![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can Dört Düdük, o kadar gazdan sonra hâlâ gaz haline gelmemesi mucize olan işçilere; geç de olsa ayıldıkları için bir düdük de eşantiyon. İki Düdük, böyle demokrasinin artık olmasa da olur muhalefetine; her seçimde muhalefetliği kaptırmamak için gösterdikleri üstün çabalarına dair. İki Düdük de, muazzam bir ahenk içinde, sazsız sözsüz kıvırtıp duran döneğe, dümbeleğe, liboşa; yardakçılık, şakşakçılık tarihini yazabildikleri için. Ve topunu düdükleyecek Tek Düdük, Hepsini o bulup üfürtecek. Bunca hengamede, zıvanadan çıkmaya ramak kala, görevini ifşa edeceği henüz özelleştirilememiş Karasulak’ta. Güneş tepeye varmak üzereydi. Fahri emmi ise yeni uyanıyordu. Gözlerini açtı, tavana baktı. Tavan her zamankinden biraz alçak göründü gözüne. Gözlerim iyice bozuldu herhal, diye iç geçirdi. Elini çenesine götürdü, sıvazladı. Ama eline gelen sakalı hiç beklemediği bir şeydi. Üstelik sakalı çıkmakla kalmamış, Hacı Sabri’ninki kadar uzamıştı. Tövbe estağfurullah, dedi doğruldu yataktan. Etrafına baktı, eliyle kendini yokladı sonra. Gözüm ayvayı yemiş, sakalım iki karış olmuş, acep başka neremde bir garabetlik var derken, kıyafetinin gece yatmadan önce giydikleri olmadığını fark etti. Kıyafeti uzun entari şeklinde, kiremit renginde kalın kumaştan bir giysiydi. “Tamam,” dedi Fahri emmi. “Ben öte taraftayım. Bu tiple kıyafette buraya uyum sağlamam için yapılıvermiş. Da ne ara öldüm ben, benim haberim yok!” O yüksek sesle böyle hayıflanırken içeriye oğlu Hasan girdi. Fahri emminin şaşkınlığı bir kat daha arttı. “Hayde! Oğlum ikimiz birden mi terki diyar eyledik. Kim bilir hangi kazaya kurban gittik?” “Ne kazası?” “Bura öte taraf değil mi oğul? İkimiz birden göçmüşüz işte. Kardeşlerin yeğenlerin kafayı yemişlerdir çoktan. Vah bize, vahlar bize!” Durdu Fahri emmi bunları söyleyip. Hasan’ı süzdü ardından. “İyi, güzel hoş, bana bu entariyi vermişler pekala da seni niye böyle efeler gibin giydirmişler? Bunların gıcığı bana mı!” “Baba dur hele,” dedi Hasan, devam etti. “Düşündüğün gibi değil durum. Haydi kalk. Üstüne de şunu al, meydana inelim. Ben yolda sana her şeyi anlatıverem.” “Ölmedik mi yani?” “Yok ölmedik.” “Ha iyi o zaman. Kerim deyyusu helvamı yemediyse sorun değil.” Hasan, babasına sandalyedeki açık yeşil renkli pelerine benzeyen kollu üstlüğü uzattı. Fahri emmi ters ters baktı oğluna. “İyice hokkabaza benzetcen beni!” “Dışarısı soğuk baba. Bundan başka bir kıyafet yok üstüne alceğin. Ki zati bizi bekliyorlar, elimizi çabuk tutalım.” “Ulen sıpa...” dedi yüksek perdeden Fahri emmi. Ama devamını getiremedi. “Haydi düş önüme de gidelim gari. Ne menem şeymiş bunlar, öğrenelim bir an evvel.” Baba oğul meydana gelene kadar Fahri emmi, yol boyunca köydeki değişimi gördü. Evlerin çoğunun yerlerinde yeller esiyordu. Köyde ağır ve puslu bir hava hakimdi. Bunun nedenini merak etse de sormadı. Meydana inip kahveye girdiklerinde herkesi, tipleri az buçuk değişmiş olsa da görünce, biraz olsun rahatladı. “Geldiniz mi?” diyerek yerinden kalktı Kısmet dayı. “Kısmet, can yoldaşım, kardeşim,” diyerek sarıldı ona Fahri emmi. Sonra uzaklaştırdı kendinden, onun da kıyafeti farklıydı. “Bu ne hal Kısmet? Artıkın birileri bana ne olduğunu anlatıversin. Yoğusam hepinizi sıra ile ayağımın altına alıvercem.” “Selim anlatsın,” dedi Latif. “Sabah kalktığımızda hepimiz bir gariplik olduğunu gördük. Buraya geldik. Sonra Selim bize kapının altında bir kağıt bulduğunu söyledi. Ve bize bu halimizin nedeni olabilecek şeyi anlattı.” “Anlat hele Selim,” dedi kahvedekiler. Selim elindeki kağıtla öne çıktı. “Şimci Fahri emmi. Burası başka bir boyuttaki Karasulak.” “Başka boyut mu? O ne oğlum? Anlayceğim dilden anlat yoğusam...” “Tamam şöyle anlatayım. Bizler başka bir yerde olan Karasulak’ta uyandık bu sabah. Hepimiz aynıyız, ama mekanda ve olaylarda farklılıklar var. Buraya gelmemizin nedeni de sanırım...” “Evet, kim getirmiş bizi buraya, kim tıkmış?” “Hani bir deney vardı, büyük patlama yapceklerdi. Herkesler, patlatacaklar dünyayı, Allah’ın işine karışıyor münafıklar dediydi ya. İşte onun benzerini dün akşam okuduğuma göre Çinliler de yapıvermiş. Düğmeye her an basabiliriz diyorlardı.” “Düğmeye bastılar ve hop biz buraya mı geldik!” “Bence öyle. Ama tabii zamanda gezinceğimize, alet çakma olunca apayrı alemlere dalmışız. Sonra bu kağıdı buldum kapının altında. Burada bir şiir var. Bana kalırsa bunun anlamını çözersek burdan kurtarırız paçamızı.” Uzattı sonra Fahri emmiye kağıdı. Fahri emmi kağıda baktı. “Hımm, Düdüklerin Efendisi. Ne ki bu düdük meselesi?” Kamil öğretmen ileri yürüdü. Boynundaki asılı düdüğü gösterdi. “Sabah kalktığımda bu boynumdaydı. Hiç görmediydim daha evvel.” “Ver bakıyım şunu.” “Al emmi.” “Dütttt! Sesi de fena çıkmıyor meretin.” “Burada yazanlara göre bu düdükleri bulcez sanırım. Elde var bir. Başka düdüklü var mı aranızda ahali!” “Var,” dediler hep bir ağızdan. Muhtar Kerim köşeye sinmiş düdüğünü öttürmeye çalışıyordu. “Kerim, ulen getir düdüğünü.” “Getirmem, datlım, gıymatlım o benim. Kimseciklere öttürtmem.” “Ben seni şimci öttürcem, anlıycen Hanyayı Konyayı.” Koşarak kapıya yöneldi muhtar Kerim. “Yakalayın şu deyyusu, alın düdüğü,” dedi Fahri emmi. Apar topar üstüne çullandı kahvedekiler. Ağlamaklı gözlerle onlara baktı muhtar. “Yazıktır, yapmayın günahtır. Düdüğünü almayın şu garibin.” “Bu, alem değiştirince iyicene manyamış.” “Ne öttürcem ben şimci?” Muhtar yere yapışmış ağlamaya başlamıştı. “Çıkarın şunu hava alsın bir. Belki kendine gelir. Hoş dışarıda hava alcek bir hal kalmamış ama. Hava neden böyle bu arada, onu açıklayıverin bakim.” “Köyün arazisi işgal edilmiş. Çoğu evi yıkmışlar. Aşağı ki yamaca da bir tane zehirli atık dönüşüm fabrikası koymuşlar.” “Kim işgal etmiş!” Kısmet dayı elindeki broşürü gösterdi. Broşürde garip suratlı, uzun şapkalı bir adam, parmağı ile işaret çekiyor, altında da yabancı dilde bir yazı yazıyordu. “Ne diyor bu meymenetsiz burda?” dedi Fahri emmi. Kamil öğretmen cevapladı bunu. “Aşağı yukarı, ebenizi belledim, boşa direnmeyin yazıyor emmi.” “Gavurlar meydanı boş bulmuş, dalmışlar buraya,” dedi Kısmet dayı da. “Amanın!” dedi Fahri emmi. Çöktü sandalyesine. Başını kaldırdı sonra. “Başka bir alemde de olsa burası Karasulak değil mi ahali!” dedi. “Evet,” dediler hep birlikte. “O zaman bu düdükleri bulacağız önce. Gavuru burdan sepetleyeceğiz sonra.” Herkes destekledi onu. Fahri emmi etrafına baktı. “İmam Nurullah nerde?” diye sordu. “Cami imamlığını bırakmış, medrese hocalığına başlamış. Yüksek bir teklifle transfer olmuş.” “Medrese mi?” “Okul felan yok burda. Medreseler var.” “Bu alemde de yok yok anasını. Derdin bir değil bin tane.” Kamil öğretmen düşünceli şekilde geziniyordu. Aklında sürekli olarak, bu yaşananlar bir şeyi anımsatıyor, ama neyi, sorusu vardı. Sıyrıldı sonra düşüncelerinden. “Fahri emmi,” dedi. “Şimdi bu düdüklerden biri benim boynumda. Şiiri okudum epeyce bir. Sanırım bu düdüklere kimlerin sahip oldukları yazıyor. Ben ilk gruptayım bence. Buradaki memur ben oluyorum.” “İyi tamam da Kerim deyyusu bunların hiçbirinin arasında yok. Aslında şu şakşakçılardan olabilir diycem ama bizimki apayrı bir cins.” Fahri emminin konuşması içeri hızla giren Mahir tarafından kesildi. “Muhtar sabahleyin boynumdaki düdüğü kaptı kaçtı. Şimci gördüm onu, aldılar diye diye ağlıyordu dışarıda. Ne oldu, aldınız mı düdüğümü ondan?” “Anlaşıldı durum,” dedi Fahri emmi. “Çiftçi de Mahir oluyor. Kerim araya kaynamış gene her zamanki gibin. Emekliyi de bulsak tamamdır.” “Emmi, rahmetli Osman bey amca ile senin bir arkadaşın vardı, mandıradaki eyleme katıldıydı.” “Mehmet çavuşu mu diyon Latif?” “O emekli değil miydi? Belki onda da vardır düdük.” “İyi tamam da ona nasıl gitcez? İşgal varmış. Kazaya kadar epey bir yol var. Hem gittik onu bulduk diyelim. Ya yoksa onda düdük?” “Denemek lazım emmi,” dedi Selim devam etti. “Tamam yol zorlu, ama olmazsa ben giderim Mehmet bey amcayı bulmaya.” “Doğru diyon sıpa. İkimiz gidelim bari. Sizlerde diğerlerini bulun. Biz gelinceye kadar hallediverin şunu.” Fahri emmi ile Selim yola çıktıklarında, Hasan da kendisi gibi giyinmiş olan Kemal ile birlikte farklı istikamete doğru yola koyuldu. Amaçları da listedeki diğerlerini bulmaktı. Yaklaşık yarım saat sonra Fahri emmi ile Selim yolun kıyısında durdu. Etraftaki koku iyice artmıştı. “Fabrikanın dibindeyiz nerdeyse emmi,” dedi Selim. “Biraz soluklanalım, senin gibi genç değilim.” “Tamam emmi şu barakaya girelim. Hem ayazı keser içerisi.” İkili, yolun yaklaşık on beş metre yakınındaki barakaya girdiklerinde içerideki beş kişi onlardan habersizdi. Tabii bizimkiler için de durum aynıydı. Kapıdan ilk giren Selim’i, içeridekiler dertop ettiler. Selim’in bağırmasına fırsat vermeden Fahri emmiyi de kolundan yakaladılar. “Destursuz mu girdik kardeşim!” diye bağırdı Fahri emmi hiddetle. “Bizdenmiş bunlar, bırakın!” dedi içlerinden biri. Bıraktılar Selim ile Fahri emmiyi. Konuşan kişi Fahri emmiye yaklaştı. “Kusura bakma amca bey, sizi işgalciler sandık.” “İyi tamam da eğer her geleni böyle dertop ederseniz işiniz iş sizin. Hem söyleyin bakalım ne yaparsınız siz burada?” Baktı diğerlerine konuşan. “Benim adım Süleyman. Bizler şu fabrikanın işçileriyiz. Herifçioğlu memleketindeki zehirli atıkları getirip bizim toprağımıza salıyor. Buna dur demek istedik, ama biçare kaldık. Sonra bir sabah uyanınca boynumuzda bu düdükleri bulduk.” “Vay be kısmete bak, bir tane ararken beşi birden karşımıza çıktı.” “Nasıl yani amca bey?” Fahri emmi olanı biteni anlattı. Şiirden bahsetti. Şiiri duyunca Süleyman’ın gözleri parladı. “Ben de duyduydum onu. Demek doğruymuş. Duydunuz mu arkadaşlar! Çıkış yolumuz var demektir. Kurtulcaz bunlardan!” “Yaşasın,” dedi diğerleri hep birlikte. Sarıldılar kucaklaştılar sevinçle. “Şamatanızı bölmeyeyim ama bizim yola çıkmamız gerek. Daha yolumuz var. Siz şimci Karasulak’a gidin. Kahvede Kısmet dayıyı bulun, Fahri emmi yolladı bizi deyin. Düdükleri de ona verin.” “Tamam,” dedi işçiler yine sevinçle. Barakadan çıkıldı yollara düşüldü tekrar. Daha on - on beş adım atmamışlardı ki Fahri emmi söylenmeye başladı. “Akılsız deyyuslar! Bunca zaman aklınız nerdeydi! Adamlar gelmişler toprağın üstüne konmuşlar, sen hiç bişi yapmamışın. Şimci ne yapsak diye tazı gibin dolanıyon!” “Ama emmi...” “Ne aması Selim. Görmüyon mu şu hali? Aha şurada bizim bağlar biterdi. Nerde şimci onlar? Ne bağ, ne bahçe kalmış. Ortalıkta değil kuş, böcek bile yok. Toprağı bu hale getirene akılsız denmez de ne denir!” “Emmi, ben Kemal ağabeyden bir kitap aldıydım çok evvel. Okumak için almıştım. Bu sabah kalkınca bir baktım kitabın ismi cismi değişmiş. İçinde farklı şeyler yazıyor. Bizim tarihimizi anlatıveriyordu kitap, şimci buranın tarihini anlatıyordu.” “Eee?” “Şiiri bulduktan sonra okudum onu biraz. Diyor ki kitapta, işgalcilerin içerdeki işbirlikçilerinin daha çok özgürlük diye geveledikleri şey aslında, işgali yapanların onlar için sınırlarını çok önceden çizdiği kölelikti. Onurlarını kaybettiklerinde bunu umursamadılar, daha çok özgürlük dedikleri şey onurla ilgili değildi ne de olsa. Kimliklerini kaybettiklerinde fark etmediler, olmayan bir şeyi kaybedemezsin çünkü. Toprağı kaybettiklerinde ise zaten çoğu burdan gitmişti. Halk suskundu, hiç konuşmadı, sesini kaybetmişti, dönen bu oyunu anladığındaysa iş işten geçmişti.” “Benim dediğime gelmiyor mu kızanım? Niye uyudunuz bunca zaman? Saf mısınız salak mısınız! Haydi ikisi de sizsiniz diyelim. Ama içinizde hiç mi aklı başında adamlar yoktu? Gıçlarını kaldırıp bu insanları uykudan uyandırmadılar!” “Bilmiyorum ki emmi, zaman kısaydı bu kadarını okuyabildim.” “Yapmış olsalar dahi başarılı olmadıkları ortada. Neysem, yolumuza bakalım biz.” Fahri emmi ile Selim akşama doğru Ahmet çavuşun yanına ulaştı. Düdüklerden birinin de onda olduğunu görünce, hiç vakit kaybetmeden düdüğü alıp geri döndüler. Karasulak’a ulaştıklarında Kemal ile Hasan da diğer düdükleri bulmuşlardı. Şakşakçılardan düdükleri almak zor olmamıştı. Ama muhalefetten olanlardan biri düdüğünü vermemiş onlarla birlikte gelmişti. “Bu kim?” dedi Kısmet dayı Hasan’ın yanındaki adamı işaret edip. “Muhalefet grubundan biri dayı. Bırakmam düdüğümü dedi, donunun içine attı. Ben de gelcem sizlen diye diretti. Baktı Kısmet dayı gelene. “İş mi yaptığın! Donuna ne atıyon düdüğü!” Döndü diğerlerine sonra. “Sizin eliniz armut mu topluyordu o sırada?” “Dayı sorma, şöyle oldu esasen. Şehirde bir yerde toplaşmış insanlar gördük. Gittik onların yanına, kimdir bunlar necidir diye. Bir masa etrafında açık alanda oturum yaparlarmış meğer. Dinlemeye başladık sonra. Adamlardan biri diyordu ki: ‘Bunlar işgalci felan değil, insanların kafasını karıştırmayın. Misafir onlar. Bizi kucaklamaya geldiler, kendi ülkelerindeki gibi bir demokırasiyi burada inşa etcekler. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, biraz daha sıkalım dişimizi, tam özgürleşme için yapalım bunu.’ “Sonra,” dedi Kemal devam etti Hasan’ın kaldığı yerden. Fahri emmi ile Selim de gelmişlerdi o sırada. Ama anlatılanları kesmemek için konuşmadılar. “Müzik çalmaya başladı. Bunlar kalkıp oynamaya başlamasınlar mı? Bir gerdan kırıyorlar değme dansözlere taş çıkartırlar. Müziğe eşlik edip, şöyle şarkı söylemeye başlamasınlar mı sonra!” ‘İndim havuz başına, demokırasi çıktı karşıma, Özgürlük nedir bilmezdim, o kondurdu başıma. Gelen ağam, giden paşam, Herkese her şeyi satarım ben, Aç kollarını, saçtım işte, üşümem üşümem kansızım ben.’ “Adamlar göbek atıyorlardı. Çalgıcılar da iyice bastırıp bunları gaza getiriyorlardı. Tam bu arada Hasan fırsat fırsattır diyip cebindeki eski madeni paraları yere attı. Onları seyredenler de yerdeki paraları görünce üşüştüler ortaya. Karışıklıktan yararlandık, boyunlarındaki düdükleri çekiverdik bizde. “Muhalefetler de oturumda sus pus olanları seyrediyordu. Bu, bizim yaptığımız şeyi fark etmiş, arkadaşı ile yanımıza geldi. Dedik böyle böyle. Diğeri, ben veririm gidin, başımı derde sokmayın dedi. Ama bu yok dedi, illa gelicem. Sonuç bu işte.” Fahri emmi adama yaklaştı. “Donundan çıkar şu düdüğü, sonra git arkada bir lavabo var, orda yıka gel.” Adam denileni yaptı geldi. Fahri emmi tüm düdükleri çıkarıp masaya koydu. “Hepsi tamam galiba. Ama şu tek düdük nerde? Bir o kaldı bulunmadık.” “Doğru ya,” dedi kahvedekiler. “Hepsini o üfürtecek, diyordu şiirde.” “Sesini çıkartacak yani,” diyerek ek yaptı Selim’de. “Tabii ya,” dedi Fahri emmi. “Sesinizi çıkarceksiniz! Olay budur. Düdük müdük hikâye. Yeterince düdüklenmiş insanlara düdük taksan ne olur ki! Ne fark eder! Sesinizi çıkarceksiniz! Yoksa şimci düdük takarlar sonra maazallah başka bişiy takarlar bir yerlerinize görürsünüz o zaman.” Dışarıdaki havanın pusu yavaş yavaş silinmeye başladı bu sırada. Fahri emmi baktı Selim’e, gülümsedi. “Anlatcek bir maceramız daha oldu görüyon mu sen?” Selim’in gözleri kapanıyordu, zar zor cevapladı. “Yok emmi, bence dönünce bunları hatırlamıycez. Hepsi burda kalcek, hiç yaşanmamış gibi...”
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||