Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - ABD Mezopotamya Uygarlığının da ‘ırzına geçti’!
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ergenekon tertibi
Amerika Kürdistan'ı kurduğu gün biter
GÖKÇE FIRAT
Ekonomide
mucize reçetemiz
Atatürk devletçiliği
ALİ ÖZSOY
Bahçeli'ye çağrı:
AKP yetmez
PKK'yla koalisyon yapın
ÖZGÜR ERDEM
ABD Kongresi
sözde Ermeni soykırımını 1894'te kabul etmişti
İNAN KAHRAMANOĞLU
Ya AKP kapatılacak,
ya Cumhuriyet yıkılacak!
OKAN İŞBECER
Ergenekonculara
Aylin Duruoğlu taktiği
TUĞRUL ÇELİK
AB'ciler bakın;
Venüs size ne yapıyor
TEVFİK KAYMAZ
Siyaset neden yapılır?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Demokrasi Terbiyedir
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD, Mezopotamya Uygarlığının da
'ırzına geçti'
İLYAS SALMAN
Yaşamın bize sunduğu renkler
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar- 3
EYKAN CAN
Vasiyet
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,75)
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
ABD Mezopotamya Uygarlığının da 'ırzına geçti'!

İlki 1968’den hemen sonra olmak üzere, Baas yönetimindeki Irak’a sanırım yaklaşık on kez gittim. 1979’a değin, General Ahmed Hassan el-Bakr devlet başkanı, Saddam Hüseyin de genç yardımcısıydı. Bağdat, Basra, Musul, Kerkük ve Kerbelâ gibi kentleri karadan dolaştım, en güneyden yukarıya giderek kuzey Irak’tan Güney-Doğu Anadolu’ya giriş yaptım, daha çok Arap ve Türkmenlerden dostlarım oldu. Saddam’ı dört kez gördüm; sonuncusunda Ecevit’in bir aylık başbakanlığı sırasında, bizde benzin dolum yerlerinde ilk kez kuyruklar oluşmuştu. Irak, ona petrol borcumuzu ödeyemediğimizden ötürü, güneyde bizden geçen borunun musluğunu kapatmıştı.

O hattın gerçekleşmesinde de ufak bir katkım oldu. Boru hattı anlaşması yapılmış, Bağdat’ta Meclis’te çoktan onaylanmış, bizde ise unutulup kalmıştı. Antlaşmadaki sürenin bitmesine de yalnızca birkaç gün vardı. Türkiye Petrolleri’ndeki o zamanki tanışlarımla görüştüm ve bize de yararlarını onların ağzından işittikten sonra, 14 Haziran 1974 tarihli “Barış” gazetesinin birinci sayfasında “Başbakanın bizzat ilgisi gerekir ” başlıklı bir yazı yayınlattım ve Ecevit’e de bir haber ulaştırdım. O zamanki Dışişleri Bakanının ağzından ödeyememe nedenlerini de işittikten sonra, hemen ardından, Bağdat’ta Mustansıriyye Üniversitesi’nin daha önce geri çevirdiğim bir toplantı çağrısını sanki sonra kabul etmiş gibi bir tavır sergileyerek doğru Irak’a gittim ve en üst düzey yetkililerle temas ettim.

Türkiye, Irak ve İran’ın Hakkari’ye
en yakın noktada yer alan
Nevbardan Köyünde Molla Mustafa Barzani ile konuşmamız da bugün gibi belleğimde. Bu buluşmada Milliyet’ten eşim Candan Selek Ataöv ve Cumhuriyet’ten dış siyaset yazarı Kayhan Sağlamer de vardı. Sağlamer’in bir sorusu üstüne Baba Barzani’nin “ülkenizdeki Kürtler Türk yurttaşıdır; bizse Iraklıyız;
ben başkasının iç işlerine karışmam” biçimindeki yanıtını eşim kendi
günlüğünde birkaç sütun üstüne yayımlattı.

Örneğin, “Vezir-ul Ticaret ul-Hariciyye”, yani Dışalım-satım Bakanının pek az kişiye verdiği ev telefonu bende de vardı. Bu bakanı her gidişimde görürdüm. O da bana son gelişimden bu yana Türkiye ile Irak alış-verişinin nasıl gelişmekte olduğunu sayılarla ve ayrıntılı biçimde anlatırdı. Aldığım notlar bugün de ilgili defterlerimdedir. “The Baghdad Observer” ile Türkmen Kültür Müdürü yakın dostum Abdüllâtif Benderoğlu’nun yayımlattığı “Yurd” dergisine de yıllarca yazı verdiğimi de ekleyebilirim. Bu yayınların ikisi de şimdi artık kapandı gitti.

Türkiye’den ayrılmadan önce, Ankara’daki Irak Büyükelçisi Dr. Mahmut’a gidişimin gerçekte petrol musluğunun açılmasıyla ilgili olduğunu ve çıtlatmıştım. Bağdat’a bu yolda bir haber uçuracağını kestirmek zor değildi. Emperyalizm-karşıtlığı ortak paydasında birleştiğimiz tüm Irak yetkilileriyle aram çok iyiydi. Oraya varınca, en üst düzey görevlilerden biri “Irak yerine Bulgaristan’a olan elektrik borcumuzu ödediğimizi” söyleyince, birçok alacaklının kapımızı çalmaması için yalnız 10 milyon dolarlık Bulgaristan borcu gibi ufak olanlarını ödediğimizi, ama birkaç tane kalan büyükleri de kesinlikle ödeyeceğimizi söyledim. Musluğun açılacağı sözünü aldım ve hemen ardımdan birkaç kişilik Irak Heyeti Ankara’ya geldi, benzin kuyrukları da son buldu. Benim bu konuda ne yaptığımı yalnız başbakan ve bir-iki bakan biliyorlardı.

Bütün bunları Irak’la ilişkilerimizin o yıllarda çok iyi olduğunu ve her ikimizin de dayanışmadan yarar gördüğümüzü göstermek için ekliyorum. Güney-doğudaki sınır kapısından da birkaç kez geçtim. Büyük Türk taşıyıcılarıyla uzun kuyruklar oluştururlar ve çevredeki aşevleri, kahvehaneler, oteller, ufak satıcılarla onarım yerleri para dağılımından paylarını alırlardı. Satacak ürünü olanın tren vagonları gibi upuzun tekerlekli araçları önce Irak’a yönelirlerdi. Zaten, ABD’nin buraya 1991 başındaki ilk müdahalesinden hemen önce, bir sayılamaya göre, ülkemiz Orta Doğu’daki ticaretin %27’sinde egemen durumdaydı. Örneğin, bildiğime göre, GAMA adlı büyük mühendislik kuruluşu bir su bendi üstermesini (ihalesini), Avrupalı girişimcileri arkada bırakarak kazanmıştı. Amerikan askerinin Irak’a el koyması bütün yararlarımızı sona erdirdi.

Özellikle Bağdat’ta birçok uluslararası toplantıya katılmıştım. Salvador Allende’nin eşinden Lumumba’nın çocuklarına değin birçok ilginç kişiyi orada tanıdım. Tüm gelenlerin ortak yanı emperyalizm-karşıtı olmalarıydı. Bu genel gidişe bakarak, Batı’daki egemen çevrelerin buraya nasıl ve ne zaman el atacaklarını düşünür ve yakınlarıma dışarıdaki güçlerin en uygun koşulları kolladıklarından kuşku duymadığımı söylerdim. Korktuğumuz başımıza geldi. Yüzlerce Türk aracının art arda tören gösterisi yapar gibi geçtikleri yerlerde sonraları subaylarımızın başına çuval geçirildi.

“Türkmen” sözcüğüyle belirtilen ve dillerindeki vurgular Azerilerinkine benzeyen Türk varlığı da, özellikle Kerkük ve Musul çevresinde, bugünküne göre kuşkusuz çok iyiydi. Bağdat’ta çıkan “Yurd”tan başka, kuzey Irak’ta da yeni Türk abecesiyle basılan “Kardaşlık” adlı ayrı bir yayın aracı vardı. Mezopotamya’nın en eski ve köklü halklarından Irak Türklerinin kuzeydeki Kürt ve ABD çifte istilâsıyla henüz başları ezilmemiş, bizim ağzımız da büzdürülüp kapatılmamıştı. Bu bağlamda ufak, ama anlamlı bir gerçek: Dünya yazın tarihinin önde gelen büyük ozanlarından Mehmet Fuzuli (1480-1556) Kafkas Azerisi olarak doğmuş, Irak’a göçüp oradaki Türklerle birlikte yaşamış ve Kerbelâ’da ölmüştür. Türkçe Divan’ı, Leylâ ve Mecnun’u, ayrıca 444 beyitten oluşan Beng-ü Bade adlı gene Türkçe mesnevisi olan Fuzuli’nin Arapça Divan’ı da bulunduğundan, Iraklılar onu Arap ozanı diye de anarlar. Oysa, Farsça Divan’ı da vardır.

Türkiye, Irak ve İran’ın Hakkari’ye en yakın noktada yer alan Nevbardan Köyünde Molla Mustafa Barzani ile konuşmamız da bugün gibi belleğimde. Bu buluşmada Milliyet’ten eşim Candan Selek Ataöv ve Cumhuriyet’ten dış siyaset yazarı Kayhan Sağlamer de vardı. Ayrıntısına burada girmeyi gereksiz buluyorum; ancak, Sağlamer’in bir sorusu üstüne Baba Barzani’nin “ülkenizdeki Kürtler Türk yurttaşıdır; bizse Iraklıyız; ben başkasının iç işlerine karışmam” biçimindeki yanıtını eşim kendi günlüğünde birkaç sütun üstüne yayımlattı. Kimi ayrıntıları başka yazılara bırakarak Baba Barzani’nin bana imzalı bir resmini de verdiğini ekleyebilirim; hâlâ bendedir.

***

Yukarıda kendi gözlemlerimi de ekleyerek Irak’taki Baas iktidarına ilişkin genel ve kısa bir çerçeve çizdim. Saddam’ın muhaliflerine karşı çok sert olduğu gerçeği yadsınamaz. Ancak, geliri (hele 1980’lere gelinceye değin) halkla önemli ölçüde paylaşan bir küçük burjuva iktidarını simgeliyordu. Çalışmak isteyenlere iş aranıp bulunuyor, doyurucu maaş bağlanıyordu. Öteki Arap ülkelerinden gelen işçilerin de Iraklılar gibi ücret almaları yasa gereğiydi. Belediye hizmetleri çok iyiydi. Örneğin, çeşmeden akan su içilebilirdi ve yönetim sakız rakısını içinde sağlığa aykırı bir madde var diye yasaklamıştı.

Bağdat iktidarı bir keresinde bana kılavuz diye verilen bir Türkmen kızın anasını, daha iyi bakılsın diye ve devlet hesabına, Londra’ya yollamıştı. Şermin Yunus adlı bu hanım görevini hiç aksatmayan, çalışkan ve her yönden güvenilir biriydi. Hem ona, hem Irak Türklerine bir destek olsun diye Bağdat’ın 10 Ağustos 1978 tarihli İngilizce günlüğünde her ikisini öven bir yazı yayınladım. Bu arada, biraz gülünç, ama bu komşumuzdaki mutlu günlerimizi anımsatan bir olayı aktarmam gereksiz sayılmayabilir. Saddam’ın da içinde bulunduğu yapıya doğru caddeden ilerlerken, benim gürel (enerjik) kılavuzum bana dönerek “ben çok hızlı koşarım; yarışalım mı?” demesiyle birlikte, ikimiz de yan yana son hızla koşmağa başladık, önümüzdeki merdivenleri gene yan yana ikişer, üçer atladık ve ana kapıdan içeriye birlikte girdik. İlkimiz de ‘birinciliği’ başkasına bırakacak yaradılışta değildik. Sonra görevli biri yaptığımızı Saddam’ın pencereden gülümseyerek izlediğini söyledi.

Saddam’ın asıldığını bilmeyen yok. Ama öteki tanışlarımın, örneğin Bass Partisi Genel Sekreteri Şibli el-Aysami’den tepeden tırnağa iyi niyetli Şermin’e ve ailelerine değin tüm tanışlarımın başlarına neler geldiğini üzüntüyle düşünmekten kendimi alamıyorum.

Başkent Bağdat hem geleneksel, hem çağdaş yapıların çok güzel örneklerini bağdaştırıyordu. Cevat Selim’in heykelleri alanları süslüyor, Iraklı Osmanlı ressamı Abdülkadir’den çağdaş El-Musavî’ye yağlıboyalar müzelerde toplanıyordu. Bu sanatçıları tanıdım: Selim kardeşler, Faik Hasan, İsmail eş-Şeyhali, Nuri er-Ravî, Faraj Abbou, Cemil Hammoudî ve başkaları. Abdülkadir’in ölü-doğaları ve kır yansıtmaları bizde (başta Şeker Ahmet Paşa olmak üzere) ilk “Osmanlı primitifleri”ni, Mahud Ahmed’in göçmen köylüleri bizde Balaban’ın işleyişini anımsatır. Ravî’nin Bağdat’taki sanat merkezinin bahçesindeki resim üstüne konuşmalarında bulundum. Sık sık köyünün tepelerini çizer, ama onları kadın vücuduna benzetirdi. Öğrencilerine sınavlarda sık sık “bu resim neden güzel?” diye soran Abbou bana evinde elindeki tüm yapıtlarını göstermişti. Hammoudî (bizde Avni Arbaş gibi) Paris’te yirmi beş yıl kaldıktan sonra yurduna dönmüştü. Irak sanatında hiç eksilmeyen bir konu devrim ve emperyalizm-karşıtlığıydı. Örneğin, (bir kadın olan) Suad el-Attar’ın “Cezayir kahramanlığı” tablosu.

Irak’ın son yedi yıllık yıkımına bakarak tüm bu deneyimlerimi derin bir özlem ve acıyla anıyorum. Kentler her gün bombalanıyor, ölüm makinesi gibi çalışan özel Amerikan kuruluşunun paralı adamları başını uzatanı yere mıhlıyor, yer-altının ve yer-üstünün her türlü zenginliği kapanın elinde kalıyor. Müzeler de yağmalandı, hele Bağdat’taki görkemli kazıbilim müzesi. Ben bu yazıda (ve onu izleyecek bir-iki yazıda) daha çok uygarlık birikiminin soyulmasında yoğunlaşmak istiyorum. Gerçekte, tüm müzeler ve kazı alanları saldırıya uğradı. Yalnız “ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” sözüyle de ünlü bu başkent değil, güneyde Basra, batıda Kerbelâ ve kuzeyde Türkmen yöresi de öyleydi.

Şimdi, Irak’ın da, Bağdat’ın da, yeri doldurulmaz müzenin de –deyim yerindeyse ve okuyucunun hoşgörüsüne sığınarak denebilir ki- ırzına geçildi...ve böylece yüce Mezopotamya uygarlığından arta kalanların da. O müzeyi 1970’li yıllarda görmüş, içindeki Hammurabi heykeli ve Mezopotamya kartalı gibi değerli parçaların birkaç alçı ve çimento kopyasını da almıştım. Gerçek olanları yerine konmaz İlk Çağ yapıtlarıydı. ABD ve ortaklarının Irak’a askerleriyle girmeleri sonucu hem bu askerler, hem de yerli halktan birileri müzeyi 8-16 Nisan 2003 tarihinde bastılar, ellerine geçirdiklerini alıp götürdüler ve kimi parçalar Amerika’da ve Avrupa’da çok yüksek paralarla alıcılar buldu. Eski Çağ Mezopotamyası’nın zenginlikleri böylece büyük ölçüde ve yerine artık konmaz biçimde yok edildi. Bu olay sanki Amerikan anlayışında bir “özgürlük”tü. Başka anlatım biçimleriyle, yerel ve uluslararası yasaların çiğnenmesi, silâh zoruyla hırsızlık ve buraya “demokrasi” getirdiklerini söyleyenlerin birey olarak kısa sürede büyük paralara sahip olmaları.

Konuya Irak açısından baktığımızda, neredeyse sınırsız bir tarihsel ve parasal yitikten başka, yerli halk “kurtarıcı” diye gelenlerin acımasız katil, kitleleri yığınsal cinayetlere kışkırtan yabancılar, ülkenin doğal zenginliklerine umursamazca el koyan sömürgenler ve uygarlığa saygısız yağmacılar olduklarını gördü.

Hemen eklemeli ki, yangın gibi beklenmedik olaylar, sel türünden doğal yıkımlar ya da savaş ölçüsündeki karmaşalarda hırsızlık olasılığı akla gelir. Hırsızlığa karşı yasalar vardır. Hem ulusal, hem uluslararası. Bunlar olmadan bile önlem alınabilir. Örneğin, Rusya’daki 1917 Devrimi sırasında Bolşevikler Çar ailesinin Kışlık Sarayı olan Hermitage Müzesindeki paha biçilmez zenginlikleri askerler ve her türlü nöbetçilerle korumasını bilmişlerdi. 1968 ve 1971 yıllarında iki kez gördüğüm bu benzersiz müzede bugün, iri ya da ufak, her parçanın önünde yarım dakika durulsa, tüm müzenin tam dokuz yılda gezileceği açıklanmıştır. 1979 Devriminde de Tahran’daki müzeleri silâhlı ve görevli gençler korumaya almışlardı.

Konumuz açısından daha önemlisi, Saddam Hüseyin 1990’da Kuveyt’in işgâlinin daha ilk gününden başlayarak oradaki ulusal müzenin çevresine yeterince korumacı dikti ve Amerikan bombardımanı sırasında da hiçbir şeye zarar gelmemesi için tüm değerli parçaları, BM’in bilgisi ve ayrıca Kuveytli ilgililerin onaylarıyla Bağdat’a götürüp savaştan sonra eski yerine eksiksiz geri verdi. Saddam’ın bu uygulaması ABD’nin Bağdat’taki tavrıyla taban tabana zıttır. İlki işgâl ettiği yerin müze değerlerini korumuş, öteki dünya uygarlığının beşiğinden arta kalanları yok ettirmiştir.

Yalnız Bağdat da değil. Başkentte başlayan yağma öteki arkeoloji merkezlerine de sıçradı. Bu genel yıkımın ardındakiler, yani bunu tasarlayanlar, buna yol açanlar ya da ses çıkarmayanlar şöyle sıralanabilir: Biriktirmenler, ekinsel kalıtla ilgili kimi görevliler, o yılın ABD Savunma ve Dışişleri Bakanları, Pentagon’daki savaş tasarımcıları, Irak sahnesindeki işgâlci generaller, sıradan askerler, yerli defineciler, aracılar, yüzdeciler, yabancı diplomat gibi kimi görevliler, değişik konumda ve rütbede türlü fırsatçılar ve benzerleri...

***

Yağmanın ayrıntılarına geçmeden önce, Orta Doğu’daki daha önceki yağmaların kısa geçmişine ve Baas’ın korumacı tavrına gelecek yazıda bakmakta yarar görüyorum.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bize sundugunz bu engin tarih yolculugu icin tesekkr ederiz,yazilarinizin devamini sabirsizlikla bekleriz.

Erdem, Almanya
1 Mart 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40