Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Yahudi soykırımı ve Ermeniler
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk-Kürt kardeşliği palavrasına inanmıyorum!
GÖKÇE FIRAT
3000 yıllık Türk diyarı: Hindistan
ALİ ÖZSOY
PKK'lı teröriste barış, Türk işçisine savaş
KAYA ATABERK
CHP'de Kürtçü
ve sağcı dalga
İNAN KAHRAMANOĞLU
Uğur Mumcu'nun kemiklerini sızlatanlar
OKAN İŞBECER
Tayyip ve hempalarından İlber Ortaylı'ya linç girişimi
TUĞRUL ÇELİK
Navilerin dönüşü
ve çıplak protesto
TEVFİK KAYMAZ
Zenginler, yoksullar, robotlar ve Markurtlar
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Karmaşa
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Yahudi soykırımı
ve Ermeniler
İLYAS SALMAN
TEKEL işçilerinin
şanlı direnişi
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Tekel direnişi ideolojik mi ekonomik mi?
ERGİN KONUKSEVER
Kanlı Pazar
ÜNVER SEL
Türkiye-Ukrayna ilişkileri ve bölgede yaşanan çelişkiler
EYKAN CAN
Medeniyet dediğin
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18,5)
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Yahudi soykırımı ve Ermeniler

Biri Avusturya ve öteki de Almanya’da olmak üzere, çok kısa bir süre önce görüp içinde dolaştığım iki önde gelen Nazi toplanağına ilişkin izlenimlerimi son altı yazıda özetledim. Bunlar benzerlerinin açılmasına örnek olan tutsaklık, zorla çalıştırma ve öldürme amaçlı ana toplanaklardı. Tanıtım kitaplarına ve benzeri yayınlara göre sayıları irili, ufaklı binden fazlaydılar. Oralardaki ölümden beter yaşam, sinekten yağ çıkarırcasına çalıştırma ve ölümlerden ölüm beğen biçiminde yok etmelere birtakım örnekler de verdim. Nazi yönetiminin, siyasal karar verme piramidinin en doruğunda oturan Führer’den sıradan uygulayıcılara değin, devlet sorumlularının, en başta Yahudilere ama ayrıca Roman halkına, siyasal karşıtlara, demokrat düşüncedekilere ve yönetimin onaylamadığı hemen hemen herkese karşı açıkça nasıl davrandıklarını ad ve sayılar vererek aktardım. Kuşku yok ki, devletin bu tavrı, yayınları, yaptıkları ve yapmadıkları ortaya yadsınamaz bir soykırım çıkarıyor. Bu suçu tanımlayan bir soykırım sözleşmesine de 1948’de bundan ötürü gereksinim duyulmuştur.

Belgeler, kanıtlar, tanıklar ve yayınların tümü bunu gösterdiği içindir ki, örneğin Yahudilerle ilgili soykırım müzesinin de açılması çok uygun düşmüştür. Ama kimse kalkıp da “Yahudiler de daha önce silâhlanıp şu kadar yüz bin Alman öldürdüler, kendileri Alman yurttaşı olmalarına karşın Fransızlar gibi Alman düşmanlarıyla birleşip onların ordularında Almanlara karşı çarpışıp kendi yurtlarının bir parçasını devletten ayırıp orada bir “Yahudi devleti’ kurdular” deyip, bu kez, Yahudileri olumsuz biçimde ele alan bir müze kurmağa kalkışmadılar. Nedeni basit, çünkü Yahudiler yukarıda sıralananların hiçbirini yapmadılar.

Nazi yönetiminin Yahudilere ve uyum içinde olmadıkları öteki yurttaşlarına karşı tek yanlı olarak yaptıkları kıyım gündüz gibi apaçık ortadadır. Fırınların içindeki iskelet gibi insan bedenlerini, toplu öldürmeleri, üst üste yığılmış cesetleri ve bu ölüm makinelerini denetleyen SS Başkanı ve sonunda İçişleri Bakanlığına yükseltilen Himmler’i kamp komutanları generallerle birlikte gösteren resimler yıllardır elimizdedir.

Neo-Naziler Almanya’da yaşayan kimi Türkleri de katlettiler.

Bu nedenledir ki, sanıkların ilk yargılanması benim de gördüğüm Dachau toplanağında 15 Kasım 1945’de başlamıştı. Oranın ilk örnek toplanak olması gibi ilk “örnek yargı evi” görevi de yaptı. Kırk kişi yargılandı, 36’sı idam cezası yedi, bunların 28’i sonra Landsberg’de asıldılar. Bunu başka yargılamalar izledi. Mauthausen, Flosenbürg, Mühldorf, Mittelbau-Dora ve Buchenwald’da yapılanlardan suçlu olanlar da yargıç karşısında çıktılar. Bu toplanakların insanlık-dışı yönetimiyle ilgili olarak 1.672 kişi yargılandı, 426 olayda ölüm cezası verildi, 256 kişi de salıverildi. Ne var ki, ABD’nin başını çektiği Batı devletler kümesiyle Sovyet Birliği ve onun yandaşları arasında Soğuk Savaşın çıkmasıyla bu konu da siyasallaştı ve birtakım sanıklara ve suçlulara yeni görevler verildikten başka, kimi cezalar hafifletildi, kimileri de yok sayıldı. “Nazilikten kurtulma” girişimi de durduruldu. Bunun bir sonucu Almanya’da bugün ırkçılığın çirkin başının yeniden ortaya çıkmasıdır. Yalnız Almanya’da da değil.

Nazilerin iç ve dış tutumlarının ne olacağı iktidara gelmeden önce bile büyük ölçüde belliydi. Siyasete son kılıfını kim koyarsa koysun, geçmişten gelen birikimin ağırlığı kuşkusuz vardır. Ölmüş kuşakların bıraktıkları gelenek yaşayanların üstüne karabasan gibi çökebilir. Almanya’da ve Avrupa’da ırkçılık da vardı, Yahudi düşmanlığı da. Hitler ve çevresindekiler böyle bir kalıt devraldılar. Üstelik, bunu ezeyip bezediler, o güne değin erişilmemiş bir düzeye de çıkardılar. Ayrıca, Hitler yapmak istediklerini Kavgam adlı kitabında önemli ölçüde açıkladı. Gün gelip yeni evlenenlere ve İsa’nın doğumu yortusunda (25 Aralık) bile armağan diye verilen bu kitap bugün de bir kanıt olarak gereği gibi ele alınmalıdır.

Bu bağlamda, iki savaş arasındaki yıllarının (1919-39) ekonomik devingenliği de iyi bilinmelidir. Ben önceki altı yazımda bunun uzun bir incelemesini sunmayı şimdilik gereksiz buldum. Nedeni bunun bir kitaba ulaşacak uzunlukta oluşudur. Önceki yazılarda zorla çalıştırma siyasetinden örnekler vererek iç ve uluslararası ekonomik gerilimlerin Hitler’in hem toplama kamplarını açmasına, hem de savaş başlatmasına nasıl kolaylıklar getirdiğini dolaylı olarak anlatmağa çalıştım. Yoksa Hitler Almanyası’nın ne “Yıldırım Savaşı” (Blitzkrieg), ne de 1941 sonunda Moskova önünde yenildikten sonra silâhlı çatışmaları nasıl olup da neredeyse üç-buçuk yıl daha sürdürdüğü anlaşılmaz. Geçmişteki birikimlerle faşist Almanya’nın toprak, yiyecek ve savaş araç-gereci üretme isteği onu her türlü aşırılıklara itti ki, bu gidişin önlenemez yönü savaş, toplama kampları ve soykırım oldu. Ekonomik sorunlarla olan bağlantıyı kitap oylumunda bir konu olarak ileri bir tarihe bırakalım.

Yirminci yüzyılda Alman tarihinin iki anakonusu vardı: (a) ekonomik ve teknolojik ilerle ile (b) savaş. Birinci Dünya Savaşını büyük ölçüde o başlattı; ikincisinde de sorumluluk bütünüyle ona aittir. Fransızlarla Polonyalılara karşı genişleme istekleri Wilhelm siyasetinden çok farklı değildi, ama bu kez, “savaş” anlayışının içine geniş kapsamlı bir soykırımı da soktu. Yalnız Almanya’daki değil, işgâli altındaki tüm yerlerde de, Yahudiler başta olmak üzere, istemediklerinin kendilerine verilmesinde ayak diretti. Şansölyelik ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Gustav Stresemann (1878-1929) dünya ekonomisinin devlet birimleriyle temelden bağlı olduğuna inanıyor ve Britanya ile Fransa’ya karşı Amerika’nın ağırlığından yararlanmayı düşünüyordu. Hitler’e göre ise, siyaset sahnesinde “uluslararası bir Yahudi fesat tertibi” vardı ve ‘ahtapotun’ kolları yalnız Vaşington ile Londra’yı değil, artık Bolşevik yönetimini de içine alıyordu.

Hitler’e kalırsa, ABD Başkanı Woodrow Wilson da 1918’da Paris’e 117 Yahudi banker ve maliyeciyle gelmişti. Amerika’nın büyük para babası Henry Ford da gerçekte azılı Yahudi düşmanlarından biriydi. Hitler’den 30 Temmuz 1938’de “Alman Kartallı Büyük Haç” madalyasını kabul etmiş, bir yıl sonra da savaştan “Yahudi bankacıların sorumlu” olduğu yorumunu yumurtlamıştı. Hitler’e göre, geniş topraklar kazanma yalnız savaşla olabilirdi. Avusturya’yı kendine kattıktan sonra Çekoslovakya’ya da boyun eğdirmiş, ardından Polonya’ya ve öteki komşularına saldırmıştı. Saldırmazlık antlaşması yaptığı Sovyetler’in toprağına bile ansızın girdi ve Leningrad, Moskova ve Stalingrad önlerine değin ilerledi. ABD’nin büyük toprakları ve geniş etki alanı, yani dev pazarı vardı; Almanya’nın da olmalıydı. Yoksa savaşı kazanamaz, kazansa bile başladığı yere dönmüş olurdu. Hitler Kavgam’dan sonraki ikinci kitabında bu “Amerikan tehdidi”nin üstünde duruyor.

Nazi döneminin gamalı haç mühürlerini taşıyan bu belge 1994 tarihli olup gönderildiği adreslerin günün 24 saatinde denetim altında olduğu tehdidini savurmakta ve “buyruklarına uymazlarsa, gerekli önlemlerin
alınacağını” ileri sürmektedir.

Stresemann’dan çok farklı olarak, ABD’nin ya da başka birkaç Avrupa ülkesinin yanına katılarak değil, Almanya’nın tek başına tüm Avrupa anakarasında Amerika gibi büyük topraklar edinerek büyümesi seçeneğini (sonra Ankara’ya büyükelçi olan) Franz von Papen, General Kurt von Schleirer ve sonunda Hitler hükûmetleri hep yeğlediler. Hitler iktidara bu yeni rüzgârla geldi. Şansölyeliğe atandığından iki gün sonra, 1 Şubat 1933’de yaptığı ilk ulusal radyo konuşmasında dört yıllık bir tasarım çerçevesinde Alman köylüsünün yoksulluktan nasıl kurtarılacağını ve işsizliğe de nasıl çözüm bulunacağını anlattı. Oysa, gene iki gün sonra, 3 Şubat 1933’de, yüksek rütbeli askerlere yaptığı konuşmada daha açık konuştu. Onlara söyledikleri kaç kez basımı yapılmış olan kitaplarında yazdıklarının yinelenmesiydi. “Toprakları büyütmek” tek çıkar yoldu. Köylü böyle kurtarılacak, ekonomi böyle dirilecek, Marksçılık bu yoldan yenilgiye uğratılacaktı. Bu yol ise, silâhlanmayı gerektiriyordu. Bunun için de köle gibi çalışacak çok kalabalık bir üretim ordusu oluşturulmalıydı. Üstün ırktan olmayanlarla muhaliflerin bedenen güçlü olanları, ötekiler de güçleri yettiğince, işe koşturulmalı, bu arada özellikle zayıflar, hastalar, çocuklar, kadınlar ve işe yaramayanlar ortadan kaldırılmalıydı.

Naziler 5 Mart 1933 seçimlerinde bekledikleri çoğunluğu elde edemediler. Ama artık çoğunluğa da gerek duymuyorlardı. Öteki sağcılar da Nazileri destekliyorlardı. Hattâ, kimi sözde Sosyal Demokratlar da, işçi sendikaları da. Örneğin, 23 Mart Yasası Hitler’e özel yetkiler verince, artık ülkeyi “kararnameler” ile de yönetebilecekti. Nazi iktidarı “1 Mayıs”ı Alman tarihinde ilk kez, sendikaların da desteğiyle, bir işçi bayramı gibi kutladı. Ama ertesi gün partinin kahverengi gömleklileri sendika merkezlerini basıp oraların kapılarına kilidi taktılar. Olaylar kaçınılmaz biçimde Nazilerin istediği biçimde gelişiyordu. İlk toplama kampı da, daha önce belirttiğim gibi, Hitler’in iktidara gelişinden bir-buçuk ay sonra açıldı.

Bu gelişim Alman toplumuna özgüdür. Bırakın Türkiye’yi, Fransa, Britanya ya da Amerika böylesine bir siyaset sahnesine aynı aşamalardan geçerek ve aynı değişgenler çerçevesinde oturmadı. Osmanlı birikimi, Türk tavrı ve ülkemiz beklentileri Almanya’dakilere ne genelde benzer, ne de ayrıntılarda. Avrupa’daki Yahudi geçmişi ile Anadolu’daki Ermeni deneyimi de birbirine uymaz. Alman Yahudileri Katolik Fransızların, Protestan İngilizlerin, serbest pazarcı Amerikalıların ya da Bolşevik Rusların ellerinde oyuncak değillerdi. Onlara Aryan Almanlardan daha üstün olduklarını söyleyen hiçbir yabancı yoktu. O ufak azınlığa dışarıdan silâh veren, onlardan Fransız, İngiliz ve Rus ordularında Yahudi alayları kurdurup Almanların üstüne saldırtan olmadı. Saldıran onlar değil, Almanlardı. Piramidin tepesinde oturandan kampların sıradan görevlisine değin. Önce, hakları hızla ve birer birer ellerinden alındı. Sonra da, devlet eliyle çoğunun yaşamları.

Ermenilere ise, Osmanlı devletine gelen yabancı din yayıcıları önce Hıristiyan ve ayrıca Ermeni (Aryan) ırkından oldukları için Osmanlı devletinin Müslüman yurttaşlarından daha üstün oldukları düşüncesini aşıladılar. Birinci Dünya Savaşı başladığında, Rus, Fransız ve İngiliz silâh, para ve üniformalarıyla donatıldılar. Ellerindeki olanaklarla doğuda ve güneyde çarpışan 3’üncü, 4’üncü ve 6’ncı Osmanlı ordularına ve özellikle onların “menzil komutanlıklarına”, yani lojistik merkezlerine saldırdılar. O denli ki, Kafkas, Sina, Filistin ve Mezopotamya cephelerinde savaşan Türk askeri zaten az olan kendi yiyeceği, hayvanının yemi, ek savaş araç ve gereci ile sağlık bakımı gibi yaşamsal destekten büyük ölçüde mahrum kaldı. Depoları yağmalandı, telgraf direkleri kesildi, Müslüman köylerine saldırılar oldu ve cephelerden gerideki gezici hastahanelere taşınan binlerce yaralısı yollarda kıyıma uğradı. “Osmanlı devleti seferberlik hazırlıkları yaparken, Ermenilerin doğuda Ermeni olmayan 120.000 kişiyi boğazladıklarını” İngiliz kaynağı bu sözcüklerle yazdı. Ancak, bu olay Ermenilerin döktükleri kanın bir başlangıcıydı. Gene (o sırada İstanbul’da ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’a göre, 25.000 silâhlı) Ermeniler 15 Nisan 1915’de Osmanlı kenti olan Van’da Müslüman mahallelerine saldırarak orasını devletten ayırdıklarını açıkladılar. Bu silâhlı saldırılar komşu Osmanlı illerine de sıçrama tehlikesini gösterince, o zamanki İçişleri Bakanı asker ve sivil yetkililerden gelen yakınmalar ışığında güç bir karar alarak, cephe yakınlarında ve ayaklanmayla bağlantılı görünen Ermeni kümelerinin güneye doğru yer değiştirmeleri kararını aldı.

Ermenilerin bu silâhlı müdahalelerini onlara önderlik eden komutanları savaştan sonra yayımladıkları kitaplarında, süreli dergilerdeki yazılarında ve türlü biçimdeki açıklamalarında övünerek anlattılar. O denli ki, yabancı devletlere sundukları ve ardından kitap boyutunda basılan yazanaklarında “200.000”lik, hattâ “200.00’den fazla” askerlerini barındıran ordularıyla Türklere karşı nasıl savaştıklarını gözler önüne serdiler. Komutanlarından (Osmanlı Meclis-i Mebusanında üye olan) General Garo Pasdırmacıyan bu konuya ayırdığı kitabında yengin Müttefiklerin son zaferlerini silâhlı Ermeni katkısına borçlu olduklarını bile savundu. Bu desteği Rus Çarı, İngiliz ve Fransız generalleri ve devlet adamları yayınlanmış teşekkür ve kutlama iletilerinde belirttiler. Gizliliği olmayan bu tepkileri Ermeni yayınları içinde de, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak sıklıkta yinelendi durdu. Ermenistan’ın savaş tarihçileri de dahil olmak üzere, türlü yazarları bu katkıyı açıkça ileri sürdüler.

Osmanlı devletinin yalnız yer değiştirmeyle sınırlı olan kararı, birçok Ermeni yurttaşı bu önlemin dışında bıraktı. Bunları zorla çalıştırmak ve ortadan kaldırmak gibi amacı da olmadı. Bunu resmî buyruklarında gereği gibi belirtti ve Ermenilere zorbalık, yağma ya da öç nedeniyle saldıranları savaş sırasında kendi yargıladı ve suçlulara, idam dahil olmak üzere, çeşitli cezalar verdi. Öte yandan, savaştan sonra işgâl altındaki başkent İstanbul’daki düşmanla işbirlikçi düzmece sözde yargı kurullarının bağımsızlık ve hakça kararlarla hiçbir ilgisi yoktur. Savaşan ordularımızın güvenlikleri nedeniyle ortaya çıkan yer değiştirme buyruklarıyla 1915-16 tarihli Osmanlı yargılarının çevirileri o yıllarda savaştığımız belli başlı devletlerin belgeliklerinde de vardır. Nazi Almanyası’nda ise, böyle bir uygulama olmamıştır; düşünülemez de.

Almanya’daki Yahudilerle Osmanlı Ermenilerinin durumları birbirine benzemiyor. Yahudiler bir soykırım yaşadı. Kimi Ermeni çevreleri bu yadsınamaz gerçeğin kuyruğuna takılarak kendilerini “Holokost müzeleri”ne taşımayı ses getirecek bir yöntem olarak görmekte gecikmediler. İki olayı birbirinin aynıymış gibi sunabilmek için kendi kanlı eylemlerini sonra sakladılar ve olayları yapay yollardan benzetmeğe çalıştılar. Örneğin, bir Türkün sözünü ederken “Türk gauleiter”i önadını kullanmaktan geri kalmadılar. “Gauleiter” Nazi Alman düzeninde yerel yönetici ya da bir önderdir. Alt düzeyde her siyasal ve ekonomik eylemden sorumludur. Bunların çoğunu doğrudan doğruya Hitler atıyordu. Örneğin, Goebbels’i daha 1926’da Berlin gauleiter’i yapmıştı. Bunlar, daha sonraları, kimi yerlerde (Nazi anlayışı çerçevesinde) güvenlik sorumluluklarını da üstlerine aldılar. Nazi aşama düzenine göre, onların altında “Kreisleiter” gibi başka konumda olanlar da vardı. Bunların tümü Hitler’e koşulsuz bağlılık andından geçerlerdi. İşte, Ermeni kaynakları oldukça sık biçimde bu Almanca sözcükleri Türkler için de kullanarak iki olayı tıpatıp birbirine benzermiş gibi gösterme yönlemini uyguluyorlar.

Bu oyunun herhalde en kötüsü Hitler’in Yahudilere yaptığını Türklerden öğrendiği dev yalanıdır. Irkçı olan Batı’dır; soykırım da ırkçılığın bir ürünüdür. Arthur Comte de Gobineau (1816-82) gibi Fransız, Houston Stewart Chamberlain (1855-1927) benzeri İngiliz, Alfred Rosenberg (1893-1946) örneği Alman ve bir sürü Anglo Sakson ve Amerikan Sosyal Darwinisti kimi ırkların üstünlüğünü savunarak ırkçılığın ve soykırımın temellerini attılar.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40