![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Geçmişteki antika hırsızlığına ilişkin kimi genel bilgiler verdikten sonra, Irak’taki Baas yönetiminin bu konudaki duyarlılığını anımsatmak ve ardından sözü Bağdat’taki müzenin soyulmasına getirmek istiyorum. Yabancıların başkasının değerli eski yapıtlarına el koymasının ilk örneği herhalde İÖ 1.600 yılında Elâm’ın Babil’e saldırıp yağma etmesidir. Örneğin, Hammurabi yasasının üstüne yazıldığı anıtı alıp (şimdi İran sınırları içinde kalan) Susa’ya taşımıştı. O yılları hızla atlayıp Yeni Çağ’a gelelim. Yeni dönemin bu çerçevedeki ilk büyük hırsızlığını Napolyon yaptı. Mısır başta olmak üzere, gördüğü ya da çiğneyip geçtiği her yerden topladıklarını Paris’te Louvre Müzesine taşıdı. Londra’da iki hafta önce bir kez daha gördüğüm Britanya Müzesi de Mısır’dan çıkarılmış değerli yapıtlarla ağzına dek doludur. İstanbul’daki Fransız Büyükelçisi Kont de Choiseul-Gouffier 1784’de, yani Yunan toprakları Osmanlı egemenliği altındayken, Atina’daki adamına açıkça şu buyruğu vermişti: “Gördüğün her şeye el at. Yağma için her fırsattan yararlan.” Wendy K. Shaw’un Osmanlı topraklarındaki antikaların devletin son yıllarındaki yağmasına eğilen kitabı böyle yazıyor (s. 70). Şimdi Louvre’da bir salonda tek başına sergilenen ünlü “Milo Venüsü” (Milos Afroditi) denen heykelin de bir Fransız gemisinin su altında kalan bölümüne bağlanarak Türk sularından çıkarılıp kaçırıldığı bilgisi yaygındır. Yunanlıların aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’le özdeşleştirilen Venüs eski Romalıların ekili alanlar ve bahçeler tanrıçasıydı. Güzel sanatların da gözdesi olduktan başka, bir gezegene de adı verildi. İşte, onun için yapılan çok değerli bir heykel önce bizdeydi, şimdi Paris’te Japonlardan Amerikalılara tüm dünya gezginlerini kendine çekmeyi sürdürüyor. Britanya sömürgeciliğinin ilk öncülerinden (İngiliz) Doğu Hint Şirketinin Bağdat’taki temsilcisi Asur hazinesinin önemli bölümünü (gene bizim egemenliğimiz sırasında) Londra’ya (önce kendi evine) taşımıştı. Eşi dul kalınca, o da Britanya Müzesine sattı ve dünyalığına dünyalıklar kattı. Ünlü Fransız romancısı ve Madam Bovari’nin yaratıcısı Gustave Flaubert (1821-80) Anadolu’dan bir heykel kaçırmak isterken, Osmanlı gümrüğünde yakayı ele vermişti. 1884 Osmanlı “Âsâr-ı Atîka Kanunu” kişilerin kendi tapulu topraklarında buldukları antikalara zarar vermelerini ya da alıp götürmelerini yasakladı. Ama yasalar bir yana, Halife-Sultan İkinci Abdülhamit bunlara “taş parçaları” der geçerdi. Bizde ilk müze kurucusu, yasa hazırlayıcı, ressam, heykelci ve kazı bilimci (ayrıca, Oxford’dan onursal doktoralı) Osman Hamdi İstanbul’da şimdiki Arkeoloji Müzesinin girişindeki dört yanı kabartma heykellerle donanmış “İskender lâhdi” Alman İmparatoruna armağan edilmesin diye, “verirseniz, intihar ederim” diye Sultanın gözünü bir tür korkutmuş, bununla da yetinmeyerek, İkinci Wilhelm’in başkentimizi resmen ve müzeyi de ilk fırsatta ziyaret etmeden önce güzelliği bakanı büyüleyen mermer gömütlüğün üstünü örtülerle kapatıp gizlemişti. Osman Hamdi Bey o görkemli parçayı 1887’de Sayda’da (şimdi Lübnan’da) yaptığı kazı sırasında bulmuştu. Adını üstündeki kabartmalar arasında bulunan Büyük İskender heykelinden alır. 1914-18 Savaşı sonunda Britanya bugünkü Irak’ı bizden alıp işgâl edince, Mezopotamya uygarlığından kalanların ilk büyük yağmasını yaptı. Fransızlar da onlardan geri kalmadılar. Örneğin, Musa Dağındaki Ermenileri Fransız savaş gemilerine koyup kaçıran ve Marsilya’da şimdi heykeli ve ayrıca adına madalyalı ödüller verilen Albay Edouard Brémond Adana ve çevresindeki tarihsel taşlarla çok yakından ilgiliydi. Oysa, 1907 La Haye Antlaşmasına göre, savaştan yengin çıkmış olan ordu da işgâl ettiği yerlerde kamu barışını korumak, müzeler ve kazı alanları gibi yerel zenginlikleri kollamak, çalınma ve yağma girişimlerini engellemekle görevliydiler. Sözü edilen ülkeler bu antlaşmanın imzacı devletleriydiler. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, bağlaşığımız Almanlar da Irak’taki İştar Kapısını söküp Berlin’e götürmüşlerdi. Savaştan sonra, İngiltere’de Victoria ve Albert Müzesi yetkilileri yenik Almanların çaldıklarının artık yengin İngilizlere geçmesi gerektiğini kendi Savaş Bakanlığına bildirmekte gecikmediler. Aynı Britanya çevreleri Türk savaş tutsaklarını köle gibi çalıştırıp kazı alanlarında toprağı eşeleyip yer yer pamuk ipliği gibi atarak çıkardıklarını işgâlcilere vermeğe zorladılar. Türklerin Lozan Barış Toplantısında yakından tanıdıkları Dışişleri Bakanı Lord Curzon da (Magnus Bernhardsson’un yağmalanmış geçmişin geri istenmesini konu alan kitabına göre) “böyle şeyler bir Avrupa müzesine yaraşır” sözcüklerini yumurtlamış. Britanya’nın kışkırtmacısı olarak Arabistan çöllerine saldığı Lawrence’ın yetiştirmesi ‘din kardeşimiz’ (ve söylediklerine göre Peygamber kanından) Arap Emiri Faysal’a Fransızların bizden boşalınca yerleştiği Şam’da taht bulanamamıştı. Bu durumda, İngilizler Faysal’ı Bağdat’a yönlendirip onu orada Irak Kralı yapmışlardı. Gertrude Bell adlı bir İngiliz kadını da hem yeni Irak’ın sınırlarını çizmiş, hem arta kalan tarih zenginliklerini saptamıştı. Bell dilediği kalıtı alıp götürüyor, Bağdat’taki müze sorumlusuna da bir sus payı veriyordu. Leonard Wolley diye başka biri Ur kentini yağmaladı; Doğu Enstitüsü Asur başkentindeki kanatlı boğaya el koydu; Max Mallowan ile (detektif romanlarıyla ünlenen) eşi Agatha Christie İştar Tapınağını bulup çıkardılar. Bağdat’ın eski müze yöneticilerinden Richard Cooke sorumlu bir korumacı değil, Amerika’ya antika kaçıran bir aracıydı. * Bu olanlarla Baas yönetiminin tavrı birbirine hiç benzemez. Tek başına 1968’de iktidara gelen Baas bu geçmişi temelden değiştirdi. Müzeleri ve kazı alanlarını sıkı korumaya aldı, eline kazma alanın toprağı yasa-dışı açması ve kaçakçılık durdu. Özellikle Saddam Hüseyin yurttaşların tümü için yeni bir ekin çizgisinden yanaydı. Herkes Iraklıydı ve bu çerçevede davranmalıydı. Ülke eski Mezopotamya’nın bir tür günümüze ulaşan uzantısıydı. Güneyde yaşayan Şiiler komşu İran’ın kopup burada kalmış bir parçası değil, eski Sümerlilerin günümüzdeki torunlarıydılar. Kuzey Irak’taki Kürtlerin bölgesel egemenliği bir yana koyup kimliklerinin çağdaş Iraklılık olduğunun bilincine varmalıydılar. Böyle bir siyaset uygulayan Baas iktidarı geçmişin korunması için ayrılan bütçeyi önce ikiye katladı ve her ilde bir müze kurulması adımlarını attı. Örneğin, eski Babil’in düzenlenmesinin ilk aşamasına 80 milyon dolar harcandı. İran’la savaş yıllarında (1980-90) bile, müzeleri koruma ve geliştirme amacı için ayrılan para azaltılmadı. Bu bağlamda, Irak’ın Kuveyt’e 1990 yılı sonunda askeriyle girmesi ve onu izleyen olaylar sırasında o komşu ülkedeki arkeoloji varlıklarını koruma konusundaki dikkati, duyarlılığı, önlemleri, açıklığı ve hakkaniyeti övgüye değer. Bu konuda, Saddam Hüseyin ve ilgili Iraklı müze görevlileri başta olmak üzere, Baas iktidarının baştan sona tasarlama ve uygulaması olumlu örnek oluşturacak bir davranıştı. Önce, Kuveyt’e giren Irak yeterli sayıdaki silâhlı korumacılarını, başta Ulusal Müze olmak üzere, herhangi bir talana konu olabilecek yapıların çevrelerine yerleştirdi. Savaş karmaşasından yararlanmak isteyen bireylerin ya da kümelerin bu vesileyle hırsızlığa kalkışma olasılıkları her zaman vardı. Böyle bir şey daha başında önlendi. Daha önemli olarak, Kuveyt’in işgâline karşı ABD öncülüğündeki sözde “ortak” tepki havadan bombardımandı. Irak askerlerinin Kuveyt’ten çıkıyor olmasına karşın, yoğun bir topa tutma müzeyi de yıkabilir, içindekileri de yok edebilirdi. Irak Eski Yapıtlar Dairesi BM’ye başvurarak Kuveyt Ulusal Müzesinin tehlikede ve içindekilerin korunması için Kuveytli görevlilerin onayıyla Bağdat’a aktarılmalarının gerçekçi bir çözüm olduğunu bildirdi. Görevleri müzecilik olan Iraklı yetkililer 1954 La Haye Antlaşmasının böyle bir koruma sorumluluğu yüklediğinin altını çizdiler. Irak ve Kuveyt ulusal müzeleri çalışanları işbirliği yaparak kurtarılacakları birlikte paketlediler ve Bağdat’a ve aynı derecede güvenli benzer yerlere aktardılar. Gerçekten, “Çöl Fırtınası” denilen Amerikan askerî işlemi sırasında müze yanmaktan kurtulamadı, ama içindekilere bir şey olmamıştı. Savaş bittikten sonra birkaç hafta içinde, Irak gene BM’ye başvurarak Kuveyt’in sahibi olduğu bu hazineyi geri vermek istediğini bildirdi. Sandıklar geri gönderilmeden önce açıldılar ve sayımları ilk kez yapıldı. Bu işlem tamamlandıktan sonra, Kuveytli görevlilerin beş aşağı, beş yukarı kestirdikleri gibi 2.500 parça dolayında değil, bunun on katı, yani yaklaşık 25.000 olduğunu saptadılar. Kuveyt Müzesinin nesnesi böylece ilk kez sayılıp yazıma geçirilmiş oldu ve gerçek yerine eksiksiz geri yollandı. Temelde ABD-Irak çatışması olan 1991 Körfez Savaşının sonuçları bu Orta Doğu ülkesinin ekinsel birikimine ilk büyük darbeyi vurdu. Öyle ki, daha sonra 2003 ABD işgâlinden sonra olacakların bir tür habercisiydi. Amerikan askerleri Bağdat’a 1991’de girmemişlerdi. Ancak, ülkenin kuzey ve güney üçte-ikisi havadan Amerikan denetimi altındaydı. O iki yörede on üç yerel müzeden dokuzu soyuldu. Müzelerden birinin yöneticisinin oğlu da soyguncuları durdurmak istediği için öldürüldü. Toplam dört bin parça değerli nesne elden çıktı. Bunların birkaçı New York’ta ve Japonya’da görüldü. Irak devleti Musul Müzesindeki kimi çok değerli olan parçaları kent dışında bir mağaraya gizlice götürüp saklattırmıştı. Burayı da yerli Kürtlerden birileri bastı ve saklananları alıp kaçırdılar. Bu parçalar Kürtlerin Almanya’da Munih’te ya da başka yerlerde işlettikleri antika galerilerine gidiyor, oradan da kaçakçılık ağı çerçevesinde yeni pazarlara akıyordu. Kazı yapılan yerlerde de gitgide artan büyük çapta hırsızlıklar oldu. Bu artışın bir önemli nedeni Irak’a ABD’nin uygulattığı ekonomik engelleyimdi. Dışarıdan yönlendirilen bu baskı sonucu halk yoksullaşıyor, yaşamını sürdürebilmek için çıkar yol arıyor, müze basıyordu. Evlerinde bu türlü nesneleri biriktiren alıcılar da yurt dışındaydı. Örneğin, birçoğu silindir mühürler peşindeydiler. Bunlar bir insan parmağı büyüklüğünde ve biçimindeydiler. Yüzeyinde imza yerine geçen ve güzel görünen çizimler vardı. Silindir biçimindeki parça ıslak bir kilin üstünde yuvarlanınca, bunun sahibi olan kişi, ister kraldan sıradan bir gümrükçüye resmî biri, ister alış-veriş yapan başkası olsun, kilde görülenler onun imzası yerine geçiyordu. Parmak kadar olan bu mühürlerden bir tanesi New York pazarına ulaşmış ve 424.000 dolara alıcı bulmuştu. Ufak olduklarından kolay saklanıyor ve kolay taşınıyorlardı. İlk satan yerliyse, bunlardan birini belki 20 ya da 50 dolara elden çıkarıyordu. Ama aynı şey New York’a varınca, ederi birkaç bin katına fırlayacaktı. 1991 Savaşının ardından 2003 Savaşı geldi. Bu kez, Amerikan askeri Bağdat’a ve her yere girdi. Eski yapıtların korunması hizmetinde çalışanlarla bu harcamalara ayrılan devlet parası aşağıya doğru indikçe indi. Eski varlıklı devletin parası artık tükenmişti. Irak Hükümeti kültürel kalıtın korunması için 2003 bütçesinden ancak 2 milyar Irak dinarı (ya da 2 milyon dolar) ayırabildi. Oysa, New York’taki Metropolitan Müzesinin o tarihteki yıllık bütçesi 200 milyon doların üstündeydi. Dinar ve dolar oranına gelince: Benim Irak’a gittiğim 1970-80 yıllarında 3 dolar 1 dinar ediyordu; yani, Irak parası Amerika’nınkinden daha değerliydi. * 1991 deneyimi 2003 saldırısını izleyen olayların çok daha kötü sonuçlar doğuracağını yeterince kanıtlamıştı. İşgâlci devlet hiçbir önlem almadı. Ne savaş hazırlığı aşamasında, ne savaş sırasında, ne de işgâlden sonra. ABD devleti ve silâhlı kuvvetleri bir an önce savaşa koşuyorlardı. Beyaz Saray da, Savunma Bakanı gibi doğrudan karar veren üst rütbeliler de, generaller de, halk da bunu istiyordu. Hem tasarlama aşaması kısa kesildi, hem de kültürel kalıtım korunması gündemde yoktu. Ancak, tek neden de Irak’a bir an önce saldırma konusundaki acelecilik değildi. ABD’nin hem sivil, hem askerî yönetiminde dış ülkelerde müzeler gibi kültür birikiminin sergilendiği yerleri korumak gibi bir alışkanlık yoktu. Amerikan Dışişleri ya da Savunma Bakanlıklarında bu konuyla ilgili bir bölüm bulunmuyordu. Afganistan’da çok değerli heykeller paramparça olmuş, Batılı devletlerden dişe dokunur ses çıkmamıştı. Oradan kaçırılan nesneler ise, tonları buluyordu. Başkent Vaşington’daki Orta Doğu Enstitüsü “Irak’ın Geleceği” diye bir tasarı hazırlamıştı, ama buna dayalı olarak kurulan çalışma kümeleri “su”, “tarım” ve “geçici adalet” gibi konulara eğilmişler, ülkenin ekin varlığının korunması gündeme bile alınmamıştı. Savaşa karar veren Amerikalılara göre, ABD askeri görünür görünmez çiçeklerle karşılanacaklar, her şey güllük-gülistanlık olacaktı. Her yıl Amerika’dan 90 milyon dolar alan sığınmacı Ahmet Çelebi öyle diyordu. O ve öteki sığınmacılar “kültür” sözcüğünden bir şey anlamazlardı. Amerika’nın da devlet olarak kapsamlı bir ekin siyaseti yoktu. Egemen çevre devlet “kültür”e el attı mı, buna “komünizm” demeğe alışmıştı. BM’nin özel uzman kuruluşu olup “kültür”le ilgili olan UNESCO’nun Irak’ın bu çerçevedeki birikimin korunmasına ilişkin kaygıları da su üstüne çıkmamıştı. Bu örgütten 1984’de bağıra çağıra ayrılan ve parasal katkısını da kesen ABD UNESCO’nun da bir şey yapmasını engelledi. Yüksek komuta heyetindeki General Tommy Frank’e bu konuda bir anımsatma yapıldığında, kaba yanıtı aynen şu olmuştu: “Böyle s...ci b...tan işlerle uğraşacak vaktim yok.” (Ağzından döküldüğü gibi İngilizcesi: I don’t have time for this fucking bullshit.) Michael R. Gordon ve Bernard E. Trainor Irak’ın işgâlinin içyüzünü inceleyen kitaplarında bu tepkiye yer veriyorlar (s.107). Generalin tavrı buysa, sıradan askerinki daha da kötüydü. Önce, onları 1954 La Haye Antlaşmasına ilişkin bilgiler veren olmamıştı. Sonra, silâhla girdikleri ülkenin tarih zenginliğine ilişkin en ufak bilgileri de yoktu – orayı soymakla görevlendirilmiş aracılar dışında. Vaşington’da bakanlıklarla asker çevreleri birbirine rakip gibiydiler. Amerikan Kazıbilim Enstitüsü ve Amerikan Müzeler Kurulu gibi göreceli olarak akademik toplulukların devlet üstünde etkileri yoktu. Eski yapıt biriktirenlerle onlara bunları satan aracılar Amerikan Ekin Siyaseti Kurulunu kendi denetimleri altında tutma yanlısıydılar. Son sözü edilen kurul da antikaları soygun ya da yıkımdan korumak değil, Irak sınırlarını gevşeterek her şeyin dışarıya kolayca akmasını sağlama peşindeydi. İyi niyetli olanlar da kimle konuşmaları gerektiğini, önce kimi kazanabileceklerini kestiremiyorlardı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, yardımcısı Paul Wolfowitz, onun destekçisi Douglas Feith, işgâlci generaller, güvenlik örgütleri, Kongre’deki ilgili kurullar ve basındaki köşe yazarları başka tellerden çalıyorlardı. Birkaç zayıf sesin savaş tasarımcılarını etkilemesi olanaksızdı. Irak yalnız petrolü ve üs olanaklarıyla değil, müzeleri ve kazı alanlarıyla birlikte genel yağmaya doğru yol alıyordu. Bunun için alt-yapı hazır sayılırdı. Ses çıkarması gerekenlerin bir bölümü ancak büyük soygundan sonra bir araya gelip ne olduğunu konuşabildiler. Bu ilgisizliği ve geç kalışı araştırmacı yazar Lawrence Rothfield kanımca iyi inceliyor. Bundan sonraki yazı gerçek soygunun ayrıntısına inebilir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||