler, Özal’lar, Tayyip Erdoğan’ların % 50’nin üzerindeki oyu bu sağlanmış konsensusla oluşturulmaktadır. Ama Türkiye’deki son gelişmelerde klasik ideolojik aygıtlar olarak cumhuriyetçilik ve laiklik kavramı yerine ılımlı İslam veya demokrat İslam kavramı geçirilirken, bu ideolojik aygıt olarak bu yer değiştirme yanında sınıfsal olarak da Anadolu’daki tekel dışı sermayenin egemen olması ve uluslar arası bütünleşmesiyle ortaya çıkan bir durumdur.

Şimdi buraya kadar yaptığımız analizler, Sınıf mücadelesinin keskin olduğu Sovyetler Birliği ve Almanya’daki sosyalist devrim döneminden sonra, faşizmin gerileme döneminde de gene bu kapitalist metropol ülkelerdeki analizlere dayanmaktadır.

Tarihsel antagonizma ve devrimci mücadele

Burada toplumun kendi bütünselliği içinde esas rol oynayan antagonizmadır. Bu antogonizmanın örtülmesi kavramıdır. Bu da faşizm ideolojisiyle ortaya çıkmaktadır.

Oysa Sultan Galiyev’in ortaya koyduğu sömürge ve bağımlı ülkelerin kendilerini sömüren emperyalist ülkelere ve bağlı oldukları ülkelere karşı mücadelesi esas küresel devrimci mücadeleyi oluşturmaktadır.

Kapitalizm 5000 yıldan beri dünyada merkezi bir işleyişinin olduğu ve merkeze doğru çevreden değer aktarımının söz konusu olduğu bir dünyayı ele aldığımız zaman, Andre Gunder Frank’in “Kapitalizmin 500 yıllık değil, 5000 yıllık tarihi vardır” tezinde vurgulanan meta üretimi değil mübadele aracı olarak kapitalizmin ortaya çıkışından bahsedilmektedir. Akdeniz bölgesinde Fenikeliler daha sonra Akdeniz ve Karadeniz bölgesinde Grekler ve bunun geçtiği yerde Avrasya ekümenliğindeki ticari yolları kontrol eden Roma-Part savaşlarının geçtiği alanlar ticaret yollarını kontrol etme savaşları olarak tarihimize geçmiştir.

Dünya sisteminin merkezi Osmanlı

Bu boyutuyla bakıldıktan sonra 15. yüzyılda başlayan Venedik kapitalizmi aslında Batı tarafından Avrupacılığın artırılmasıyla ortaya çıkmıştır. Gerçekte ise dünya sisteminin merkezi fethedilmesinden sonra bütünüyle İstanbul olmuştur.

Halil İnalcık’ın da bahsettiği Türkiye ekonomik tarihinde İstanbul bir uçtan Karadeniz üzerinden Avrupa’ya Tuna aracılığıyla giderken, Volga aracılığıyla Rusya’ya gitmektedir. Diğer yandan Orta Asya’ya giden ticaret yolu buradan geçmekte ve güneye doğru indiğiniz zaman Anadolu’dan, Bursa’dan İskenderun’a, oradan Mısır’a ulaşmaktadır. Yine Kıbrıs’tan Mısır’a giden yol Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na ulaşmaktadır.

Öbür yol ise yine Osmanlı merkezli Bağdat, Musul ve Basra vilayetinden Basra Körfezi’nden Çin Denizi’ne açılan ve Hindistan’a giden ticaret yoludur. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Osmanlı dünya sisteminin merkezinde yer almıştır. Osmanlı’nın dünya sisteminin merkezinde yer alışı, Hollanda’ya geçişine kadar sürmüştür.

Hollanda’da yelkenli gemilerin yerini giderek buharlı gemilerin yer aldığı İngiltere dönemi gibi kapitalizmin küreselleştiği bir sistem vardır. İşte bu sistemde emperyalizm ve ulus kavramı yeni bir ikilem getirmektedir.

Ulus devlet-emperyalizm çelişkisi

Lenin’in yalnız sosyalist dünyanın çevresini oluşturan halkların desteğiyle bir sosyalizm geliştirme çabası gibi ele aldığı pratik emperyalizm ve uluslar çatışması, gerçekte kendi içinde bir araç değil bir amaç haline gelmiş, ulusların emperyalizme karşı mücadele alanındaki ana çelişki çağımızın ideolojisini oluşturmuştur.

Bu anlamda Batıdaki tekelci sermayeye karşı oluşturulan mücadeleler veya onların daha sonraki yeni versiyonları değişik sapmalar getmiştir. Bu sapmalar daima ulus, halk ve sınıf kavramını reddeden ideolojiyi de reddeden söylem sapmalarıdır.

Bunlara en tipik örnek olarak Sınıftan Kaçış ve Nicos Poulantzas’ın tekel dışı sermaye gruplarının oluşturduğu iktidar bloğuyla mücadelesidir.

Yani şunu demektedir. Fransa tekelci sermayeye karşı tüm tekelci sermaye gruplarının önderliğinde sınıfları da alarak mücadele etmek gerekir. Oysa emekçi sınıflarla kapitalist sınıflar arasındaki çelişki kapitalist sınıfların kendi arasındaki çelişkiden daha keskindir. Bu anlamda tekel dışı sermayeyle tekelci sermaye arasında bir antagonizma yoktur.

Yani büyük tekeller daima öbür tekel dışı sermayeyle bayi-merkez ilişkisinde bir yan sanayi ilişkisi statüsünü sürdürmektedir.

Bunun da tipi örneğini de Türkiye’de otomobil endüstrisinin yan sanayisiyle görmekteyiz.

Otomobil endüstrisiyle yan sanayi arasındaki çelişki temel değildir. Asıl çelişki sermaye ile emek arasındaki çelişki olarak varlığını sürdürmüştür. Bu boyutuyla bakıldığında Fransa’daki anti-tekelci iktidar bloğu kavramı giderek yerini Avrupa Komünizmine bırakan bir çizgiye dönüşmüştür.

Diğer taraftan ise Latin Amerika’da popülizmi devrimci özünden uzaklaştıran ve popilizmin, halkçılığın ve ulusçuluğun emperyalizme karşı mücadelesini çarpıtan bir anlayış, popülizm ve milliyetçilik yorumunda da değişik çarpıtmalara gitmiştir.

Ulusal burjuvazi tekelci burjuvaziyle savaşabilir mi?

Bu çarpıtlamalara Laclau İdeoloji ve Politika isimli çalışmasında Güney Amerika’daki Peronizm gibi hareketlerle sınırlandırılmış olan bir popülizm ve ulusçuluk kavramı ortaya çıkarmıştır. Oysa burjuvazinin ulusal olanı ve emperyalist olanı çağımızda ayrılmamıştır. Tam tersi burjuvazi tekelci küresel sermaye sürekli kapitalist olarak meta alışverişinde bulunduğu alanlarda üretim tarzı köleci de olsa feodal de olsa, değişim tarzı kapitalist olduğu için kapitalist sömürü içinde yer almıştır.

Bu boyutuyla ulusal burjuvazinin uluslararası tekelci kapitalizme karşı mücadelesi kavramı soyut bir kavramdır. Oysa bunlar iç içe geçmiş kavramlardır. Bu boyutuyla bakıldığı zaman günümüzde küreselcilik bu bütünselliğin ideolojisidir. Yani kapitalizm bütünüyle küreselleşmiştir. Dolayısıyla burada yerel burjuvalar, tekelci burjuvazinin parçasıdır gerçeğinden hareket ederek bunu karşı devrimci bir yoruma getirmektedir.

Bunun devrimci yorumu ise ulusalcı bir çizgi içinde ulusalcılığın milliyetçilik olarak tanımlandığı emperyalizme karşı duran, kapitalizme karşı duran ve sömürüye karşı duran halk-sınıf-ulus bloğunu oluşturulmasıdır. Oysa küreselleşmiş sermayenin bu bütünlüğü de artık ideolojik söylemleri “Dünya küreselleşmiş ve bütünleşmiştir. Burada sınıf, halk, ulus yoktur” söylemini en tipik örneğiyle İmparator kitabında Negri yapmaktadır.

Negri demektedir ki: “Artık 1. 2. 3. 4. 5. Dünya iç içe geçmiştir. Coğrafi bir ayrım yoktur. Pekin’de 1. Dünya vardır, aynı zamanda 5. Dünya vardır. Burada artık bölgesel farklılıklar sistemi oluşmuştur.”

Dolayısıyla buradaki mücadele ulusalcı bir mücadele olamaz; çünkü ulusal alanı kalmamıştır. Keza halkçı bir mücadele olamaz, çünkü halk kavramı yoktur. Sınıf kavramı ise hiç yoktur. O zaman mücadele Laclau ve Chantal Mouffe’nin kaleme aldığı Sosyalist Strateji ve Hegemonya isimli kitapta vurgulandığı şekliyle günümüzdeki Gökkuşağı Teorileri’dir. Yani eşitlerin halk, sınıf ve ulus gibi kavramları dışlayan bireysel eşitlerin veya bireysel tikel grupların yanal birleşerek eşdeğerlerinin oluşturduğu bir zincirle muhalefettir.

Ama bu muhalefet iktidarı hedeflemeyen bir muhalefet olarak daima küresel sisteme direnç gösteren bir tepkiler bloğudur. Dolayısıyla burada da ideoloji kavramı uzaklaşarak ideolojinin öldüğü bunun yerine küçük söylemlere dönüştüğü vurgulanmaktadır.

Laclau’da bu artık giderek ideoloji yerine bireylerin kendi bedenlerinden, eğitimlerinden ve toplumsal taleplerinden kaynaklanan; içgüdüsel ve cinsel taleplerinden kaynaklanan bir söylemler zinciriyle hareket eden ve her grubu farklı aidiyet bölgelerinin tanımlamasıyla bunların eşdeğerlerinin birleştirilmiş mücadelesi şeklinde savunulan yeni çizgi, Yeni Sol olarak gelmektedir.

Aslında Sınıftan Kaçış anlamında Meiksins Wood’un eleştirdiği Poulantzas’ın anti-tekel mücadelesi Türkiye’de de bir dönem ileri sürülmüştür. Tekelci burjuvaziye karşı tüm ulusal katmanların sahiplenilmesidir. Esasen bu anlamda bakıldığı zaman bugünkü AKP iktidarı anti-tekel bir mücadelenin iktidar olması mücadelesidir.

İslamcı söyleme sahip olan Müslüman demokrat ideolojisiyle laik ve cumhuriyetçi söyleme karşıtlığı, tekelci sermayenin egemenliğine karşı tekel dışı sermayenin egemenliği politikasıdır. Ve Türkiye’deki krizin kaynağı da burjuva egemen ideolojisinin yer değiştirmesi ve burjuva egemen ideolojisinin yer değiştirmesine bağlı olarak hegemonyanın çatlamasıdır.

(Devam edecek)


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

ÇÜRÜMÜŞ AGIZLI KİMSE İSTEMEM

Türk ol atatürkçü ol  vatandaş ol
Sözüne güvenilir  siyasetçi ol
Bölünmez böldürmez millet ol
Çürümüş agızlı kimse istemem

Hain düşünceye fırsat verdiren
Din adına türkü türke böldüren
Devleti milleti soyup çaldıran
Çürümüş agızlı biri istemem

Akıllı saglıklı millet isterim
Dinamik kahraman asker isterim
Ne mutlu türküm ben diyen  isterim
Çürümüş agızlı vekil istemem

Vicdan adaleti hakkı bilmeli
Kim yanlış kim doğru onu görmeli
Türkü atatürkü candan sevmeli
Bölücü kafalı adam istemem

Kim çürük agızlı ben biliyorum
Bu sözleri onun için söylerim
Herkesi okur  herkesi dinlerim
Çürük söz konuşma aman istemem

Sabit derki laik atatürkçü gel
Laik olanları sever isen gel
Atatürkçü devlet kurar isen gel
Çürümüş agızlı medya istemem

Ozan Sabit Özdemir, Yozgat
15 Mart 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40