Tevfik Kaymaz - Zenginler, yoksullar, robotlar ve Mankurtlar
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk-Kürt kardeşliği palavrasına inanmıyorum!
GÖKÇE FIRAT
3000 yıllık Türk diyarı: Hindistan
ALİ ÖZSOY
PKK'lı teröriste barış, Türk işçisine savaş
KAYA ATABERK
CHP'de Kürtçü
ve sağcı dalga
İNAN KAHRAMANOĞLU
Uğur Mumcu'nun kemiklerini sızlatanlar
OKAN İŞBECER
Tayyip ve hempalarından İlber Ortaylı'ya linç girişimi
TUĞRUL ÇELİK
Navilerin dönüşü
ve çıplak protesto
TEVFİK KAYMAZ
Zenginler, yoksullar, robotlar ve Markurtlar
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Karmaşa
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Yahudi soykırımı
ve Ermeniler
İLYAS SALMAN
TEKEL işçilerinin
şanlı direnişi
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Tekel direnişi ideolojik mi ekonomik mi?
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar
ÜNVER SEL
Türkiye-Ukrayna ilişkileri ve bölgede yaşanan çelişkiler
EYKAN CAN
Medeniyet dediğin
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,5)
 
 

Tevfik Kaymaz
Zenginler, yoksullar, robotlar ve Mankurtlar

Üretim süreçleri İkinci Paylaşım Savaşı başlangıcı öncesi ve savaş sonrası dehşet verici bir hızla gelişmeye başladı. Sermaye, çığ gibi gelişmekte olan sanayi işçisi yığınlarına karşı hem emek sermaye çatışmasındaki gücünü, hem ticari rekabet gücünü korumak için, üretim süreçlerini emek yoğun olmaktan çıkartmak için, üretim süreçlerinin akışı (proses dizaynı) ve yönetim sistemleri konusunda önemli gelişmeler yarattı. Bu tıpkı makinalaşma dönemi gibi pek de önüne geçilebilecek bir şey değildi. Bu sürecin önüne geçme eğilimi yaratacak sanayi devriminin başlarındaki makinalaşma karşıtı Çartist hareket benzeri bir süreç yaşanmadı. Bilakis mükemmelleştirme çalışmalarına, beyin fırtınalarına, balık kılçığı analizlerine, kalifiye olmayan işçilerden tutun da en yüksek donanımlı araştırma geliştirme mühendislerine kadar herkes hararetle katıldı. İşyerleri ayın personellerini seçip ödüllendirdiler.

Bu çalışmalar ayrıca robot teknolojisi ile desteklendi. Bütün bunlara mal ve sermaye hareketinin uluslararası dolaşımının kolaylaşması eklendi. Örneğin bir işletmede direnişe geçen işçilerin ürettikleri malın kolayca, piyasalara uygun fiyatlarda ithal edilebilir olması ve kimi patronların üreticiliği ve ithalatçılığı birlikte yürütmeye başlaması üretim araçları ve akışlarındaki gelişmelerin yanında emeğin rolüne ek olumsuz etkilerini yaptılar. Sonuçta süekli iyileştirme ve mükemmelleştirme sistemleri ve bunun yanında küresel sermayenin yerel kaynaklı üretimler üzerine etkileri, robot teknolojisindeki gelişmeler, üretim ilişkileri içerisinde emeğin rolünü giderek azalttı ve halen de bu süreç olanca hızıyla devam ediyor.

Özellikle emeğin niteliğini temelden sarsan bu gelişmeler özellikle “Uluslararası Standart Organizasyonu” yani ISO’nun yetkilendirdiği kuruluşların (TSE gibi) verdiği sertifikaların bazı ticari ithalat-ihracat işlemlerinde zorunlu tutulması ile yaygınlık kazanmıştır.

Sonuç olarak “işçinin üretimden gelen gücünü kullanması” söyleminin gücünü kaybetmesi son dönem işçi direnişlerine de yansıdı. Hatırlarsak ülkemizde de SEKA direnişi bir üretimi durdurarak pazarlık etmek şeklinde değil, bir fabrika işgali ve açlık grevleri ile biçimlendi. Haklılığına inandığımız ve yürekten desteklediğimiz güncel olan TEKEL direnişinde de emekçiler mücadeleye üretimden gelen gücüyle değil açlık grevi gibi farklı eylem yöntemleri ile devam ediyor.

Farklı olarak üretimi durdurma, grev yapma hakkını kullanan direnişleri ise sonuçta işverenin her şeyi mevcut yasalara uydurup grevci işçileri işten çıkartması, grevi kırması ve işten atılan grevci işçilerinin aylarca grev çadırında nöbet tutması biçiminde devam etti. Birçok benzerleri olan bu tür işçi eylemlerine bir örnek ise SEKA direnişinden daha eski POLİSAN grevidir.

Üretim alanlarındaki bu gelişmeler karşısında ilerici ve insan merkezli bir başka direnç sloganı da “iş saatlerinin kısaltılması, vardiya sayılarının artırılıp 3’ten 5’ten 6’ya çıkartılması” talebi olabilirdi... Dünyanın hiçbir yerinde (yönetme zaafına neden olacak düzeydeki işsizliği çözmeye yönelik devlet tedbiri koyan birkaç gelişmiş kapitalist ülke dışında) bu yönde sendikal hareketler başarılı olamadı.

İş süreçlerindeki gelişmeler bu sonuçları nasıl tetikledi? İşte “nerede o eski ustalar?” söylenmesinin ardındaki gerçek. Nasıl mı? İşyerlerinde üretim bantları o kadar gelişti ki, artık çalışan işçinin olaya kattığı nitelik azaldı ve herhangi bir ortalama zeka ve beceriye sahip işçinin çalıştığı yerin bir başka embesil (eğitilebilir zeka engelli) tarafından doldurulabilir duruma gelmesi söz konusu hale geldi. Bu dizayn bir Amerikan modelidir. Hatta yaygın olarak kullanmakta olduğumuz Amerikan bilgisayar yazılımları en düşük zeka seviyesinin kullanabileceği niteliktedir. Yeni nesil geliştirilen tüm sanayi tipi üretim makinaları da bu mantıkla dizayn edilir.

Bir fikir jimnastiği yapalım: Yıllar sonra özel yetiştirilmiş veya türetilmiş genleri ile oynanmış, gereğinden fazla zekası olmayan (zaten birçok yöntemle mevcut normal insanların da aklı başından alınmaktadır), kendi haklarından ve insan olduğundan habersiz, sadece beslenme ve barınma karşılığında çalışan insanların, tüm üretim tesislerinde giderek birçok işçinin yerine geçtiğini bir düşünelim. Bugünlerde sıkça kullanılan Mankurt tanımının modern benzeri oldu sanırım.

Toplumun önemli bir bölümü toplumsal psikiyatri yöntemleri ile medyanın yaydığı kültürle bu şekilde Mankurtlaştırlıdığında sonuç: İşte zenginler, yoksullar, robotlar ve Mankurtlar dünyasına hoş geldiniz.

Bu durum korkunç bir gelişim izleyen bu yönetim sistemlerinin, robot teknolojisi desteğinin, üretim süreçlerinde, emeğin değerini nitelikçe düşürmesi ve emeğe duyulan ihtiyacın nicel olarak azaltmasının bir yan fonksiyonu olarak; yedek işsiz ordusunun artmasını ve sermayedarların manevra seçeneklerinin çoğalmasını sağladı. Yani; esnek üretim alanlarında her türlü işe koşulabilen Mankurtlar ve her an onların yerlerini almaya hazır yığınla işsiz Mankurt ya da Mankurt adayları çoğaldı.

Tek sorun vardı, çok şey isteyen personelin kapının önüne rahatlıkla konulabilmesi gerekiyordu. Dünya genelinde tüm devletlerin yasaları, küresel sermayenin bu yedek işsizler ordusunu gereğince kullanabileceği ihtiyaçlara uygun hale getirilmesi çalışmaları devam ediyor. Geçmiş işçi ve halk hareketlerinin kazanımı sayılabilecek yasalarla oynaşmalar, tüm ulus devletler bünyesinde halen devam ediyor. Hatta burada değinmeyeceğimiz birçok ek neden yüzünden ulus devletlerin tamamen etkisizleştirilip küresel sermaye devlerinin altında belediye başkanlığı, hatta muhtarlığa dönüştürülme süreci devam ediyor. Örnek: Kıdem tazminatlarına, emeklilik sistemlerine, sosyal sigortalar sistemine yapılan saldırılar. Ülkemiz de böyle bir süreç içerisindedir. Küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ülkemizde sadece toprak mülkiyeti, toprak satın alma hakkı, Asker, sivil personel yasaları, politikaları, etnik temelli geliştirilen yasalar değil sadece değişen, çalışma hayatıyla ilgili yığınla değişiklik de yapılıyor ve bizler bunların nasıl yürürlüğe girdiğini anlayamıyoruz bile. Çünkü kartlar sermayeden yana.

Küresel sermaye nerede elverişli ortam bulur ise orada zaten gelişen teknoloji sayesinde, inşa edilmesi kolaylaşmış olan üretim hollerini hemen tesis ediveriyor. Çin, Hindistan vs. bolca yatırım yapılan ülkeler arasında örneğin. Küresel sermaye bugün istediği yerde üretim yapıyor istediği yerde de pazar kurup mal satıyor. Bunu istediği şekilde yapmak içinde üretim yapacağı yerde üretime ve pazar kuracağı yerde de pazara elverişli şartları sağlamak için ulusal devlet yapılarıyla oynuyor. Gerekli oyunu oynamak için de kendi istikametinde siyaset yapacak kurumları gizli ya da açık fonlayarak, örgütlüyor.

Adeta geçmiş enternasyonal devrimci kahramanların yerini cebinde bol parası olan yatırımcılar aldı. Küresel sermayenin gereksinimlerine uygun “devrimler” için gerekeni yapıyorlar. Şimdi işçi üretim sürecinde niteliksel baskınlığını yitirmeye doğru gidip üretim süreci robotlaşıp, Mankurtlaştıkça ve üretim süreçlerine robotların dahil olma oranı arttıkça zenginler, yoksullar, robotlar ve Mankurtlardan oluşan bir toplumsal yapı ortaya çıkıyor.

Artık üretim sektörlerinde sermaye için hammadde, emek ve enerjiye ödenen para ile malın satış fiyatı arasındaki fark, çarkı döndürebilmek, kazancı süreklileştirmek ve rekabet edebilmek için yeterli olmuyor. Çünkü üretim sürecleri çok dinamik ve duran yerinde duramayıp düşüyor.

Bu durum araştırma-geliştirme süreçleri denilen süreçleri daha da önemli kılmış durumda. Özellikle otomotiv ve elektronik teknolojisi akıl almaz bir hızla gelişiyor. Bu alanlarda Ar-Ge faliyetlerine yığınla kaynak ayrılıyor. Bir de bunlara paralel gelişen reklam sektörü var tabii ki. Ürününe teknolojik olarak ek bir özellik kazandırabilen bunu tanıtabilen karlılığın, rantın sürekliliğini sağlayabiliyor. Pazarda kalabiliyor. Teknolojik bir üründe yeni bir özellik ilk piyasaya sürüldüğünde yüksek kârlarla arzları doyurmaya başlıyor. Arz talep de dengeyi bulduğu noktada ise fiyatı düşüşe geçiyor rantı düşüyor ve kârlılık niteliğini kaybettiğinde de üretilmemek üzere üretim hollerinin dışına atılıyor, teknolojik çöplükte yerini alıyor. Hatta bu durum yan etki olarak teknolojik ürünlerin “dayanıksız”, “onarılamaz nitelikte” üretilmesini de gerekli kılan yeni bir durum doğuruyor.

Teknolojik ürünler nerelerde pazar buluyor? Şöyle bir elektronik mağazalarına ve yollardaki araçlara bir bakınca ülkemizin bu alanda iyi bir pazar olduğunu görebiliyoruz.

Bu durumda ulusal yapısı az gelişmiş de olsa yerli burjuva sınıfı olan ülkeler bu durumda ne yapıyor? Bu tür ülkelerdeki sınıfsal yapı ve devlet nasıl bir evrim geçiriyor? Yani müstakil bir ülke olarak kendiliğinizden bir değer üretemeyecek durumda iseniz, teknoloji üretemiyorsanız ne yapıyorsunuz? Devletiniz yüksek teknolojik ürünleri satın alan bir kitleyi “ayakta tutmakla görevli” bir devlet oluyor. Devletiniz örneğin sadece yüksek teknoloji ile üretilen otomobillerin sürat yapabileceği yolları yapmak için uluslararası kredi kuruluşlarından kredi almakla görevli bir devlete dönüşüyor. Asli görev olarak da küresel yapılanma ile işbirliğine direnen herkesi yok ediyor. Eğitim, sağlık, güvenlik ise görev değil lütuf oluyor. Borç gırtlağı aştıkça da giderek zenginler, yoksullar, robotlar ve Mankurtlardan oluşan toplumun imarı hızlanmış oluyor. Bu mimarlığı yapan yönetsel erkin bir görevi de küresel olarak serbest hareket eden sermayenin hareket ettiği yerlere doğru iş ve ekmek için harekete geçebilecek göçedebilecek insan topluluklarını da tel örgüler ile engellemek. Hatta küresel emperyal güçler ulusal devletleri parçalayarak, bölerek, bu tel örgüleri giderek artırıp, emeğini satmak üzere göç edebilecek işçi adayı kitleleri giderek daha dar alanlara hapsederken, kendi sermayelerinin küresel hareket alanınıda olabildiğince genişletmeye devam ediyor. Bu, kendi krizlerini önleyebilmek için yapmak zorunda oldukları bir şey.

İsteyen herkesin dünyanın istediği yerinde çalışma hakkına sahip olması emperyalizmin plan yapamaz, yönetemez, küresel egemenliğini sağlayamaz duruma gelmesine neden olacaktır. Tıpkı ülkemiz içinde giderek yönetilemez duruma gelen mega kentlerin oluşumu gibi. Bunu dünya boyutunda düşündüğümüzde daha iyi anlayabiliriz.

Bütün bunlardan sonra, “işçinin, emeğin, vatanı ulusu yoktur” anlayışı çökmüş oluyor. Çünkü emekçilerin çalışmak için dışına çıkmaları oldukça zor olan bir yurtları, bir vatanları var. Küresel emperyalizm ile kapitalizmle baş edecek olan eski bildik söylemlerle tek başına “proletarya enternosyonalizmi’, “sınıf bilinci” vs. değildir. Dünyanın hiçbir yerinde çalışma yaşamına dair çelişkiler eş zamanlı oluşmamaktadır ve bunu küresel sermaye çok iyi koordine edebilmektedir.

Örneğin uluslararası bir şirket, bir ülkede işçi direnişi ile karşılaştığında diğer ülkelerdeki işletmeleri ile durumu tolere edebilmektedir ve pek de enternasyonal dayanışma örgütlemek falan da mümkün görünmemektedir. Plan dışı derinleşen çatışkılar ise ek kaynaklar akıtılarak çatışmayı lokalde satın alınıp uzlaşılarak durdurulmaktadır.

Demek ki, antagonist, yani uzlaşmaz çelişki, işçi ile işveren arasındaki çelişki olmaktan çıkmakta, açlık, yoksulluk ile varsıllık arasındaki bir savaşa yerini bırakmaktadır. İnsanların kendi ülkesinde, coğrafi bölgesinde, kendi tel örgülerinin içinde, yaşam koşullarını geliştirmek için, kendi coğrafyasında üretim yapılmasını, kazancın adilce paylaşılmasını, üretimden gelen kazancla yine kendi ülkesinde yeni yatırımlar yapılmasını, kendi ülkesindeki insanların refahını sağlamak için bilinçlenmesi artık daha insan merkezli ve aynı zamanda daha enternasyonalist.

Burada anlattıklarımızından varılan sonuç ulusal solculuk olsa da gerçekte enternasyonalist, devrimci ve insandan yana olan bakış açısı da budur. Çünkü dünyada insan popülasyonunun var olduğu her yerde yaşam kalitesinin eşit ve adil şekilde gelişmesinin en evrensel yolu da budur. Yani çare; dünyada yukarı paragrafta tarif edilen gibi emperyalizmden bağımsız adalar yaratmaktır. Üretmek, teknoloji geliştirmek ve yeniden üretmek, yurdunu küresel sermayenin “bol paralı fonlayıcı devrimci”lerinden korumak, yönünde şekillenen bir yurtseverlik bilinci yeni emperyalizmle başedebilir.

Tüm dünyada ülkelerin, insanların, arasındaki sınırların kalkması yani sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ancak tüm uluslar mevcut emperyalizmi yenip zincirlerini kırdığında mümkündür. Böyle bir dünya ancak ve ancak, Mankurtlaştırılamayan işçi, işsiz, kentli, köylü, yarı aç, yarı tok, yoksullar ve daha değişik toplumsal katmanlardan yurtseverlerden oluşan “halk”ın emperyal güçlerle “savaşım”ının ürünü olabilir.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40