Eykan Can - Medeniyet dediğin
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk-Kürt kardeşliği palavrasına inanmıyorum!
GÖKÇE FIRAT
3000 yıllık Türk diyarı: Hindistan
ALİ ÖZSOY
PKK'lı teröriste barış, Türk işçisine savaş
KAYA ATABERK
CHP'de Kürtçü
ve sağcı dalga
İNAN KAHRAMANOĞLU
Uğur Mumcu'nun kemiklerini sızlatanlar
OKAN İŞBECER
Tayyip ve hempalarından İlber Ortaylı'ya linç girişimi
TUĞRUL ÇELİK
Navilerin dönüşü
ve çıplak protesto
TEVFİK KAYMAZ
Zenginler, yoksullar, robotlar ve Markurtlar
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Karmaşa
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Yahudi soykırımı
ve Ermeniler
İLYAS SALMAN
TEKEL işçilerinin
şanlı direnişi
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Tekel direnişi ideolojik mi ekonomik mi?
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar
ÜNVER SEL
Türkiye-Ukrayna ilişkileri ve bölgede yaşanan çelişkiler
EYKAN CAN
Medeniyet dediğin
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,5)
 
 

Eykan Can
Medeniyet dediğin

Anadolu’da bir yer ve çok eski bir zaman; Parlakgöz sabah kalkar kalkmaz tuvaletini yapmak için dışarı çıktı. Tarih milattan önce, çok ama çok önce bir vakitti. (Yazılı tarih bu konuda çok ehil olmadığından kesin bir rakam verilemiyor.) Mağaranın girişinden uzaklığı yetmiş adım olan çukura çömeldi. Burası, sadece ailesinin kullanımına aitti. Yetmiş adım ilerideki bu çukur ilk başlarda mağaranın kapısından otuz adım ilerideydi. Ancak çukurdan yayılan kötü kokular mağaranın içine dolunca onu kapattılar. Elli adım ileriye taşıdılar. Bu defa ki yamacın hemen ucunda olduğundan, yağan yağmurlarla çukurun içindekiler sık sık taşarak, alt komşu mağara sakinlerinin kapısına saçıldı. Bu taşkınlar sonunda iki komşu arasında çıkan kavgalar üç ölü beş yaralı ile sonuçlandı. Çukuru yetmiş adım ileriye taşımaktan başka çare kalmamıştı. Şimdiki tek sorun bazı aile fertlerinin çukura ulaşana kadar altlarına kaçırmalarıydı. Mesafe uzundu ne de olsa.

Parlakgöz çukura geldi. Tam eğilecekken çukurun hemen yanı başında topraktan çıkmış bir bitkinin boy verdiğini fark etti. Taze, yeşil yapraklarına dokundu. Şaşkındı. Çünkü bu bitki, gökteki kızgın adamın, kırk güneş doğumu süresince tepelerine su dökmesinden önce yedikleri bir bitkiydi. Kabilenin gezgini Çatlaktaban, çok uzak diyarlardan bunu getirmiş ve herkese dağıtmıştı. Parlakgöz, tuvaletini yapmadan koşarak kabile reisi Yüksekses’e gitti. Gördüklerini anlattı. Yüksekses aynı bitki olduğundan kesin emin olmaları için Çatlaktaban’ı huzuruna çağırdı. O da gelince hep birlikte çukurun başına gittiler. Çatlaktaban aynı bitki olduğunu doğruladı. Şimdi cevaplanması gereken soru, bitkinin neden ve nasıl burada ortaya çıktığıydı. Kabilenin ileri gelenleri bu soru üzerine acil toplantı yaptılar. Toplantıdan çıkan sonuç şuydu:

“İki ayak üstünde duranlar yediklerini çıkardıklarında, çıkanlar toprağa dökülür. Dökülenler içinde bazıları sağlamdır. Onlar yine toprakta büyür.”

Bu sonuçla kabiledeki diğer çukurlar araştırıldı. Ve ona yakın bitki bulundu. Bitkiler yerlerinden sökülüp daha yumuşak bir toprağa taşındı. Bu duruma bağlı olarak alınan kararda şöyleydi:

“İki ayak üstünde duranlar, bundan sonra sadece kendi çukurlarına değil bu bitkilerin etrafına yediklerini çıkaracaklar.”

Alınan karar uygulandı. İnsanlık tarihinin ilk açık hava tuvaletleri, ilk tarım arazileri sayılabilecek toprakların etrafında hizmet verdi.

Daha sonra bu topraklar genişledi, insan dışkısından hayvan dışkısına geçildi. Avcı topluluklardan tarımsal üretimle medeniyete doğru sıçrama yapıldı. Medeniyete atılan bu adımda, ilk ziraatçilerin dışkının kadir kıymetini bilen şahsiyetler olduğu görülmekteydi. Yazılı tarih bilhassa bunu yazmasa da insanlık varoluşunu boka borçluydu.

Anadolu’da aynı yer ve daha yakın bir zaman;

“Yine ne karalıyorsun?” diye sordu soylu Cimros, Saftikus’a.

“Yeni bir destan yazıyorum.”

“Ne işe yarıyorsa yazdıkların! Sanki sana para şöhret getiriyor mu bunlar? Adam gibi bir iş bul. Çalış, kazan.”

“Ben ozanım, ne anlarım başka işten?”

“Homeros gibiler ozandır. Sen kim Homeros kim? Bak kendine öyle konuş.”

Baktı Saftikus başında dikilip duran soyluya.

“Bir gün tarih beni yazacak. O zaman anlaşılacak. Artık rahat bırak beni!”

“Tamam, ne halin varsa gör,” dedi Cimros, cebinden çıkardığı parayı Saftikus’un önüne attı ve kasılarak uzaklaştı. Saftikus da kaldığı yerden yazmaya devam etti.

Göktekiler yerdekilere çok karışıyor, dedi Eferos.

Öfkelerinden salacaklarmış gazaplarını üstüne.

Vız gelir tırıs gider, salsınlar salacaklarını.

Kölelik var, savaş var, acı var.

Sebep sözde yukarıdakiler, ahmak aşağıdakiler.

Tıkışmışlar şıkır şıkır sütunların ardına, ahkam kesenler.

Sözde halkını temsil edermiş üç kağıtçı senatörler.

Gazabı sadece halka zati, bu tanrı bozuntularının.

Tanrıysan tanrılığını bil, ayrım yapacaksan da bu kadar göze sokma.

Tapınaklardaki rahiplere adak yaparken bile küfrediyor size ahali.

Vergiler için ümüğüne yapışılırken,

Âlâsından anmadan geçmiyorlar sizleri.

Sözde temsil bu, ama nerde hak hukuk?

Halka düşen sadece guguk.

Savaş naraları atıyorlar, koşun gelin savaşın.

Paraları alemlerde yiyorlar, koşun gelin ödeyin.

Tanrılar tanrıçalar arka çıkmıyor madem size,

Halka ödetiliyor hep fatura,

O zaman tapınacaksınız asıl bu halka.

Şehirde yaptırmışlar bir hamam,

Bunca pislik tüm şehri hamamla donatsan temizlenmez.

Kanalizasyon sistemi keza bozuk.

Taşıyor tuvaletler her gün.

Ne diyor tanrılar bu taşkınları görüp?

Bokun içinde yüzüyorlar diye gülüyorlar mı yukarıdan?

Ama olsun temsil ediliyor bu ahmaklar.

Yüzseler de önemli değil.

Geçirmişler bir yukarıdan bir aşağıdan ilmek boyna.

Bir onlar çekiyor, bir bunlar.

Bok kokusununsa kimse farkında değil.

Fark edilse düzen değişecek, ama kimse farkında değil.

Maalesef, tarih Saftikus’u asla yazmadı. Halk onun yazdıklarını dilden dile dolayıp sözlü olarak bile taşımaya yeltenmedi. O halkın aldatıldığına dikkat çekmek istemişti. Ama insanlar tanrıları, tanrıçaları, kimin eli kimin cebinde hikayeleri dinlemeyi daha çok seviyordu. Psikolojik bir rahatsızlık belirtisi gösterenlerde olduğu gibi, kendini o hikayelerde buluyordu. Kimse Saftikus’u takmadı. Eğlendiler, alay ettiler yeri geldi. O yılmadan yazdı, çizdi. Yazdıklarından sadece birkaç satır günümüze ulaştı. Günümüzde de hâlâ yazılarda imgeler, içsellik içerenler ve benzeri halkın anlamayacağı cümleleri arayan edebi akıl öncüleri onun bu satırlarına önem vermedi. (Gelecek yüzyıllarda da bu devam edecek.)

Oysa o, kanalizasyon sistemi sorununa el atan ilk ve tek ozandı belki de. Kanalizasyonu bozuk olan bir milletin doğru düzgün iş yapamayacağını ve düşünemeyeceğini biliyordu. Dümdüz bir şekilde bok ifrazatının nasıl sorun olduğunu yazmıştı. Medeniyet yolunda yürümeye çalışan insanlık tarihinde yer almayan bu ünsüz ozan, belki gereken önemi görebilseydi, halklar sorunları yalın ve çıplak bir şekilde görebilme yeteneğine sahip olacaktı. Bu yeteneksizlik kuşaktan kuşağa aktarılan genlerde yer almayacaktı.

Anadolu’da aynı yer ve biraz daha yakın bir zaman;

“Yörenin ileri gelenleri toplanmış, bu kışı nasıl geçireceklerini tartışıyordu. Bana danış ettiler. Kendimce soruna çare bulmaya çalıştım. Aslında gördüğüm nice yerin yanında burası o kadar soğuk değildi. Ama burada yaşayanlar, ufak bir ayaz hissetseler kara kış bastırdı havasındalar. Yakacakları kalmamış. Devlet-i Aliyeye ödedikleri vergiler yüzünden yakacak alacak paraları da yok. Sorunu tezekle çözseniz olmaz mı, dedim. Bana baktılar şöyle bir. Tezekle ısındık ısınmasına ama elde o kadar tezeği çıkaracak hayvan mı var, dediler.

Havada hafif bir rüzgar esmeye başladı. Biri atıldı. Amanın, doncez bu kış dedi. Sıcağa alışkın insanların bu halini görünce, gördüğüm nice soğuk memleketin halini anlatmak istedim. Ama yanlışa sebebiyet olabilirdi bu.

Çözümler aranırken, yakınlardaki bir başka köyün tezek satışı yaptığını duyduk.

“Tamam, ama bu köyün o tezeğe verecek parası yok! Hem poha para mı ödeycez!” dediler.

Ne yapsak, etsek diye kara kara düşünmeye başladılar. Nihayetinde köyün ileri gelenlerinden biri,

“O tezeklerin işe yaramayacağının söylentisini yayalım. Kimse yüzüne bakmaz sonra gider ucuza alırız,” dedi.

Nasıl yaycez, dediler. Soru üstüne soru soruldu.

Fikirlerden en kabul göreni, tezeklerin sahibi olan hayvanların hasta olduğuydu. Dışkılarına da bu hastalık bulaştığından tezeklerin hastalık yayacağını söylemekti.

Bir hafta boyunca köydekiler, bu haberi civar köylere duyurmakla vakit geçirdiler. Bir hafta dolup tezek satışının olduğu gün gelince hep birlikte satışın yapıldığı köye gittik. Ortalıkta alıcı olarak bizden başka kimse yoktu. Tezeklerini satacak olan köylülerin suratları düşmüştü. İstedikleri fiyata tek alıcı olunca haliyle rakam epey bir düştü. Onda birine razı olduktan sonra satıcılar, avuçlarını doldurmayan akçelerle evlerine döndüler. Beni ağırlayanlar ise çok mutluydu bu satıştan.”

Günümüzde adı hatırlanmayan bu gezgin çelebinin anlattıklarına bakılırsa, ilk serbest piyasa ekonomisinin liberalleşmeye giden yolda bokun etrafında şekillendiği görülüyordu. Kendi malına (bokuna) pazar bulabilmiş satıcının malının nasıl acımasızca değerinin altında gittiği aşikardı. Temeli bu şekilde atılmış olan bu ekonomi türü daha sonra çok ünlü profesörlerce binlerce sayfalık kitaplarda anlatılacaktı. Binlerce genç bunu öğrenmek için bu kitapları hatim edecek, on binlerce insan bu ekonominin işlemeyişi karşısında aciz duruma düşecek, yüzlerce insanda liberallik bayrağının savunucusu olacaktı. Bokun bu ekonomideki mühim yeri ise yüzyıllar geçse de fark edilemedi.

Anadolu’da aynı yer, günümüz;

Selim gazetedeki haberi okuduktan sonra Fahri emminin gözleri büyüdü.

“Gene mi zam gelmiş ete!”

“Öyle olmuş Fahri emmi, bu kaçıncı bilmiyom.”

“Memlekette hayvancılık kalmadı, tarım desen durumu ortada.”

“Yakında buğdayı da dışardan alcekmişiz emmi.”

“Olma mı olur. Hatta doğrudan ekmeği getirirler bilmem kaç avroya dolara, artıkın içinde gedeosu mu olur başka bişiyi mi olur bilmem, bizde bakarık öyle.”

“Ekmek bile alamazsak nasıl yaşeycez emmi?”

“Yaşamıycez kızanım.”

“Son zamanlarımızı mı yaşıyoz yani!”

“Şimci bunu Hasan ağabeyine sorsan olur mu der, değişecek bu düzen der. Kemal ağabeyin de sonlar bir başlangıçtır der. Muallime sorsan, cahillikten kurtarılsa halk bunlar bitecek der. Kısmet dayın, biz neler gördük bu da bişiy mi, acı badılcanı kırağı çalmaz der. Muhtar Kerim, Sadi beyine sormadan cevap vermez aslında, ama çok sıkıştırırsan şöyle der: Dışarısıylan iyi ilişkilerimiz artıyor, ne var ki bunda. Hep muhalifetlerin kışkırtması bu. Nurdane nenen, delirtmesinler bizi, diye çıkışır. Eline oklavasını alır hemen, çok sinirlenince gözü görmez bişiy. İmam Nurullah öte tarafın hesabını yapmaya başlar. Yani velhasıl kelam her kafadan kendince bir şey çıkar.”

“Sen daha kendi cevabını vermedin emmi?”

“Bana gelirsem, zati yaşamıyoz ki insan gibi. Düşün bir, darbe ha geldi ha gelcek diye milletin paçaları tutuşmuş dolanmakta. Saldıra saldıra koskoca orduyu bitircekler. Yabancıların almadığı toprak parçası kalmadı nerdeyse. Karasulak hâlâ bizim mi ondan bile kuşkuluyum. Türküm diyene faşist deniyor. Sanki Eskimoyuz anasını. Gıkını çıkarana suyu, gazı basıyorlar. Birde değişik bir insan türü oluşmuş, parayı veren düdüğünü çalıyor bu adamların. Onlarda bişiy yapmadan yağdanlık gibi geziniyorlar. Yani hangi birini sayayım sana. Şimci tüm bunlara bakınca yaşıyoz mu biz diye soralım. Eti ekmeği alamayınca yaşamıyoz, ama bunları görüp duyarken yaşıyoz ha! Sadece tıkınmayla yaşamaksa hayat hayvanlarda öyle yaşıyor. Sonuçta kızanım, pohu çıktı artık bu dünyanın. Pohla bu kadar yakın temas tarihte hiç görülmüş müdür acep?”

“Bilmem ki emmi. Belki işin doğası budur. Pohun gerçekteki yerini bilmeden öğrenemeycez hayatı.”

“Gene acayip konuştun sıpa,” dedi, gülümsedi Fahri emmi Selim’e. Selim’de gazetedeki diğer haberi okumaya başladı.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Çok güzel bir siyasi mizah örneği okudum. Uzun zamandır bu tarz taşlamaları özlemiştik. Kaleminiz her geçen gün eğilmeden bükülmeden daha da sivri yazmaya başladı diye düşünürüm ki bu bir okur olarak beni ziyadesiyle mutlu ediyor.

Saftikus gibiler doğrucu Davutlardır. Onlar gerçekleri söyler. Ama insanları o anda olanlara bir türlü inandıramazlar. Onlar bu dünyadan göçer gider. Yalan ve talan devam eder. Günün birinde maskeler düştüğünde o ismi bile hatırlanmayan doğrucu Davutların neyi ne için söyledikleri anlaşıldığında iş işten geçmiş olur ve dinlemek, izini takip etmek için yeni Davutlar beklenir. Kadercilik işte böyle bir şey. İnsanın süslü yalanların ve soytarıların arkasına takılmasına sebep oluyor.

Bakalım insanlar ne zaman bir çocuğun saf ve ari düşüncelerinde buluşabilip, Kral çıplak diyecek!
Saygılar

Kemal, İzmir
15 Şubat 2010


.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40