|
|
Umut Yalım
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18)
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Ve dediğim gibi oldu :bundan önceki 17 konuşmamızın hepsini unuttum. Bir tek, bu 17 konuşmamızın hepsini unutacağımızı unutmadım. Bunun bir nedeni olmalı mı acaba? Bilmiyorum, Sağdıç. Velhâsıl, konuşmamız gerek...
Konuşmamız gerek de, ne konuşacağız? Bir geçmiş olunca, konuşmak daha kolay oluyor.
“Bence, geçmiş olmayınca, konuşmak daha kolay oluyor.”
“Neden?”
“Konuşulmamış o kadar şey oluyor ki o zaman.”
“Yahu, biz bu konuşmayı daha demin yapmadık mı?”
“Bilmiyorum. Unuttum.”
“Benim dediğim de işte buydu. Bu 18. konuşmamıza geçince, bir Liberal Sıkıntısı’yla, bütün konuştuklarımızı unutacak ya da inkâr mi edeceğiz? Bak, daha demin dediklerimizi anımsayamıyoruz! Ne yapacağız?”
“Neden bu kadar dertlendin ki?”
“Bilmiyorum. Bir şeyi anımsayamamak unutmaktan daha berbatmış.”
“Evet. Bir şey biliyoruz, unutmamışız, ancak diyemiyoruz. Gündüz vâkti güneşi görememek gibi bir şey. Yine de, ben senin kadar takılmıyorum buna.”
“Neden takılmıyorsun, Sağdıç?”
“Anımsamamak da sağlıklı bir şey. Kötü olan :unutmak.”
“ ‘Kötü olan :unutmak’ diyorsun ancak bir tek kötüler unutmaz; biliyorsun değil mi bunu?”
“Biliyorum da, şimdi benle ne ilgisi var bunun?”
“Tamam, tamam. Ne yapacağız şimdi?”
“Ne konuşuyorduk biz bu konuşmanın başında?”
“Anımsayamıyorum.”
“O zaman, birkaç satır geri gidelim de, neredeymişiz bakalım bir.”
“O nasıl olacak peki?”
“Belkiyse, geriye doğru yürürsek, demin ne konuştuğumuzu anımsayabiliriz.”
“Ya, bunun daha kolay bir yöntemi vardı ancak anımsayamıyorum. Hem, bu dediğin işe yarayacak mı?”
“Deneyelim. Gir koluma. Geri yürürsek, konuşmalarımız da geri yürür gibi geliyor bana. Sonra da, demin konuştuklarımızı yeniden konuşur ya da duyarız. Geriye sarmak gibi bir şey yâni.”
“Tamam, Sağdıç. Yürü.”
‘Ürüy. Çıdğas, mamat’
“Dur, dur! Yahu, böyle çok tuhaf bir ses çıkıyor.”
“Haklısın. Ağzımızı kapayıp yürüyelim. Ses çıkmaz. İstediğimiz yere gelince, açarız ağzımızı ve konuşmayı sürdürürüz. Bu arada, işe yaradı gördün mü?”
“Gördüm, gördüm. Haklıymışsın, Sağdıç.”
“Hadi, o zaman. Gir gene koluma. Ağızlar kapalı. Yürü!”
........................................................................................................................................
........................................................................................................................................
........................................................................................................................................
........................................................................................................................................
‘Dur! Burasıydı, Sağdıç.’
‘Tamam, durdum. Başlıyorum...’
“Bence, geçmiş olmayınca, konuşmak daha kolay oluyor.”
“Neden?”
“Konuşulmadık o kadar şey oluyor ki o zaman!”
“Ancak bir paylaşım olacak ki, konuşulsun. Değil mi, Sağdıç? Yâni... Bizim bir geçmişimiz olmayaydı, bunca şeyi konuşabilir miydik?”
“Eeeee, Suphi Bey’le de konuşuyoruz ya?”
“Suphi Bey de kim?”
“Bilmiyorum, birden çıktı ağzımdan. Neyse... Diyeceğim şu ki :İnsanlar, unutmazlarsa konuşamazlar. Konuşma, anımsayamamanın getirdiği bir eylemdir. Anımsayamadığı şeyleri anımsamak için konuşur insan.”
“Hiç yeni konuşacağı şeyleri olmaz mı insanların peki?”
“Olmaz. Yeni şeyleri yazar çünkü insan. Sözlü gelenekte annonim diye bir şey var. Her konuşma anonimdir özünde. ‘Seni seviyorum’un yeni bir yanı var mı? Yok. Bu konuştuklarımızın yeni hiçbir yanı yok. Hepsi anonim. Yeniyi, yazı çıkarır.”
“Dediklerin pek içreme sinmedi.”
“Sinip sinmemesi pek de önemli değil. Vitgenştayn’a göre ben haklıyım.”
“Nasıl?”
“Çünkü Ben diyorum. Bu’nlar Ben’im doğrularım. Ondan.”
“Neyse... Biz neden buradaydık?”
“Anımsayamıyorum. Ancak içremde birinin eksikliği gibi bir şey eksik.”
“Evet. Ben de hissediyorum bunu. Ne olduğunu tam çözemiyorum yalnız. Tam dilimin uçrasına geliyor, birden anımsayamıyorum yeniden.”
“Belkiyse, şu bey anımsar.”
“Dur, Sağdıç, rahatsız etme insanları!”
“Bir şey olmaz. Beyfendi?”
“Buyrun, Sağdıç Bey?”
“Ama... Siz adımı nasıl biliyorsunuz?”
“Şaka mı yapıyorsunuz, Sağdıç Bey?”
“Şaka değil Beyfendi, siz beni nereden tanıyorsunuz?”
“Deminden beri konuşuyoruz ya... Bir sigara almaya gittim, ânında unutmuşsunuz beni, Sağdıç Bey”
“Yok, yanlış anladınız beni Beyfendi. Unutmadım sizi. Yalnızca anımsayamadım.”
“Yoksa... 18. konuşmaya mı geldik?”
“Evet, Beyfendi.”
“Anlıyorum. Bu, hep olur. Bu arada, benim adım Suphi.”
“Memnun oldum, Suphi Bey.”
“Ben de, Suphi Bey.”
“İkiniz de sağolun, Beyler.”
“Peki, tanıyorsak birbirimizi, nasıl tanıştık?”
“Şimdi, bunu anlatması epey zaman alır. En iyisi 19. konuşmaya geçmek. Geçince, her şeyleri anımsayacağız.”
“Tamam. Geçelim.”
Geçelim ve sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|