![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Gobineau’nun Essai sur l’inégalité des races humaines (İnsan Irklarının Eşitsizliği Üstüne Deneme) başlıklı dört cilt tutan kuramı insan ırklarının bedensel ve psikolojik olarak eşit olmadıkları savına dayanıyor. Ona göre, üstün ırk içine kendinden olmayanları alırsa çürüme başlar. Irksal farklar süreklidir. Beyaz, siyah ve sarı olmak üzere, üç temel ırk vardır. Gobineau (Türklerin de içinde sayıldıkları) sarı ırka Altaylıları, Moğolları, Finlileri ve Tatarları sokuyor. Ona kalırsa, bunlar güzellik ve bedensel yönlerinden de birbirinden ayrılırlar. Dilleri de eşit değildir. Beyaz ırk üstün olandır ve onun içinde Aryanlar önde gelir. Onların uygarlığına başka kimse erişemez ve başkaları onların yardımı olmaksızın var olamazlar bile. Gobineau’nun ırkçı kuramı önce besteci Richard Wagner’in romantik müziğine güç verdi. Göttingen Üniversitesi kütüphanecisi ırkçı yazar Ludwig Schemann (1852-1938) Gobineau’nun bu yapıtını (Die Rasse in der Geisteswissenschaft başlığıyla Almancaya çevirdi ve Gobineau Derneğini (Gobineau Vereinigung) kurdu. Irkçı kuram zaten uygun birikim bulduğu Almanya’da yeşerip dallandı budaklandı. Bir İngiliz amiralinin oğlu olan Chamberlain Wagner’in çevresine sokularak kızı Eva ile evlendi ve Alman yurttaşlığını seçti. “On Dokuzuncu Yüzyılın Temelleri” diye Almancasını Münih’te bastırdığı (Die Grundlagen des neunzehnten Jahrhunderts adlı) kitabı halktan beysoylu bir duyguyla nefret eden ve Almanları dünyayı yönetme seçkin görevi verilmiş üstün ırk gören bir yayındı. Almanların yaratıcı dehası Yahudilerin etkisinden korunmalıydı. Yahudiler de kan yönünden karışmadıklarından, Almanlarla ister istemez karşı karşıya geliyorlardı.
Zion Büyüklerinin Protokolleri diye uydurma bir kaynağı Almanya’da bir kez daha basan Rosenberg tüm Nazi Partisi üyelerini faşist ülkü çerçevesinde eğitmekle görevliydi. Hitler onu daha 1921’de yükselmeğe başlayan Nazi akımının günlüğünün (Völkischer Beobachter) yayın yönetmeni yapmıştı. 1941’de Doğu’da İşgâl Edilmiş Topraklar Bakanlığına getirildi ve orada Almanlaştırma, köle düzeyinde çalıştırma ve Yahudilerin öldürülmeleri gibi eylemlerden sorumlu oldu. Tarihi “görkemli Nordik ırk” ile aşağı ırklar arasında bir savaşım gibi gören başka bir kitabı Hitler’in Kavgam’ından sonra en çok satan yayındı. Savaştan sonra Nüremberg’de yargılandı ve cezasını asılarak çekti. Hele Britanya’da ve Amerikan toplumunda “Sosyal Darwincilik”, üstüne çok yayın yapılmış olan zengin ve etkili bir ırkçılık kaynağıdır. Hıristiyan inançlarını zayıflatır gördüğü Charles Darwin’in Evrim Kuramını onaylamazsa da, doğadaki mantığı toplumdaki insan ve sınıf ilişkilerine uygular. Bu anlamda, güçlünün zayıfı ezmesini “doğal” ve yasal olarak gösterir. Önce İngiliz yayınlarında ağır basan bu görüş Britanya İmparatorluğunu haklı göstermeğe yaramış, o yoldan ABD yazıcılığına geçmiş ve o çevrede daha da zenginleşmiştir. Sosyal Darwincilere göre, ırklar, insan toplulukları ve bireyler, Charles Darwin’in doğada bitkiler ve hayvanlar için öne sürdüğü “doğal ayıklanma” türünden kurallara bağlıdırlar. Britanya’da H. Spencer ve W. Bagehot ve Amerika’da William Graham Sumner gibi yazarlar insanların toplum içindeki varlığının da “en güçlünün yaşamda kalması” biçiminde sürekli bir savaşım olduğu görüşündeydiler. Onlara göre, paraya dayalı zenginlik “doğal üstünlük” simgesiydi. Yoksulluk ise, kişinin çevreye ve dolayısıyla doğaya ayak uyduramadığının kanıtıydı. Parasız olması onun sanki “doğal olarak” güçsüz ve geri olduğunu kanıtlıyordu. 19’uncu yüzyılın sonundan bu yana yayılmağa başlayan bu yorum açısından bakıldığında, serbest pazarcı sermaye düzeniyle siyasal tutuculuk Sosyal Darwinci kuramdan yararlanmıştır. Başka bir deyişle, kimi ırkların, toplumların ve bireylerin kendine benzemeyenleri ezmesi ya da yok etmesi bir “doğa kuralıdır” ve bu nedenle olağan karşılanmalıdır. Örneğin, Britanya’nın Asya ve Afrika’da sömürgeci genişlemesi doğa kuralına uygundur. Daha sonra, Amerikan yayılması ve bu süreç içinde Yeni Dünya’nın eski halklarını ortadan kaldırması da öyledir.
Oysa, Darwin “doğal ayıklanma” kavramını organizmanın çevreye uyum sağlamağa çalışırken soyunu değiştirmesiyle bağlantılı olarak ileri sürmüş ve bitkilerin ya da hayvanların kendilerini kuşaktan kuşağa yeni baştan yaratma eğilimlerini saptamıştı. “Evrim” de bu yoldan gerçekleşiyordu. Bu sonucu yaşamı sürdürme gücü, çiftleşme başarısı, verimlilik, doğurganlık, gelişme hızı ve benzeri öğeler etkiliyordu. Bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki doğal ayıklanma yararlı değişimleri artırıyor, zararlı olanları ortadan kaldırıyordu. Bir İngiliz toplumbilimcisi ve düşünürü olarak bilinen Herbert Spencer (1826-1903) Sosyal Darwinci kuramın önde gelen destekleyicisiydi. (Ad benzerliği olan İngiliz ozanı Stephen Harold Spender, 1909-95, ile karıştırılmasın.) Spencer’in 9-ciltlik Bireşimli (Sentetik) Felsefe Düzeni başlıklı çalışması bedensel, organik ve toplumsal varlıkların birbirileriyle bağlantılı olarak aynı ilkeler çerçevesinde geliştiklerini ve tümünün biyoloji türlerine benzediğini ileri sürdü. Böylece, toplumlar kendi aralarında bir “iş bölümü” yapıyor ve kimileri sıradan “göçebe gürûhu” olurken, kimi başkaları yüksek ve karmaşık uygarlıklar kuruyorlardı. Spencer’in bu tartışmalı ve kurgusal toplum bilim anlayışı “kültürel antropoloji”nin (budunsal insanbilim dalının) gelişmesiyle oldukça geride kaldı. Ancak, kimi ırktan olanlarla yüksek uygarlığa sahip toplumlarda ve onun bireyi olanlarda üstünlük gördüğü için, Batı’da ırkçı kuramın gelişmesine yardımcı olmuştur. Gene bir İngiliz olan Walter Bagehot (1826-77) amcasının bankasında işe başlamış, 1860’da The Economist haftalık yayınının yöneticisi olarak bu dergiyi iş yaşamının dünyada belirli açıdan önde gelen yorumcusu durumuna getirmiş, İngiliz Anayasası başlıklı kitabıyla (yazılı bir anayasası olmayan) bu ülkenin gerçekte nasıl yönetildiğini anlatan bir başyapıt ortaya çıkarmış, konumuz açısından önemli olarak da Fizik ve Siyaset (1872) adlı yayınıyla doğadaki gelişim kavramını toplumlara uygulamış ve bu yoldan belirli çevrelerin üstünlük görüşlerine dayanaklar hazırlamıştır. Bir yıl sonra çıkardığı Lombart Sokağı adlı çalışması ülkesindeki bankacılık yöntemleri üstünedir. İrili, ufaklı Amerikan Sosyal Darwinci yazarlar İngilizlerden sayıca daha fazladırlar. Daha çok Amerikan genişlemesi sırasında ortaya çıkmaları ve bu yayılmaya ırksal, dinsel, ekonomik ve benzeri yönlerden arka çıkmaları bir rastlantı değildir. Bunların içinden William Graham Sumner’ın (1840-1910) sözünü öncelikle etmek yerinde olabilir. Yale Üniversitesini bitirmiş ve kendini papazlığa hazırlamış biriydi. Yaşayan Kilise başlıklı süreli yayının yöneticiliğini yapmış, daha sonra mezunu olduğu Yale’de öğretim üyeliğine atanmıştır. Büyük sermayenin eleştirilmesine katlanamamakla adını duyurmuş, özel iş dünyasında tekelleşmenin “doğal” olduğunu savunmuş ve devletin topluma karışmasını gereksiz bulmuştur. Bankacılık ve para üstüne kitapları vardır. Irkçı görüşün önde gelen kuramcı babalarındandır. Amerikan toplumunun gelişmesine uygun bir yorum olan Sosyal Darwincilik o ülkede çok yandaş buldu. Örneğin, Herbert Spencer’in izdeşlerinden (müritlerinden) olan John Fiske (1842-1901) ırksal üstünlüğüne inandığı Amerika’nın yayılmasını en ateşli destekleyenlerdendi. Bir papaz olan Josiah Strong (1847- 1916) Ülkemiz (1885) ve Yeni Dönem (1893) başlıklı kitaplarıyla kendi toplumunu övüyor ve Amerika’yı örnek göstererek yeryüzünde eksiksiz bir toplum yaratılabileceğini savunuyordu. John R. Mott kiliseyle Amerikan ırkının el ele vererek dünyayı nasıl ele geçirebileceklerine ilişkin kitaplar yazdı. John Henry Barrows Amerikan ırkının Hıristiyanlıktan yararlanarak Asya’da egemen olmasının yollarını gösterdi. Anglo-Sakson dünyasının Sosyal Darwincilerinin geçit resmini şimdilik burada keselim. Türk toplumu çağlar boyunca Batı’daki bu ırkçı ve soykırımcı kuramcıları çıkarmadı ve yetiştirmedi. Türkler ırkçı olmadılar. Soykırım tabanında ancak Batı’da birikim oldu. Bu nedenle, Almanya’da ve işgâl altındaki topraklarda Yahudilere yapılanlar o toplumun ürünü olan bir suçtur. Nürnberg’deki yargılama sürecinde sözü edilen belgelerin içinde yer aldığı 42 kitapta Hitler’in bu eylemlerini Türklere bağlayan hiçbir kanıt yoktur. Hitler’in 22 Ağustos 1939’da yüksek rütbeli kimi generallerine gizli bir toplantı sırasında yaptığı konuşmada, Polonyalıların öldürülmelerinden söz ederken, “Ermenilerin kıyımını kim anımsıyor ki?” diye bir tümce eklemiş olduğuna ilişkin savın kanıtı, doğrulukları denenmiş söz konusu belgelerde yoktur. İlk kaynaklara inmeden ezbere yinelenip duran bu yazılar ve konuşmalar önyargı ya da ucuz yaymaca amacını yansıtıyor. O kadar! Resmî olarak yayınlanmış Nürnberg belgelerinde 22 Ağustos 1939 tarihindeki Hitler konuşması (Cilt XXVI, sayfa 338 ile 523 ve devamlarında) iki ayrı metin olarak var. Bunlar USA-29 (sonra PS-798) ve USA-30 (sonra PS-1014) diye sayı aldılar. Söz konusu konuşmanın yargı kurulunca ve araştırmacılarca güvenilir diye onaylanan iki belge bunlardır. İkisinde de böyle bir tümce yoktur. Aynı yargıçlara sunulan bir üçüncü belge daha var. Resmî ilgililer bu üçüncüyü ellerindeki iki belgeye çok benzeyen, bir tür kopyası olduğu için yayınlarına alma gereği duymadılar. Ne var ki, Hitler’e bağlanmak istenen o tümce bu üçüncü belgede de yoktur. Öte yandan, bu tümce daha sonra iki gazetede yayınlanan bu konuşmaya eklenmiş. Bu metinlerin bir bağlayıcılığı yok. Ama diyelim ki bir tarihçi ve Türk-Ermeni ilişkileri üstüne bir uzman olmayan Hitler böyle bir şey söylemiş. Daha ötesi, şöyle bir şey ekleme yapmış olduğunu bile varsayalım: “Ben Almanya’da ve Avrupa’da başka yerlerde Yahudileri toplar, toplama kamplarına yollar, gaz odalarına sokar ve fırınlara atarken, bunları Türklerden öğrendim ve yaptıklarımı onların Ermenilere uyguladıklarına benzetmeğe çalıştım. Benden önce Türkler böyle bir şey yapmamış ya da silâha ellerini bile sürmemiş olan Ermenileri öldürdüklerinden ötürü cezalandırılmış olsalardı, ben Yahudilere herhangi bir kıyım yapmayacaktım. Benim örneğin Türkler olmuştur!” Hitler böyle bir şey de kuşkusuz söylemedi. Ama söylemiş olsaydı bile, bu sözlerin bile saygıya değer bir yanı olmayacaktı. Gerçek şu ki, tarih böyle yazılmıyor, toplumlar böyle incelenmiyor. Bir toplum bireyinin seri cinayetler işlediği olaylarda bile, kimi zaman biri güvenlik güçlerine başvurup aranan kişinin kendi olduğunu söylüyor. Görevliler bir süre sonra, ruhbilimci danışmanlarının görüşlerini de alarak, bu kişinin kendini başka nedenlerden ötürü cezalandırmak isteyen biri olduğunda birleşerek onu bir yana koymakta ve gerçek suçluyu arama sürecini sürdürmektedirler. Ermeniler konusunda (ve bir sürü başka konuda da) hiçbir uzmanlığı olmayan Hitler’in Ermenilere ilişkin değerlendirmesi bağlayıcı olamaz. Geçmişi tarihin kendi yöntemlerine bağlı kalarak yazmak zorunda olanlar gerçeklerin tüm yanını gereği gibi alarak hangi toplumların böylesine bir ırkçılık ve onun ardından soykırım yapabileceklerini hem genel, hem somut kanıtlarla değerlendirmek ve yanıltıcı genellemelerden sakınmak zorundadırlar. Hele tarihin anlatımını buna göre siyasallaştırmak ve taraflardan birinin güç gösterisinin buyruğuna vermek kabul edilemez. Ne var ki, ABD’nin başkenti Vaşington’daki soykırım müzesini ben de gördüm. Onun ikinci katında sol yanda duvarı uzunlamasına kapatan neredeyse altı metrelik büyük panoya da baktım. Oraya da Hitler’in ağzına sokulan bu tümce eklenmiş. Altında da “Associated Press Haber Ajansı temsilcisine göre” gibi bir ayrıntı da var. Oysa, Hitler’in 22 Ağustos 1939’daki konuşması son derece gizli bir konuşmaydı. Tam sekiz gün sonra Polonya’ya saldıracaktı. Yukarıdaki sözlerinde bu gizli bilgiyi ilk ve son kez açıklıyordu. Buraya bir Amerikan gazetecisinin girmiş olması düşünülemez. Polonya’ya kendi saldırısını sanki Polonya’nın Almanya’ya saldırısı gibi göstermiştir. Böylesine bir gizliliğe Almanya’nın o yıllarında AA gazetecisinin ortak olabilmesi düşünülemez. Müzedeyken panonun yerini sıradan bir kurumacı olan görevliden sorduğumda, o bile bu eklemenin palavra olduğunu söylemiş ve şunu aktarmıştı: “Ama burada onu duvardan indirme yürekliliğini gösterecek kimse yok...”
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||