![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can “Bilmiyom ki Kısmet? Koskoca eri bir başına mı koycez diye yola çıktık. Başımıza gelene bak!” “Oğlanı da bulamadık görüyon mu!” “Senin toprağında zennelik de yok ama! Nerden esti bunun kafasına oryantallik neyim!” “O kadar okuttuk sıpayı. Bunun için miydi? Onu bir elime geçirirsem!” “Dur hele bir sakin ol. Sabaha bizi salceklermiş. Komiser öyle dedi. Hem muallimle Kemal de yola çıkmıştır, gelirler sabaha.” “İstanbul’a indiğimizde başımıza bunların gelceğini bilseydim, yerimden gımıldamazdım o eşek sıpası için.” “Öyle deme Kısmet! Torunun söz konusu, etmiş bir cahillik işte.” “Zati otobüsten iner inmez bir terslik olceği belliydi.” “Belliydi değil mi!” “Hem de nasıl! Muavin ile başlamıştı ilk.” “Yahu sabahın köründe bir de dalaşacaktık onla!” “Altı mıydı neydi indiğimizde değil mi? Karga pohunu yememişti daha.” “Evet o sıra indiydik.” Saat 6.00 “Bavulun var mıydı dayı!” “Yok evladım bavul falan.” “İyi çekil o zaman, işimi engelleme!” “Ben seni niye engelliyom ki!” “Yahu dayı, bak bir sürü insan bekliyor. Sen çekil az, ben de vereyim insanların eşyalarını.” “Gıç kadar yere sığıştırmışsınız otobüsü, sonra yolculara çekil diye bağırıyonuz!” “Gel Fahri uğraşma şunla!” “Uğraşsa ne olacak dayı. Bak dedem yaşındasın, bir şey demiyorum ama...” “Desen ne olcekti acep! Tepemize çıkmadığın kaldı. Bir de delikanlı olcen!” “Sen benim delikanlılığıma laf mı söylüyorsun!” “Evet söylüyom! Delikanlı olsan saygılı olun büyüğüne!” “Git işine dayı, bak sinirlendirme sabah sabah!” “Gidelim Fahri. Uğraşma şunla. Anlamıycek belli, adam olamamış!” “Biri bitiyor diğeri başlıyor, ya sabır! Siz bana piyangodan mı çıktınız bu sabah!” “Dil pabuç kadar maşallah. Bilmez misin pabuç anca ayakta kıymet kazanır! Yürü gidelim Kısmet. Bengildeklerle uğraşmaya gelmedik buraya.” “Servisler şurdan kalkıyormuş Fahri. Bak işaret koymuşlar.” “Adres cebinde değil mi?” “Bende, merak etme sen.” Saat 7.00 “Daha çok var mı evladım?” “Ben sizi son durakta indireceğim. Gelmek üzereyiz zaten. Orda büroya sorarsınız bey amca.” “Geldik galiba.” “Karşıya geçeceksiniz inince. On metre geride bürosu var şirketin. Sorun, size yardımcı olurlar.” “Sağ olasın evladım.” “Karşıya geçcez de ışık, yaya geçidi falan yok Kısmet!” “Bismillah diyip atcez kendimizi karşıya.” “Bu arabalar hiç mi durmaz, vızır vızır! Yahu mübarekler durun iki dakika. Bismillahın yanında şahadet de mi getirsek acep!” “Ne çok araba var? Benzine de zam geliyor o kadar. Millete koymuyor demek ki!” “Su gibi benzin yakar bunlar yahu. Şunlara bak, hiç görmediğim cins arabalar. Demek bir bize koyuyor bu zamlar.” “Haydi, tut kolumdan Fahri! Ben üç deyince salcez kendimizi yola.” “Kısmet, can yoldaşım, hakkını helal et!” “Ettim gitti! Bir, iki, üç!” “Durun yahu! Sağdakine dikkat Kısmet!” “Tamam, sen sakin ol!” “Gıçını çek bak arkadan biri geliyor!” “Amanın görmediydim ben onu. Sağ yap sende.” “Az kaldı, iki adım, ha gayret!” “Geldik, kaldırımdayız bak!” “Off, kalbim! Durcekti az daha.” “Bak şurda olcek büro, geri gidelim.” “E burda kapı duvar. Kimsecikler yok içeride.” “Açmamışlar mı daha? Netcez şimci? Beklesek mi?” “Kimbilir kaçta açcekler. Geride bir otobüs durağı vardı, gidelim ordakilere soralım yolu.” “Yeğenim şu adrese gitcez, neye binmemiz lazım?” “Bu adres karşıda. Buradan oraya direkt araç yok. İki vesait yapacaksınız.” “Neye bincez burdan söyleyiver yeğenim.” “Benim otobüsüm geldi. Siz de buna binin karşıya geçince ben sizi indiririm.” “Sağ olasın. Bak görüyon mu Kısmet, helal süt emmişler de varmış burda.” Saat 8.30 “Köprüyü geçerken boğazı görebildin mi Fahri?” “Yok nerde. Önümdeki öyle bir sıkıştırdı ki ölüyom sandım. Nefes alamıyodum zati. Sağımı solumu görcek hal mi bıraktılar bende.” “Ben de göremedim. Toplu taşımanın nimeti bu olsa gerek.” “Konserve gibi di mi? Bir de ne pis kokuydu o öyle. Hiç mi yıkanmaz bu şeherliler?” “Bilmem ki Fahri. Suları kesiktir belki.” “Hepsinin birden mi! Barajları neyin dolmamış mıdır bunların?” “Her yeri sel aldı, kesin dolmuştur. Neysem, şimci biz bu duraktan söylenilen numaralı araca bincez. Sonra torunun yanındayız hayırlısıylan.” “Geldi bak, numara bu.” “Bu kalabalıkta iyi bindik Fahri.” “Vallahi ben de şaşıyom, bir anda İstanbullu mu olduk nettiysek. Bir oraya bir buraya insanlarla hareket ediyoz.” “Önceki otobüste bize yardım eden helal süt emmiş oğlanın verdiği şeyi bastın mı? Bilet yerine geçiverirmiş ya.” “Bascem şimci. Yani hakikatli insanmış bedavadan verdi ya şunu bize. Allah allah basılmıyor bu. Yeğenim, şoför bey oğlum, otobüsünüzün şeysi bozulmuş, benim bilet aletini kabul etmeyiverir.” “Ne oldu, niye basılmıyor Fahri?” “Amca, ver bakayım şunu. Bu anahtarlık, çalışmaz tabii.” “Ama bize bunu veren dediydi ki...” “Sizi kandırmış demek ki.” “Yok canım niye kandırsın? İyi oğlandı. Nettik ki ona, kandırsın bizi!” “Siz yabancısınız amcacım, belli halinizden. Dua edin de sadece bunla kandırmış olsun.” “Amanın!” “Ne oldu Kısmet!” “Benim cepteki paralar gitmiş.” “Nasıl yahu!” “Önceki otobüse binerken cebimdeydi. En son o oğlana, bu bilet aleti için para vermeye kalktıydım ya, o sıra yerindeydi hepsi.” “Vay deyyus! Demek gördü senin paraların yerini! Gitti mi şimdi paralar!” “Bir kısmı iç cebimdeydi. Onlar kalmış ama adres de gitmiş paralarla.” “Olsun, az çok aklımızda değil mi adres? Ben sokak ismini hatırlıyom.” “Tamam apartımanın numarası da benim aklımda. Orda sorarız artık.” “İnince polise mi gitsek önce, bizi soyan dingilin eşkalini versek.” “Sonra gider anlatırız, önce bir torunu bulalım.” Saat 9.30 “Yeğenim bakar mısın? Burası Taksim mi?” “Allah allah cevap bile vermeden geçti gitti.” “Bak şunlar talebe galiba, onlara soruverelim Fahri.” “Yeğenim bir bakıversene, bi şiy sorcem, burası Taksim mi?” “Bunlar da yolunu değiştirdi. Yahu ne oluyor, bir adres sorcektik.” “Dur ben sorayım, şu adam aklı başında birine benziyor. Kardeş bakıversene, burası Taksim mi?” “Manyak mısın be! Çekil yolumdan!” “Bunlar insanlıktan çıkmış Fahri. Dur zabıta var, ona soralım. Yeğenim burası Taksim mi?” “Taksim’in aşağısı burası. Yukarı yürüyeceksiniz.” “Oh be nihayet! Biz şu sokağı arıyoz da...” “Dur kaçma! Amca çekil bak, vazife üstündeyim. Beni meşgul etme!” “Koştu gitti adamın peşinden Fahri. Ama burasının Taksim olduğunu da öğreniverdik. Yolumuz az kaldı demek ki.” “Bir çay içseydik Kısmet. Dilim damağım kurudu. Hem ilaç da içcez birazdan.” “Bir kahve neyin olsa da girsek bari.” “Şu ara sokaklarda vardır herhalde. Kahvesiz memleket olur mu!” Saat 10.30 “Hasan’ın çayı gibi değildi ama dinleniverdik biraz. Kadriye de iyi ki yanımıza vermiş yollukları. Ne yerdik onlar olmasaydı çay ilen, bilmem artık. ” “Vallahi daha şimciden köy gözümde tütüyor Kısmet. Bizim köy cennet buralara göre.” “Kahveleri de bir başka buranın, pek insan da yoktu içeride.” “Evet. Olsun biraz kafamızı toplayıverdik hem.” “Bu cadde de amma geniş baksana.” “Burası İstiklal Caddesi. Bilirim ben buraları da sabah daha kendimde değildim. Yoğusam elimle koymuş gibi buluverirdim.” “Tabii, kesin.” “Ne gülüyon Kısmet? Az gelmediydim buraya zamanında.” “Gençliğin buralarda geçti di mi?” “Sen gül bakalım. Hani kocadım da gülüyon diycem ama senin halin benden beter.” “Onu bunu bırak da bu kalabalık ne Fahri?” “Bilmem, burası hep kalabalık olur.” “Sürekli çoğalıyorlar baksana. Duyan gelmiş gibi. Olay mı var acep?” “Yürüyelim biz işimize bakalım.” “Amcacım, sen de mi yürüyüşe geldin?” “Biz...” “Al şunu eline o zaman. Kaldır ama elini, herkes görsün.” “Gören görsün de yeğenim...” “Amca sen de ister misin? Dur sana da bulalım bir döviz hemen.” “Ne yazıyor elindekinde Fahri?” “Okuyamadım ki! Çeviremiyom da kendime, okumak için.” “Yahu belki yasa dışı bişiy verdiler eline. Bir bak, sonra başımız belaya girivermesin.” “Al amcacım bunu da sen tut, elin boş kalmasın.” “Yeğenim bunları tutuyoz da ne için bu? Kimsiniz siz?” “Biz darbelere karşıyız amcacım. Darbe yapan, yapmak isteyen, bunu hayal eden, dar ile başlayan bir kelime söyleyene bile karşıyız. Hepimiz karşı değil miyiz zaten?” “Karşı...” “Tam yerine gelmişsiniz işte amcacım.” “Şimci bu darbeciler hangileri peki yeğenim? Yani hangisi için bağırıyonuz siz.” “Sen de haklısın, bu ülkede her önüne gelen darbe yapmayı istediğinden hangisi için burada olduğunuzun siz de farkında değilsiniz.” “Öyle mi!” “Bu yaşınızda bir rahat edemediniz siz de değil mi? Bakın şu anda baronun önünden geçiyoruz iyice bağırın ki duysun yargı darbecileri!” “Onlar mı? Kısmet benim elimden bir kaza çıkcek. Al şunu elimden.” “At yahu yere, geçelim şurdan ara sokağa.” “Düşürdün mü elinden amcacım, ben hemen yenisini vereyim. Çünkü sesimizi iyice çıkarmazsak bu...” “Bu ne! Bizde köyde bir tane var diye üzülürdük. Burda maşallah sürüsüne bereketsiniz. Kim besler sizi bilmem ki! Hadi bizim muhtarı Sadi Beyciği yoklar, ya sizi? Bu kadar çok dümbeleği bir araya getirmek kimin ekmeğini yağlıyor acep!” “Hop hop! Durun orda. Aramıza sızmış provokatörler var!” “Ne itiyonuz yahu! Fahri, yaralım şu kalabalığı.” “Ateş olsalar cürümüm kadar yer yakarlar. Teker teker gelin!” “Fahri bıraksana yakasını adamın!” “Bırakmam! Gıçlarını yırtsalar da bırakmam!” Saat 12.30 “Zor attık kendimizi buraya. Birer ayran içelim bari. Kimse bakmıyor mu masalara?” “Self servis burası amca. Kendiniz alıyorsunuz kasaya gidip.” “Bak İstanbul’a geldik, yabancı kelime de öğrendik görüyon mu?” “Zati buranın ismi de yabancı. Adamlar koskoca lokantalar açmış, dükkânlar ışıl ışıl, ama kaçının ismi Türkçe! Baksana şuraya!” “Girdiğimiz yerin ismine bakcek halimiz mi vardı?” “Düşünsene Kısmet, Kerim deyyusu bunu düşünmüyor Allahtan. Yoğusam köyde Türkçe bişiy bırakmazdı.” “Tamam, ama köyde bu kadar dükkân neyim ne arar!” “O da dükkân yerine, sokağa, çeşmeye, koyuna, ineğe, tavuğa, horoza isim verirdi. Maksat yabancı isim koymak olsun.” Saat 13.30 “İki ayrana o kadar para verilir mi!” “Haybeden para gitti görüyon mu!” “Ortalık sakinlemiş. Artık yavaştan torunun evini bulsak iyi olcek. Şurdan aşağı doğru incez.” “Burası bak adresteki sokak.” “Kapı numaraları bu hizada çift. Karşı tarafta demek tek numaralar.” “Bu apartıman olsa gerek. Kapıcısı vardır bunun, büyük bir bina. Bas bakalım bir zile. Söyleyelim torunun ismini, dairesinin numarasını versin bize.” “En alttakine bastım.” “Kim o?” “Biz Karasulak köyünden geliverdik bu sabah. Emre var ya sizin apartımanda, onun dedesiyim, ben Kısmet.” “Tanımam Emre memre ben! Basıp durmayın zile!” “Kapıcı değil misin sen yeğenim?” “Değilim. Kapıcı karşı binadan geliyor buraya. Git ona bas.” “Tamam, kusura kalma.” “Bak şimciden söyleyim. Torununu bulunca sakın sinirlenme, sakin sakin konuşcez onla. Tamam mı?” “Tamam, ama ters bir laf ederse alırım ayağımın altına, tutma beni sakın!” “Yahu senin olduğu kadar benim de torunum sayılır, laf ederse ben önce davranırım. Hadi bas bakalım kapıcının ziline.” “Kim o?” “Ben Emre’nin dedesiyim...” “Açıyorum kapıyı, geç kaldınız biraz ama olsun.” “Geç kalmışız Fahri ne diyor bu!” “Bir konuşalım anlarız. Gir içeri bakalım.” “Geçin bekleyin şurada biraz. Birazdan içeri alacağım sizi.” “Allah allah, bizim sıpa ne etti ki acep!” “Bu insanlar da kim? Bu kapıcının evi de pek kalabalık.” “Sıra sıra bekleşiyorlar. Kadınlar erkeklerden ayrı oturmuş. Kapıcıya çok danışan oluyor demek. Büyük şeher burası, kim bilir kimin ne aradığı vardır? Bir tek biz miyiz?” “Doğru diyon.” “İki buçuk saat geçti ha bire birilerini içeri alıyorlar. Bize ne zaman sıra gelcek?” “Bizi içeri alana soralım. Yeğenim biz Emre için gelmiştik.” “Biraz sabredin. Sizin de derdinize çare bulunacak.” “Tamam, bekliyoz zati.” “Benim içime garip bişiyler doğruyor ya Kısmet, hadi hayırlısı diyelim.” Saat 16.30 “Geçin oturun bakalım, nedir sıkıntınız?” “Biz Emre için geldiydik...” “Biliyorum, Emre tabii. Bakın Emre’nin sorunu çok büyük.” “Bilmez miyiz! Duyunca haberi ilk otobüse atladık geldik.” “Ben derdinizin şifasını biliyorum.” “Bişiy sorcam sizin iş böyle oturarak mı yapılıyor? Yanlış anlama, işin büyüğü küçüğü olmaz da ben sizi hep ayakta olursunuz sanırdım. Sizi çağıran falan olmuyor mu apartımanlardan.” “Olmaz mı hiç. Çok çağırdılar da ben gitmedim. Hikmetimi anlayınca kendileri gelmeye başladı bana.” “Vay anasını şeherde neler değişmiş meğer!” “Şimdi bir kere Emre’nin başında büyük bir bela var. Bu belayı atmak için...” “Biz onu bulunca belayı atcez zati de sen bize...” “Yok öyle olmaz! Belayı yapan onun başını da bağlamış, kısmetini kapamış! Önü çok açıkmış Emre’nin...” “Açıktı ya! Çok zekiydi eşek sıpası!” “İşte bunların hepsini kaldıracağız ki kapıları açılsın. Önce bir dua yazacağım size.” “Ne duası!” “Kapıları açma duası. Bunu alıp bir suda eritip Emre’ye üç gün boyunca sabah ezanından önce içireceksiniz.” “Başka!” “İlk kapıyı açalım sonra ikinci kapıya geçeriz.” “Hadi ya! Sen kapıcı değil misin ulan!” “Ne kapıcısı?” “Emre’nin apartımanının kapıcısı!” “Ben kapıcı değilim ki! Adımı duyup bana kısmet açtırmaya gelmediniz mi!” “Sen şu üfürükçü hocalardan mısın deyyus!” “Haşa! Haddini bil. Kaza ile ağzından yanlış kelâm çıkar tövbeler yetmez sonra günahına!” “Başlatma sana da günahına da!” “Çıkarın şunları, adam üstüme yürüyor!” “Fahri gel çıkalım, bırak şu herifi!” “Yahu gül gibi fırsat çıkmış önüme. Bırakır mıyım! Al bu da benden sana, cinci hoca müsveddesi!” “Bırakın! Yetişin yandım!” “Ben senin kısmet kapılarını açcem şimci bir bir!” “Ahhh!” Saat 18.00 “Yahu sokağın başına kadar kovaladılar bizi görüyon mu!” “Giremiyoz da sokağa.” “Hava kararınca gireriz. Bizi mi gözetliycek deyyuslar o saatte.” “Böyle köşe başında mı bekliycez?” “Bekliycez gerekirse. Aha baksana sen şuraya. Şu gelen Emre değil mi?” “Hani nerde?” “İşte, o ilk zile bastığımız binadan çıktı. Bu tarafa doğru geliyor.” “Hemen önünü keselim.” “Bak aklıma ne geldi Fahri. Sıpa bu saatte işe gidiyor olmasın. Hani oryantal falan demiş ya mesajında. Dilim varmıyor, ona da yakıştıramıyom ama gece çalışır bunlar. Gel biz bunu takip edelim. Bir uzaktan bakalım neymiş, değilmiş.” “Doğru diyon. Eğer bişiy görürsek anında müdahale ederiz.” Saat 20.00 “Fahri burda beklemekle olmaz, şurada birer çorba içelim. Midem kazındı.” “Tam Emre’nin girdiği yerin karşısı zati. Çıkarsa kapıdan görürüz. Cam kenarına oturalım biz.” Saat 21.30 “Çıktı bak ordan, hesabı verip kalkalım.” “Yanında iki kişi daha var.” “Arkadaşlarıdır.” Saat 22.30 “Girelim mi biz de buraya. Hâlâ çıkmadığına göre...” “Evet Kısmet, girelim. Yani üzülüyorum, ama galiba senin sıpa burda zennelik yapıyor.” “Doğru diyon, ışıldak bir kapısı var. Belli ki eğlence yeri.” “Nereye böyle?” “İçeri gircez yeğenim. Birine bakıp çıkcez.” “Kime bakacaksınız?” “Torunuma...” “Yok ya! Anaokulu mu burası!” “Ne diyon yeğenim hayat memat meselesi bu!” “Bırak iki dakika girip şöyle bir bakalım. İstersen bak birimiz girsin, sen de gel yanımızda.” “Ya siz kafayı mı yediniz! Ben kapıda görevliyim. Sizin gibileri içeri almamak için para alıyorum.” “Ne varmış bizim halimizde!” “Nerden geldiyseniz geri dönün, buraları size uymaz, kapiş!” “Kapiş sensin, terbiyesiz.” “Kapişi küfür mü sandın. Ooo sizin işiniz nanay buralarda. Luuzır tiplersiniz yahu.” “Gülüyor bir de deyyus! Yahu kardeşim sen anlamaz mısın insanın halinden.” “Bırak Fahri!” “Yok bırakmayacağım.” “Bırak, çünkü ben dalacağım bu defa, torunumun hayatına kast ediyor deyyus!” “Aslanım Kısmet, yürü arkandayım!” “Görevliye saldırıyorlar, polis çağırın!” “Çağırın evet, biz de şikayetçi olalım şu heriften! Can Kısmet, nasıl da indiriverin tepesine! Gözlerim yaşardı vallahi!” Ertesi sabah 9.00 “Muallim, Emre de burda mı?” “Burada Kısmet dayı. Sizin haberinizi alınca sabah onu da aldık geldik buraya.” “Ne diyor, oryantal mi olmuş şimci....” “Yok dayıcım olur mu! O mesajda eksik yazmış. Artık bu gençler kısaltarak yazıyorlar mesajları. Oryantasyon diyecekmiş, oryantal yazmış farkında olmadan.” “O ne ki!” “İşte gireceği firmada deneme süresi mi neymiş. Normal bir işyeri, şirket yani.” “İyi yani şimci, zenne falan olmuyor bizimki.” “İyi de utancımdan nasıl bakarım yüzlerine diyor. Bir de kapıdaki kavgayı duymamış içeriden. Kavga ettiğiniz yerde geceleri garsonluk yapıyormuş. Duysam, bilsem yetişmez miydim diyor. Neyse, çıkınca bolca konuşursunuz onunla. Kemal yanında onun.” “Sen nasılsın Fahri emmi?” “Nasıl olayım muallim. Sıpayı zennelikten kurtercez derken az daha biz yoldan çıkıyorduk, bir günde neler geldi başımıza şu şeherde. Bir daha tövbe ettim. Taşı toprağı altın diye milleti kekliyorlar. Taşı da toprağı da pohtan buranın. Alsınlar başlarına çalsınlar. Tövbe bir daha gelmem. Yeminler olsun gelmem!”
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||