![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tekel direnişini çözümlemek Tekel işçilerinin son yıllarda görülmeyen tarzda kolektif bir eylemlik halinde bir mücadeleye girişmeleri basında yeterince yaygın olarak yer aldı. Ve bu anlamda yüzeysel bir bakış açısıyla olayı desteklemek popülist solcu, halkçı ve işçici bir anlayış olarak algılandı ve bu yaygın bu destek AKP tarafından da bu olayın ideolojik olduğu ve AKP’ye karşı bir hareket olduğu vurgulaması yapıldı. Şimdi bu genel söylemi açımlayabilmek ve gerçekten değerlendirebilmek için farklı tarihsel süreçleri ele almak gerekiyor. Ama bu süreçleri ele almadan önce ideoloji kavramı sürekli kullanılan ve günümüzde özellikle bilim dışı ve negatif bir kavram olarak kullanılan bir kavram oluşuyla ideolojiyi gerçekten ayakları üstüne oturtmamız gerekiyor. Bu sadece entelektüel bir zorunluluk değil gerçekten Türkiye’de bugünkü Tekel işçilerinin direnişine kadar gelen süreci anlamamız ve doğru değerlendirmemiz için gereken bir çaba. Ve bu çabayı da hem okur açısından hem de yazar açısından ele almamız ve karşılıklı bu zorluğu aşmamız gerekiyor.
İdeolojinin ideolojisi İdeoloji Marks’la özellikle aydınlanmanın dine karşı bir politik bir söylemi ve burjuva söylemi oluşu nedeniyle Marksist ideolojiye bakarken gerçeğin çarpıtılmış bilgisi diye özetleyebileceğimiz bir yaklaşım vardır. Veyahut da fotoğraf makinesindeki negatifin baş aşağı duruşunu anlatan bir kavram kullanılmaktadır. Keza bu Hegel’in felsefesinde de başı ayakları üstüne oturtmak yani başağı duran bu felsefeyi ayakları üzerine yani madde üzerine oturtmak anlamına gelir. Dolayısıyla maddeci bir yaklaşım içinde olunduğunda ideoloji maddeci yaklaşımın dışında algılanmıştır. Ve özellikle burjuvazinin aydınlanmanın bir araçsal yan olduğu ileri sürülmüştür. Oysa Lenin’de kavram nitelik ve söylem değiştirerek ideoloji burjuva ideolojisine karşı sosyalist ideoloji olarak devrimci bir kavrama dönüşmüş ve işçi sınıfı ideolojisi olarak burjuva ideolojisine karşı çıkan bir formasyon bir işlev verilmiştir. Keza Lucaks da Sınıf Bilinci ve Tarih isimli kitabında da burada sosyalist ideoloji kavramını burjuva ideolojisi kavramının karşısında antagonist olarak koymaktadır. Bu, sosyalizmin gelişme döneminde ideoloji sosyalist toplumun oluşturulması anlamında da olumlu bir kavrama dönüşmüştür. Ve bu boyutuyla da sosyalist partinin Buharin gibi ideologları aynı zamanda teorisyenler olarak algılanmakta ve partinin stratejik kestirimlerinin temellerini oluşturmak görevini yüklenmişlerdir. 1930’lu yıllarda ise Nazizmin ve İtalya’da faşizmin yükselişi ve iktidara gelişiyle ideoloji kavramı yeniden Avrupalı devrimciler ve komünistler tarafından ele alınmıştır. Bu kavram olguyu daha tespit edebilme yani yükselen faşizm ve nazizm olgusunu anlamaya yönelik çabaların ürünü olarak teorik bir ideoloji kavramını geliştirmiştir. Hegemonya ve ideoloji Sovyetler Birliği’ndeki sınıf ideolojisi perspektifiyle bakıldığı zaman Nazizm, Dimitrov’un açıklamalarındaki tekelci sermayenin diktatörlüğünün en keskin biçimi olarak ele alınmış ve dolayısıyla bu kavram kitle tarafından benimsenmesi kitleyle olan ilişkisi reddedilerek baskıcı bir düzen olarak algılanmıştır. Oysa İtalyan faşizminin en büyük darbesini yiyen Gramsci ise İtalyan hapishanelerinde simgesel kodlarla gönderdiği defterlerinde belirttiği olgu hegomanya kavramıdır. Hegemonya kavramı hegemon ideoloji kavramı yönetilenler ile yönetenler yani egemenler ile halk arasındaki ilişki bir konsensüs temelinde gelişiyor. Ve bu konsensüs temelindeki ilişki özellikle hegemonya ile oluşturulduğunu vurguluyor. Ve burada bu hegemonyayı oluşturan geleneksel aydınlar yani burjuva ideolojisini oluşturan aydınlar aracılığıyla iktidar tarafından toplum yönlendiriliyor. Buna karşılık ise organik aydınlar olarak parti aydınları bu mücadeleyi karşı olmasını vurguluyor. Yani ideoloji kavramı esas olarak iktidar aracı olarak kullanılan bir kavram haline getiriliyor. Ve Nazizm ve faşizm kitleleri ideolojik araçları ile yönlendirdiği ve bu araçlar sayesinde kitleler yerel anlamda bir baskı altında değil. Ama bu ideolojik baskı kavramı ve konsensus kavramı hegemonyayla ifade ediliyor. Hegemonya nedense bir baskıyı içerir ama günümüzde anlaşılan olgu ise zorla elde edilmiş bir baskı gibi algılanır oysa hegemonya baskı biçimini ideolojik olarak yaratan ve yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi bir uyum içinde yönetmeye dayanır. Bu kavram esas olarak Marks’ta 18. Brumer’deki bir açıklamasından temellenmektedir. Bu açıklamasında 18. Brumer, Napolyon’un 18. Brumeri iktidara gelişi geniş köylü yığınlarının desteğiyle oluşturulmuş bir iktidar biçimidir. Yani o dönemde aristokrasi ve burjuvaziye karşı geniş köylü yığınlarının Napolyon’un araçsallığı ile oluşturduğu bir blokta iktidara geliştir.
Dimitrov’dan Poulantzas’a Faşizmin ideolojisi İşte bu kavram, daha sonra Gramsci tarafından geliştirildiği gibi Althusser buna devletin baskı araçları polis, asker ve hukuk, mahkemeler, hapishaneler gibi kavramların yanına ideolojik aygıtlar olarak okullar, spor kulüpleri, kültürel faaliyetler, tiyatro vs. sinemalar gibi tüm faaliyetleri kapsayan bir süreç içinde toplumsal yönetimin oluşturulduğu ve bu ideolojik aygıtlar ile toplumun egemen sınıfa uyumlu biçimde yönetileceğini vurgulamıştır. İşte burada Nikos Poulantzas faşizmi Dimitrov’dan farklı olarak yorumlarken vurguladığı nokta şu olmuştur: İktidar bloğu toplumsal ideolojik aygıtları ve baskı aygıtlarını kullanarak binleri, on binleri, yüz binleri sürüklemiştir. Bu sürükleyişte iktidar bloğunun oluşturduğu ideolojik aygıtlarla kendini tekile indirmeyerek, sınıf tezine indirmeyerek ortaya çıkmıştır. Yani Dimitrov’un tekelci burjuvazinin en militarist baskı aracıdır, en büyük diktatörlüğüdür dediği noktaya Poulantzas ise Faşizm Analizleri’nde iktidar bloğunun kompozisyonundaki farklı burjuva fraksiyonları ve farklı kitlelerle birleşerek oluşturduğu bir yapıyı ortaya koyar. Genel olarak tekelci burjuvazi adına küçük burjuvazinin ideolojisi olarak faşizm reddedilir Nikos Poulantzas tarafından. Yerine iktidar bloğunun oluşturduğu bir faşizm kavramı ortaya çıkmaktadır. Ve iktidar bloğunun faşizminin oluşumu ise iktidar bloğunda klasik bir burjuva iktidarında iktidar bloğunun içinde hegemonya çatışması başlar ve iktidar içinde yer alan burjuva fraksiyonlar arasındaki çatışmalar giderek iktidara faşist hegemonyanın oluşturduğu ve faşist bloğun egemen olduğu bir iktidar bloğuyla sembolize edilir. Türkiye’de iktidar bloğunun ideolojisi İşte bu analizden hareket edildiği zaman, Türkiye’deki Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye’de egemen sınıfın kompozisyonunu belirtirken üç-beş bin tekelci finans kapital ailesiyle onlara bağımlı 30-40 bin tefeci bezirganın oluşturduğu bir iktidar bloğunu yalınca belirtir. Oysa bu iktidar bloğunu ele aldığımızda Türkiye’deki tekelci sermayenin sanayi sermayesi kesimi kendine bağımlı bayileriyle birlikte bir blok oluşturur. İşte bu blok Demirel dönemindeki dışa bağımlı ithal ikameci endüstrinin gelişim dönemini resmeder. Ama bu iktidar olmaya yetmediği için bunun yanına kır burjuvazisini, köylülüğü almaktadır. Kır burjuvazisi köylülüğün yanında tefeci-bezirgân Anadolu sermayesini de bu iktidar bloğuna katmaktadır. Bu iktidar bloğu kendisini “demir kırat”lar olarak gösterip popülist demokrat bir kimlikle seçimleri kazanmıştır ve bu anlamda da baktığımız zaman Türkiye’deki %50’lik oyları almaktadır 1960 ihtilalinden sonraki Demirel iktidarı. Ve burada tabii ki ideolojik aygıtlar olarak da görülen şudur ki; eğitim özellikle buna yönlendirilmiş, dini kimlikli bir eğitime yönelmek yani imam hatipleri, kuran kurslarını, tarikatları ve Kürt ağaları ile yapılan konsensüsü içeren bir geniş iktidar bloğu oluşturulmuştur. 1980 sonrası iktidar bloğu Buna karşılık halk bloğu ideolojik boyutuyla örgütlenemediği için ancak bir parti anlamında kalmıştır. Demirel’den sonra Özal döneminde ise iktidar bloğu yapısını değiştirmiştir. Bu yapıda artık tekelci sermayenin ithal ikamesi grubu iktidar bloğundaki egemenliğini kaybetmiş, yerine tekelci sermaye Anadolu tefeci bezirgânlarının da iktidara katıldığı bir kompozisyon çıkmıştır. Bu da ideolojik planda hem Anadolu tekelci sermayenin dışında kalan sermaye kesiminin ideolojik temsilcisi olan MSP ile Adalet Partisi, Milli Cephe koalisyonlarıyla iktidar bloğunu oluşturmuştur. Bu iktidar bloğunun devamı olarak ama buna tamamen zıt politikaları içeren Özal dönemi politikası dört görüşü birleştiren bir görüşle yine ağırlıklı olarak tekelci sermaye ve ona bağımlı olmayan Anadolu’daki sermayedir. Bu dışa açık büyüme döneminde geçmişte tefeci tekelci bezirgân geleneğindeki sermaye grupları giderek artık Anadolu kaplanları tarzında yeni iktidar bloğunda yer almış ve bu yeni iktidar bloğu, 1980 darbesinde emeğin payını en aza indiren bir İş Yasası çıkarmıştır ve dışa açık büyümeyi savunmaya başlamıştır. Özelleştirme saldırısı Oysa dışa açık büyümede Japonya ve Asya ülkeleri başarılı olurken Türkiye başarılı olamamış ve yeni küresel sistemde para sermayenin egemen olduğu ve sanayileşmenin ortaya çıktığı bir noktada kalmıştı. İşte bu noktada başlayan ve bugün Tekel işçileri noktasına gelen bir sürece geldik. Bu süreç de özelleştirme noktasıdır. Gerek Atatürk dönemindeki ulusal sanayileşmenin yani dışa bağımlı olmayan sanayileşmenin artık tasfiyesine gidilmiştir. Hatta bırakınız bunu Demirel dönemindeki ithal ikamesine dayalı, solun montaj sanayi dediği, sanayi de tasfiye edilmiştir ve artık kendi ayağı üzerinde duran sanayi ayakta kalmalıdır diyerek Türkiye sanayisizleştirildikten sonra Türkiye para-sermayenin egemen olduğu bir ülkeye dönüştürülmüştür. İşte bu yeni iktidar bloğu ülkedeki ekonomik başarısızlıklar nedeniyle kendisini çok kısa sürede tüketmiş ve ANAP’ın ve DYP’nin milletvekili çıkaramadığı yeni bir döneme 2002 seçimlerinde girilmiştir. İşte bu noktada AKP iktidara gelmiştir ve AKP iktidarı artık yeni bir iktidar bloğu olarak tekelci sermaye ile konsensüs içinde bulunan Anadolu sanayi sermayesine dönüşmüş sermayenin birlikteliğidir. Yani Anadolu’daki tefeci-bezirgân sermaye giderek Anadolu sanayisine dönüşüp Kayseri, Adana gibi illerde kendini gösteren bir odaklaşmayla artık İstanbul’daki tekelci sermaye ile eşit şartlarda iktidara gelmiştir ve bunun ideolojik aygıtları olarak da tabii ki dünya sistemine entegre olduğunu savunan ve bu anlamda da en geniş kitlelerle, özellikle de dinsel ideolojiyi yanına alan ama bunun yanında da etnik ayrılıkçıları da Batının önerdiği biçimde demokratikleşme süreci deyip yanına alan bir politikadır. Ve bu politikada esas olarak Türkiye’nin Türk kimliğine etniklerin demokratikleştirilmesi özgürlüğü adı altında küresel politika ile uyumlu bir Türkiye ulusal devletinin bütünlüğüne karşı bir mücadele başlamıştır. Bu bir taraftan gümrük duvarlarının ve ekonominin tasfiyesiyle küreselleşme adı altında ulusal devlete saldırılırken, diğer taraftan da ulusal devleti kendi içinde etnik, dinsel grupların birbirleriyle çatışması ve ulusal yapının parçalanmasını ifade eden bir süreçtir. İşte burada iktidar bloğunun içinde ana çatlamalar başlamaktadır ama asıl belirleyici olan da gerek Atatürk zamanında oluşturulan sanayinin artık geliştirilemeyerek borç yükü altında kalan sanayilere dönüşmesidir. Yani buradaki borçların faizi altında çalışamayan demir-çelik fabrikaları ve diğer ağır sanayi yatırımları kendini sürdüremez durumdadır. Keza tekel sermayenin oluşturduğu ithal ikamesi sermayeler de uluslar arası rekabete dayanamama noktasındadır. Burada ana sorunlardan bir tanesi de bu devlet sanayilerinde çalışan endüstrilerin tasfiyesidir ve Tansu Çiller’in “son sosyalist devlet Türkiye” sözüyle bu özselleştirme saldırısı başlamıştır. Özelleştirme saldırısının bir yanı ekonomik anlamdaki yanı geniş yeniden üretimi bırakınız basit yeniden üretimi sürdüremeyen üretimlere dönüşmüştür. Yani bu devlet fabrikalarındaki işçi ücretleri, hammadde ücretleri, işletme ücretlerini topladıktan sonra ürünü piyasada sattığınızda sürekli zarar oluşmaktadır ve böylesine zarar eden bir yerde de ekonomi rasyonalitesini yitirir ve ekonomi üretime devam edemez. Bu politikada bu fabrikaların kapatılması yerine bunların özelleştirilmesi olgusu öne çıkmıştır. Zaten cumhuriyet döneminden beri de devlet tarafından yapılan yatırımlar sonradan finans kapital dediğimiz tekelci sermaye tarafından tasfiye edilmesi söz konusu olmuştur. (Devam edecek)
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||