Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (18,75)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ergenekon tertibi
Amerika Kürdistan'ı kurduğu gün biter
GÖKÇE FIRAT
Ekonomide
mucize reçetemiz
Atatürk devletçiliği
ALİ ÖZSOY
Bahçeli'ye çağrı:
AKP yetmez
PKK'yla koalisyon yapın
ÖZGÜR ERDEM
ABD Kongresi
sözde Ermeni soykırımını 1894'te kabul etmişti
İNAN KAHRAMANOĞLU
Ya AKP kapatılacak,
ya Cumhuriyet yıkılacak!
OKAN İŞBECER
Ergenekonculara
Aylin Duruoğlu taktiği
TUĞRUL ÇELİK
AB'ciler bakın;
Venüs size ne yapıyor
TEVFİK KAYMAZ
Siyaset neden yapılır?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Demokrasi Terbiyedir
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD, Mezopotamya Uygarlığının da
'ırzına geçti'
İLYAS SALMAN
Yaşamın bize sunduğu renkler
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar- 3
EYKAN CAN
Vasiyet
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,75)
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (18,75)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Görüyorsun ki, yine sevilmedik. Zaten sevdiğim ândan itibaren, belliydi bu. Seven, sevilemiyor çünkü. Sınandı ve onaylandı. Çoğunlukla da Ben sınanıyorum bu konuda. Bir rastlantı mı sence, Sağdıç? Velhâsıl, konuşmamız gerek...

Derinliklere tüpsüz dalmak güç ancak tüpsüz dalmadan da bilemiyorsun kendini. Acı eşiğini saptayamıyorsun. Sağdıç, Ben, bir Lâle’ye tüpsüz daldım ve vurgun yedim; çıkamadım o dipten. Kâlbim, kulaklarımdan çıktı ancak. Kanımdaki akyuvarlar patladı. Alyuvarlar yeşile kesti. Soluğum çürüdü. Gözlerimi balinalar yedi. Ölmek ve sevmek bitti benim için.

Yedeğimden yaşıyorum artık. Kimseler beni anlamıyor. Kimseler neden O’nu sevdiğimi anlamıyor. Bön bön bakıyorlar bana. Ben de neden sevdiğimi anlamıyorum ancak seviyorum. Sâde sevdiğimi biliyorum. Zaten seveceksen, neden sevdiğini anlamayacaksın. Anlarsan, sevemezsin. Nedenini sorma, Sağdıç.

“Neden?”

Sana sorma dedim, Sağdıç. Neyse... Söyleyeyim bâri :Anlarsan, sevemezsin çünkü âşkına gerekçeler aramaya başlarsın. “Sevdim çünkü...” demeye başlarsın ve sevememeye başlarsın (Amma da çok ‘başlarsın’ dedim. Demek, son’a geldim) çünkü “Çünkü”lerin sonu yok, Sağdıç. Bunu, zaten sen de iyi bilirisin. Sen de yaşamıştın aynı şeyi. Hâni, sen de çok sevmiş ve karşındaki kız sana “Seni sevmiyorum” demeyi bile tenezzül etmemişti. Başına gelmeyecek sanıyorsun bu tür şeylerin ancak geliyor. Çünkü sevmeyi sürek sürdürüyorsun. Sevmek bitmiyor. Çünkü seni bitiriyor sevmek. Senle besleniyor. Severken kendini mutlu hissediyorsun ya, özünde mutlu değilsin; yalnızca mutlu hissetmeni sağlıyor sevmek. Ölürken, öldüğüne ayamaman için. Çünkü can hâvliyle kendine gelebilirsin bir ânda ve sevmeyi bırakabilirsin. Kan kaybından ölen biri vardı ya, Sağdıç; hâni, sormuştular adama

‘Ne hissediyorsun?’

‘Gârip bir haz ve tüylerimi ürperten bir mutluluk.’

Ne ilginç değil mi? Bu, intihârda da böyleymiş. Mutluluk saplantısı insanlar, intihâra teşebbüs ederlermiş. Amaç :o mutluluğu tatmak için, ip boynunda, son âna dek beklemekmiş. Bazen o mutluluk öyle tatlı gelirmiş ki, kendilerini kurtarmaktan vazgeçer ve kendilerini ipe bırakıp ölürlermiş. Müntehir bir haz ve mutluluk... Ben, Lâle’de, hangi evredeyim bilmiyorum. Belkiyse, daha bir teşebbüsteyim; belkiyse, çoktan ölmüşüm ancak haberim yok.

Acaba sevilmek için, sevmemek mi gerek, Sağdıç? Acaba, Lâle’ye yanlış yerde mi başladım? Acaba, sevmese miydim?

“Sevdiğin iyi olmuş.”

“Ancak, görüyorsun işte durumu. Durumumu.”

“Sevmeden, sevilmeyi bekleyip, kendinden ve âşkında ödün mi verecektin?”

“Doğru dedin, Sağdıç.”

“Tabii. En kötü şey taktik ve matematik yapmak gönülde.”

“Öyle de...”

“Eeeee?..”

“Bilmiyorum, Sağdıç, bazılarına açık sözlü olmak çok geliyor. Bünyeleri kaldırmıyor sevilmeyi. ‘Arkadaş olalım önce’ diyorlar, ‘Tamam’ diyorsun bütün iyi niyetinle. Sonra, hiçbir aramalarına yanıt vermiyorlar. İnsanın, onuru kırılıyor. İnsanın kendisine saygısı kalmıyor. Kendisine saygısı kalmayan biri nasıl sevebilir, Sağdıç?”

“Doğru, sevemez. Sevemez. Ve sevemez artık.”

İşte, aynı şeyi diyorum ya. O’nu sevdim, O’nsuz kaldım. O’nu sevmeseydim, O’nsuz kalmazdım. Ne tezât be, Sağdıç! Hem de, ne tezât! Böyle haraç mezât kalmak bir âşkın ta orta yerinde. Gözlerin kılçık kılçık yaşlı. Zeki’den Beklenen Şarkı’yı, Elvis’den One Night ve Heartbreak Hotel’i dinlemek şimdi. Müntehir bir haz ve mutluluk veriyor yine. Sevdim ve sevilmedim. Sevmek ve ölmek bitti benim için. Sevmek ve ölmek tasarruf etmek demek şimdi yaşamdan. Sevmek ve ölmek teferruatı artık şu yaşamın. Ben, bitti benim için artık. O, O’ndaydı zaten.

Elinde Lâle’den bir neşter, kürtaj etti beni kendinden. Lâle soldu, umut bitti. Artık ne gelir elden? Bâri, ölü doğmamı bekleseydi, Sağdıç. Bâri, bana bu kadar tahammül etseydi. Kürtaj olunmak bana çok ağır geldi. Şimdi, Salinger okumak istiyorum. Holdın’ı, Çavdar Tarlasında Çoçuklar’dan kovup, O’nun yerine geçmek ve sââtin bir 3’ünde travmalı bir tramvayla YeniYork’a gitmek istiyorum. Alnımdan ter yerine, eter akacak biliyorum. Çünkü kâlbim terliyor ve kesif bir eter kokusu var içremde. Birazdan gözlerimden çıkacak bu koku. Ve, Ben, ağlamadan ağlamaya başlayacağım. Holdınvâri yapmacıksız bir efkârla buğulanacağım ve birden gözlüklerim kırılacak. Miyopluğumla başbaşa kalacağım. Ancak, âşkım miyop olmayacak. Ancak, olmasını isterdim çünkü O’nu sevmek istemiyorum artık. Çünkü, O, elinde Lâle’den bir neşter, kürtaj etti beni kendinden. Bâri, ölü doğmamı bekleseydi. Bâri, bana bu kadar tahammül etseydi. Zaten Salinger de ölü doğmamış mıydı, Sağdıç? Ölü olarak yazmamış mıydı onca romanı? Zeki, onca şarkıyı bir ölü olarak söylememiş miydi; ve hâlâ söylemiyor mu? Hem ölüm de, evlilik gibi gerekli bir müessesedir. Vâkti gelince, evlenir gibi, ölmek gerekir. Biri, seni kürtaj etmeden önce. Canın çok acıyor çünkü, Sağdıç. Çok...

Neden bu konuşmamız yeşil diye sorabilirsin, Sağdıç. Alyuvarlarım yeşile kesti ya; ondan. Bir de, “Yeşillenmek” diye bir deyim vardır. Seven oğlan, sevdiği kıza, sevdasına belirtmek için, mektuplarını yeşil yazarmış. Eski devirlerde tabii, eline o yeşil mürekkep bulaşırmış. Oğlanın elinde yeşil mürekkebi görenler de “Bizim oğlan yeşillenmiş, sevdiği kim acep?” derlermiş. Benimse ellerim ellerimin renginde ancak kâlbim yeşillendi. Mürekkeple değil, bir alyuvarlarla... Sevince, sevilirim sanmıştım. (bu son cümleyi öylesine yazdım, nereden aklıma geldiyse artık?)

Ben, O’nun da kâlbine güvenmiştim. Sevmesine gerek yoktu da beni. Yok sayması koydu bana (Bilgisayar dilinde ‘ignore’ olmak). Çevrimdışı oldum sürekli. Oysa, bir çevrimiçi olsaydım, gözlerine bir baksaydım; belkiyse, miyopluğum bile düzelirdi. Artık gözyaşlarım düzgün akardı. Kâlbim, denizaltı sesleri çıkarmazdı. Rakılar yerine şişe içmeyi bırakırdım. Sigaralar gibi kendimi içmezdim. Oysa, bir sigara gibi kendimi bırakıyorum şimdi. Belkiyse, bir 10 yıl kendimi bırakırım. Sonra, yine başlarım. Ancak, eskisi gibi olamam artık. Sürek kendimi öksürürüm. Kendimi ziftli tükürürüm yere. Ve de... Kendime. Kendimi, kendime tükürürüm ve silmem bile kendimi kendimden. Zaten yok sayılıyorum ve zaten çevrimdışıyım. Beni, Facebook’taki dostluklar kadar bile sevmedi, Sağdıç. Oysa, O’nu, bir Kuvvayi Milliyeci gibi mert ve serdengeçti sevmiştim. Bir yurt gibi sevmiştim. O’nu, yurtluk tutmuştum kendime. O’nu sevememe korkusuyla, yanımda tek kurşunlu bir tabanca tutmuştum. Ne olur, ne olmaz, Sağdıç! Bütün Kuvvacılar tutsak düşmemek için, tek kurşun saklarlar tabancalarında. Benim tek kurşunum yüreğimdi. Yüreğimi şakağıma sıkacaktım ben, O’nu sevemese olasılığı olur diye birgün. O’nu sevememek, büyük tutsaklık. Ancak, O’nu sevsem de, sevemeyeceğim artık. Yüreğimi şakağıma sıkacağım şimdi. Oysa, çok şeyler fârklı olabilirdi, gözlerini bir tutabilseydim. Tırnaklarım otoban gibi uzamazdı. Kâlbim, karaciğerimi mezâr diye kazamazdı. Başkaları halka halka zülfün çözemezdi. Ve ellerinde diyâr diyâr gezemezdi. Hayatımı birine evlâtlık vermezdim. Acımı halı gibi gergefe germezdim. Yaramı bir cazbandla sarmazdım. Kemiklerimi camlar gibi kırmazdım. Kanım kum gibi akmazdı. Gözlerim bana yabancı bakmazdı. Sular odlar gibi canım yakmazdı. Keder çengelini bana takmazdı. Ancak, O, beni yok saydı. Ben de, çevrimdışı oldum yaşamdan. Çevrimdışı oldum sevdadan. Çevrimdışı oldum ölümden. Çevrimdışı oldum ve artık ölemiyorum bile. Sevmek ve ölmek bitti benim için.

Nesrin Sipâhi ve Juanito ikilisinden Bebek şarkısını dinliyorum şimdi. Ve Salinger’i okuyorum yine. Holdın gibi içliyim. Holdın, Tamburî Cemil Bey dinliyor gibiyim. Acaba, nasıl olurdu bu? Bu soruya gerek var mı, Sağdıç? Zaten öyleyim işte. Bir yandan da, Bebek şarkısını dinliyorum. “Aldat beni beni aldat, sen de etmezsin rahat. Aldatırsan beni bebek, kahrolsun kahpe felek” Sözleri büyük değil ancak ezgisi çok güzel. Bir sââtin sarkacı gibi kesiyor ezgisi boynumu. Ezgisi bir de, Dr. Jivago’nun tren yolculuğu gibi. Beyâz Ordu korkusuyla gözleri sürek açık gitmek o önsüz ve sonsuz yolu. Yemek diye tezek yemek. Isınmak için tırnak emmek. Ural’lara gelince soğuktan ağlayamamak gibi bu şarkının ezgisi ve O’nu sevmek, Sağdıç. Ve yazlık evin kristâl gibi donması elbet, O’nu sevmek. Ve bu şarkının ezgisi, Mütâreke Istanbulu’nda fesli bir efkâr, kurtarılmak ümidiyle guruba karşı demlenirken, Anadolu’ya geçip geçmemek arasında kararsız kalmak gibi bir şey. Ve de, İstiklâl’de kuzgun gibi gülen İşgâl Güçleri’ni görüp sinirlenmek ve o hırsla bir Fransız teğmeni tokatlama suçu tâkibince, Şahkulu’nda kurşuna dizilirken “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” diye bağırmak gibi bir şey bu şarkının ezgisi ve O’nu sevmek. Ancak :Sevmek ve ölmek bitti benim için.

Ben hep korkusuzca sevebildim ve de beni anca korkusuzlar sevdi. O’nu sevsem de, sevemeyeceğim artık. O’nu sevmeye devâm edersem, artık kendime saygı duyamayacağım çünkü. O’nu sevdiğimden beri kendimi sevmiyorum. Kendimi sevmeden yaşayabilirim, ancak insan kendine saygı duymadan yaşayamaz. O’nu sevmeye devâm edersem, artık kendime saygı duyamayacağım. O’nu sevmeye devâm edersem, artık âşka saygı duyamayacağım. Âşka saygı duymadan, sevemez insan. Âşka saygı duymadan, artık kimseyi sevemeyeceğim. O’nun bir sevmemesini bile, kimseyi sevememeye yeğlerdim; ancak, kendime bu iyiliği yapmak istemiyorum artık. Üzgünüm.

(Bir bulaşabilseydik belkiyse, her şeyler fârklı olabilirdi) :(Neden bunu parantez içre yazdım ki?) :(Ama O buluşmaya tenezzül bile etmedi) :(Bunu da neden parantez içre yazıdığımı bilmiyorum)...

Beni sevmediğini biliyorum O’nun, ancak beni Lâlemesin artık. Artık kendini sevdirmesin bana. Ne olur, söyle O’na... Söyle O’na, Sağdıç! Neyse... Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele! İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı... Velhâsıl, sevmek ve ölmek bitti benim için.

(Geçtiğimiz hafta yayınladığımız "... Ve ömrümüzün en güzel günleri (18.75)" başlıklı yazının bir aksaklık sonucu son bölümü çıkmamıştır. Bu hafta yazının tümünü yeniden yayınlıyoruz. Aksaklık için okurlarımızdan ve yazarımızdan özür diliyoruz)


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40