Tuğrul Çelik - Dünya
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
İlker Başbuğ'u
kim tutuklayacak?
GÖKÇE FIRAT
Amerikasına da Avrupasına da
Rusyasına da karşıyız!
ÖZGÜR ERDEM
Fethullahçıların
yargıya kafes planı
ALİ ÖZSOY
Avrupa Birliği Yunanistan'ı havaya uçurdu
KAYA ATABERK
CHP kimlerin partisi: Ardahan'ın mı
Suadiye'nin mi?
OKAN İŞBECER
Tayyip'in yeğeni uyuşturucudan tutuklandı
TUĞRUL ÇELİK
Afganistan'ın gözbebekleri
NİZAM AYDIN
Atatürkçü parti'ye doğru yürürken...
SEVGİ BİLGİÇ
Kürt açılımı safsatası
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yargıya saldırı
TÜRKKAYA ATAÖV
Batı'nın ırkçılığı ve Türkler
İLYAS SALMAN
Faşo ağalara karşı birleşelim!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Tekel direnişi ideolojik mi ekonomik mi? (2)
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar- 2
HİDAYET SARI
Ver kurtul ve sat kurtul politikalarının sonucu
MUSTAFA İZBERK
Kuşdili üzerine söylev
EYKAN CAN
Süpersonik aydın
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,75)
 
 

Tuğrul Çelik
Afganistan’ın gözbebekleri



ABD tüm azgınlığıyla yine sivilleri hedef alıyor. ABD ve müttefikleri Taliban’a ait bilmem kaç üssü ele geçirdiklerini, oralara Afganistan bayrağı dikerek gösterseler de, Taliban, işgal edilen Marcah kenti ve çevresine döşediği bubi tuzaklarıyla müşterek orduları epey zorluyor ve ilerlemelerine de engel oluyor.

ABD yeniden Afganistan’da... 2001’deki Afganistan işgalini aratmayacak şekilde başlatılan yeni saldırının adı da manidar: “Müşterek!”

ABD ve NATO müttefiki orduların müşterek yürüttükleri bir işgal senaryosu.

15 bin kişilik müşterek orduların hedefi bu kez 80 bin kişinin yaşadığı Marcah gibi Taliban’ın merkezi olduğu düşünülen bölgeler.

Operasyonun başlamasından sonra kenti terk etmeye başlayan sakinlerin yaptıklarında haklı bir gerekçeleri var.

Çünkü ABD tüm azgınlığıyla yine sivilleri hedef alıyor.

Yapılan hava saldırıları sonucu ilk sivil kayıplarının haberi gelirken, 6 işgalci askerin de öldüğü duyuruldu.

Resmi rakam olarak verilen bu sayının daha fazla olduğu da muhakkak.

Müşterek operasyonu sürerken, bir şeyler de dikkatlerden kaçmıyor.

ABD “terör”le mücadele konseptini sahip olduğu yüksek teknolojiye dayandırsa da, Amerikan filmlerinde dünyaya izlettirilen süper uyduların, yüksek tahrip gücü olan silahların da bir sınırının olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

İlkini Irak’ta çiftesiyle milyon dolarlık ABD helikopterini düşüren çiftçi örneğiyle gördüğümüz bu olay, şimdi de Afganistan’da yaşanıyor.

ABD ve müttefikleri Taliban’a ait bilmem kaç üssü ele geçirdiklerini, oralara Afganistan bayrağı dikerek gösterseler de, Taliban, işgal edilen Marcah kenti ve çevresine döşediği bubi tuzaklarıyla müşterek orduları epey zorluyor ve ilerlemelerine de engel oluyor.

İşgal güçlerinin son teknoloji ürünü yok etme araçlarına kazdıkları hendeklerle ve el yapımı tuzaklarla cevap veren Taliban, bölgeyi 2 bin askeriyle savunacağını belirtmekten de geri kalmıyor.

Bir kez daha “ilkel”lik, emperyalist yüksek teknoloji karşısında hiç de aşağıda kalmadığını gösterdi.

Gerçekten de Afganistan’ın ABD için Irak gibi bir çıkmaz olacağı bizzat en tepedeki isim olan Mullen tarafından da itiraf edilmişti.

Bunun üzerine işgalci asker sayısının artırıldığı Afganistan’da askerlerin elinde birer de makine verilmiş.

Kim Taliban yanlısı kim değil ayırmaya çalışacaklarmış. Hem de gözbebeklerinden.

Yapılan göz taramasıyla, tüm Afganistan’ın gözbebeklerini taranırsa ve tüm parçalar birleştirilse...

ABD’nin orada göreceği tek şey kendi ölümü olacaktır.

Terörist ABD belasını bulacak!


Baas’a yasak, lâiklere bomba

Irak’ta yaklaşan seçimler öncesi gerginlik iyice tırmanıyor.

7 Mart 2011’de yapılacak olan seçimlere az bir zaman kala, bombalar daha sık patlamaya başladı.

ABD işgaliyle birlikte önce Saddam’ın ardından da El Mecid’in işbirlikçi mahkemeler tarafından yargılanıp (!) idam edilmelerinin ardından, Baas Partisi ile ilişkili olan adayların da seçimlere girmesi engellenmişti.

Lâik partilerden oluşan bir seçim koalisyonu şeklinde seçimlere girecek olan Baasçıların bu girişimi, aynı gerekçeyle yasaklanmıştı.

Baas Partisi işgalden önce Irak’ı yönettiği gibi, işgalden sonraki direnişin de temelini oluşturmuştu. Dolayısıyla işgalden sonra iki Kürt aşiret

reisine teslim edilen Irak’ta lâik, milliyetçi ve solcu Baasçılığın 1 numaralı hedef olması da kaçınılmazdı.

Irak’ta 5 merkezde yapılan bombalı saldırıların hedefi de başta Baas Partisi’yle ilişkili olduğu öne sürülerek seçimlere girişi yasaklanan Salih El Mutlak’ın Ulusal Diyalog Cephesi oldu.

Patlamaların birisi milliyetçi milletvekili Mithal Allusi’nin seçim bürosunda yaşanırken, Irak Ulusal Birlik Partisi ve Irak Halk Partisi de vurulan diğer partiler.

Beşinci patlamanın hedefi de bilim adamları ve aydınların yoğun olarak yer aldıkları Lâik Parti olmuş.

Saldırıların tümünün Sünni partilere yapılmış olması ve seçime girme yasağı getirilen adayların neredeyse tamamının Sünni olması, yaşanan gelişmelerin Nuri El Maliki hükümetinin planlı bir hareketi olduğunu gösteriyor.

Yani amaç Baas’tan arınmış ve Kürtlere teslim bir Irak.


ABD’den büyük lütuf (!)

Haiti’yi vuran depremin ardından yaşananlar ve ortaya çıkan manzara, depremin mi yoksa kapitalist sistemin mi daha öldürücü olduğunu bir kez daha sorgulatmıştı.

Yaşanan felaketin ardından, başta Küba olmak üzere Latin Amerika’nın sosyalist devletleri Haiti’ye yardım ellerini uzatırlarken, ABD’nin yardımı tepeden tırnağa savaş ekipmanlarıyla donatılmış binlerce asker olmuştu.

ABD fırsattan istifade, depremden önce de Beyaz Saray’ın küçük bir taklidi olan devlet başkanlığı binasının da bağıra bağıra işaret ettiği ABD’ye olan bağlılığı yüzünden oldukça yoksul bir ülke olan Haiti’yi, bu kez fiilen işgale girişmişti.

Özellikle Fidel Castro, Hugo Chavez ve Evo Morales bunun açıkça bir ABD işgali olduğunu belirtmişlerdi.

Aradan geçen bir aylık zaman dilimi içerisinde Haiti yaralarını sarmaya çalışadursun, ABD uzattığı “yardım eli”ni geri çekiyormuş.

ABD, depremden hemen sonra, doktor, sağlık malzemesi ve yiyecek gibi yaşamsal yardımların yerine, tercih ettiği askeri yardımını geri çekmeye başlamış.

Aradan geçen 500 yıla rağmen, 1492’yi aratmayacak bir şeklide, depremden hemen sonra adaya çullanan 22 bin kişilik askeri yardım azaltılarak 13 bine düşürülmüş.

Ne diyelim, Haiti için daha hayırlı olmuş.


Davutoğlu, İranofobik mi?

Son altı aydır gündemi sürekli meşgul eden Batının İran’ın nükleer faaliyetleriyle ilgili sıkıntısı son günlerde yaşanan diplomatik hareketlilikten de anlaşılacağı üzere iyice günyüzüne çıktı.

İran’ın, İslam “Devrim”i’nin yıldönümünde uranyum zenginleştirme faaliyetini % 20’ye çıkardığını açıklamasından sonra geri adım atmayacağını da belirtmesi, başta ABD ve İsrail olmak üzere Batıyı deliye döndürdü.

Mesele de İran’ın uranyum zenginleştinme faaliyetini, kendi ülkesinde yapıp, dışarıdan hazır halde almayı reddetmesi. Bugünlerde olay yoğun bir nükleer diplomasiye dönüşmüş durumda.

Mesele ABD’nin hedef aldığı İran olunca ve Batının çıkarlarını da savunmak gerekiyorsa, orada Tayyip’i ve onun diplomatik uçbeyi Davutoğlu’nu görmemek olmaz. Onlar da görevlerini çok iyi bildikleri için bu arabuluculuk olayına balıklama dadılar.

Gerçekten de mesele büyük bir diplomatik hareketlilik yarattı.

Tayyip, Katar’da Hillary Clinton’la görüşerek meselenin bir krize neden olmadan çözülmesini istedi.

Hillary ise Suudileri, İran’la iş yapan ve konuyla ilgili BM’de oy hakkı olan Çin’e baskı yapmaya ikna etmeye çalıştı.

İsrail ise Rusya’yı İran’a uygulanacak yaptırım için ikna etmeye çalıştı.

Mesele arabuluculuk ise, kambersiz düğün olmaz misali, Davutoğlu olmazsa olmaz.

Hem kendisi de ABD çıkarlarını koruma konusunda baştan ikna olmuş bir isim. Aynı zamanda yürüttüğü ve kendisinin “ritmik diplomasi” adı verdiği diplomatik kıvırtma tam da bugünler için.

Davutoğlu da geçtiğimiz hafta arabuluculuk için Tahran’a gitti ve temaslarda bulundu.

Mesele krizin çözülmesi ve arabuluculuk değildi tabi ki. Mesele İran’a yönelik saldırıya zemin hazırlamak.

Davutoğlu, yaptığı açıklamalarda asıl amacını gizleyemiyor. Üstü kapalı bir şekilde İran’ı tehdit ediyor. “Bölgemiz geçmişte yaşadığı felaketleri tekrar yaşamamalı.” diyerek Irak örneğini hatırlatıyor aklınca.

Bölgede bir İran fobisi istemediklerini belirten Davutoğlu, İran’ı bölgenin huzur ve güvenliği için pozitif katkı vermeye davet etti.

Gören de Ortadoğu’yu İran tehdit ediyor sanır. Sanki ABD diye bir işgalci buralara hiç uğramamış. Davutoğlu’nun ABD aşkı gözlerini o kadar kör etmiş anlaşılan.

Bölgede “İran fobisi” istemiyoruz diyen Davutoğlu, görülüyor ki bu hastalığa kendisi yakalanmış. Tüm belirtiler onu gösteriyor çünkü:

İşbirlikçilikten kaynaklanan bir İran düşmanlığı ve ABD aşkı!


Fransa, soykırımcı geçmişinin hesabını verecek


Fransa 1945’ten 1962’de bağımsızlığını kazanana kadar 1 milyon Cezayirliyi
katletti. Bugün Cezayir’in başkentinde
katledilenleri simgeleyen bir anıt var.

Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı iddialarıyla suçlayan Fransa, iş tüm Batının harcında bulunan soykırımcı geçmişle yüz yüze gelince şaşkınlığa uğradı.

Soykırımcılıkla suçlanan bu kez bir Batı ülkesi Fransa olunca, meselenin bağımsız tarihçilere bırakılması öne sürülüyor. Tabii bu tarihçilerin de ne kadar tarafsız oldukları ortada. Tüm tarihi Batımerkezli olarak yazan bu “tarafsız” tarihçiler, “Cezayirliler Fransızlara soykırım yaptı” bile diyebilirler. Tıpkı soykırıma uğratılan Türklerin, soykırım yapmakla suçlandıkları gibi...

Cezayir Meclisi’ndeki Ulusal Bağımsızlık Cephesi Başkanı Musa Abdi’nin verdiği önerge, Fransa’nın 1830-1962 yılları arasında Cezayir’deki sömürgeci ve soykırımcı faaliyetlerini yargılamayı amaçlıyor.

Yasa, suç işleyen görevlilerin uluslararası bir mahkemede yargılanmalarını öneriyor.

Fransa ise yasa teklifi haberini alır almaz, meselenin henüz bir yasa tasarısı olduğunu söyleyerek fazla ciddiye almadığını göstermek istiyor. Ama rahatsız oldukları belli ki, konu Fransız Meclisi’nde tartışılmaya başlanmış ve yasa “Fransa karşıtı girişim” olarak değerlendirilmiş. Onlara göre sömürgecilik dönemi hassas bir konuymuş.

1830’larda başlayan Fransız işgali, 1945’te Cezayir halkının ilk ayaklanmasına kadar sürdü. 1945’te Cezayir’in bağımsızlığı için ayaklanan Cezayir halkı, genç-yaşlı demeksizin Fransız lejyonerleri tarafından topluca katledildi.

Cezayir, Fransa’yı soykırımcılıkla niteleyince de tüm Fransa, yaptığı soykırımın arkasında durduğunu gösterircesine ayağa kalkmıştı.

1945’te başlayan bağımsızlık hareketleri, 1954-1962 arasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na dönüştü.

1945’ten Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar yaklaşık 1 milyon Cezayirlinin Fransızlar tarafından katledildiği biliniyor.

Bugün Cezayir’in başkentindeki anıt, bağımsızlık savaşında ölenleri simgeliyor.

Son beş yıldır Fransa’da tartışılan sömürgecilik dönemi ile ilgili ortaya çıkan görüş de Batı yüzsüzlüğünün Fransa’da dışa vurmuş hali.

2005’te Fransa “Fransız sömürgeciliğinin sömürge bölgelerdeki olumlu yönü”nü vurgulayan bir yasa bile çıkarmıştı.


İkinci Falkland Savaşı mı?

Arjantin’e 500 kilometre uzakta bulunan Falkland Adaları, ilk olarak 1833’te İngiltere tarafından işgal edilmişti.

1982 yılında da Arjantin’deki askeri yönetim, adaların Arjantin’e ait olduğunu, İngiltere’nin ise Falkland Adaları’nı işgal ettiğini ileri sürerek, adalara el koymuştu.

Arjantin yönetiminin bu hareketi, iki ülke arasında 74 gün sürecek Falkland Savaşı’na neden olmuş ve Arjantin 649, İngiltere ise 255 askerini kaybetmişti.

Savaşı ise Arjantin’i adalardan püskürten İngiltere kazandı.

Aradan geçen yıllar boyunca Arjantin, Falkland Adaları’nın Arjantin’e ait olduğu görüşünden vazgeçmedi. Gerçekten de adalar Arjantin karasuları sınırları içinde yer alıyor.

Arjantin yönetimi bugün de aynı görüşü sürdürüyor.

İngiltere’nin petrol arama faaliyetlerini Falkland açıklarına kadar genişletmesinin ardından Arjantin, kendi karasularında bulunan gemilerden bir çeşit izin belgesi talep edeceğini açıkladı.

Çıkarılan yeni yasa, bir anlamda Arjantin karasularındaki deniz trafiğine kısıtlamalar getiriyor. Tabii bu kısıtlamanın esas muhatabının İngiltere olacağı gün gibi ortada.

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez, geçen hafta imzaladığı kararnameyle, Arjantin’den Falkland Adaları’na gidecek ya da Arjantin karasularını kullanacak tüm gemilere, önceden izin alma şartı getirdi.

Arjantin’in bu kararına İngiltere şimdilik çok ilgili durmuyor görünüyor. Meselenin Arjantinli yöneticilerin sorunu olduğunu belirten İngiliz Dışişleri’nin daha sonraki tavrı ne olacak bilinmiyor.

Ama, meselenin daha da ileri gidilerek ikinci bir Falkland Savaşı’na dönüşmesi ihtimali de yok değil.

Çünkü ne İngiltere’nin petrol faaliyetlerinin yanı sıra tarihsel sömürge alanından ne de Arjantin’in kendi karasuları içinde yer alan Falkland Adaları’ndan vazgeçmeye niyetleri var.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


ABD çok terörist tespit etmek istiyorsa o tarama aletini kendi askerinin gözüne soksun. En kesin tespiti bu şekilde yapabilir. Ne de olsa Amerikan askeri dünyanın en büyük teröristi değil mi? Bu haftaki konular iyi seçilmiş. Tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.

Gün Ay Yıldız, İstanbul
22 Şubat 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40