Tuğrul Çelik - Dünya
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Gökçe Fırat
Atatürkçü Parti'ye çağırıyor
ALİ ÖZSOY
Allah Allah diye
cami bombalayan Şeriatçılardır
KAYA ATABERK
Deniz Gezmiş'in düşmanı katillerin dostu
Arslan Bulut
TEVFİK KAYMAZ
Gülden gelinlik giydireceğiz güzel vatana
OKAN İŞBECER
Taraf'tan itiraf:
Türk milleti Atatürkçü
TUĞRUL ÇELİK
Halepçe ve Kürt ihaneti
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Şubat'ı karşılarken
 
TÜRKKAYA ATAÖV
"Dachau cehennemi"ni gördüm
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk etnojenezi
ve mezhepler (2)
EYKAN CAN
Annan'ı da al git!
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (18)
 
 

Tuğrul Çelik
Hasan Ali El Mecid’in idamı,
Halepçe ve Kürt ihaneti

ABD, Irak’ı “demokrasi götürme” adı altında işgal ettiğinde tarih Mart 2003’tü.

ABD için işgalin nedeni olarak Irak’ın antidemokratik bir şekilde yönetilmesine, başında Saddam Hüseyin adlı bir “diktatör”ün olmasına ve bu “diktatör”ün sahip olduğu ama nedense bugün bile bulunamayan kitle imha silahlarına bağlamış ve Bağdat’a girmişti.

Oysa Irak’ın asıl işgal nedeni Baasçı olmasıydı.

Baas, yani Arap milliyetçiliği, Arap laikliğinin ve Arap sosyalizminin teşkilatlanmış hali. Türkiye’de Atatürkçülük, Latin Amerika’da Bolivarcılık neyse; Irak’ta da Baasçılık oydu. Ve emperyalizm tarafından hep aynı şekilde suçlandı, çünkü milliyetçilik, devrimcilik ve laiklik demekti!

Irak işgali edildiğinde TÜRKSOLU “Dayan Irak dayan Saddam!” diye çıkmıştı. Çünkü Irak’ta Arabın direnişi Türk’ün de direnişiydi, ezilen halklar cephesinde.


Hasan Ali El Mecid aynı zamanda Saddam’ın kuzeni ve ABD’nin Irak işgali sonrası arama listesinde de “as”lardan birisiydi ve “Halepçe Katliamı”nda insanlığa karşı suç işlemekten işbirlikçi mahkeme
tarafından hakkında verilen idam kararı geçen hafta infaz edildi. Tıpkı Saddam gibi o da idama giderken dik duruşunu hiç yitirmedi ve son kez “Özür de dilemiyorum. Ben bir hata
yapmadım.” dedi.


1968’de Irak’ta iktidara gelen Baas Partisi, devrimin üzerinden geçen iki yıl gibi kısa bir süre sonra 11 Mart 1970 tarihli bildirisinde Irak’taki
Kürtlerle ilgili tarihi kararlar aldı. Bugün bakıldığı zaman, Baas
Partisi’nin tüm iyi niyetine rağmen giriştiği ve bugünkü sonuçlarına
baktığımız zaman da bir hata olarak değerlendirilebilecek politikasını parti kongre raporlarından okuyabiliyoruz.


Kürtler başta Kerkük olmak üzere Kuzey Irak’ta Arap ve Türkmenlere yönelik saldırılarla bölgenin demografik yapısını Kürtler lehine değiştirmektedir. Bölgede Kürtlerin saldırganlıklarından kaynaklanan gerginliği kontrol altında tutmak bahanesiyle ABD Irak ordusuyla operasyonel birlikler oluşturup Kerkük’e görevlendirmeye başladı.
Bu operasyonel birlikler de
peşmergelerden oluşuyor!

Saddam 2006’nın sonunda bir bayram günü sabaha karşı idam edildiğinde, birileri daha bayram ediyordu. Amerikan işgalini ellerinde ABD bayrağı ile kutlayan Kürtler ve Türkiye’de de onları aratmayan Amerikancı basın.

ABD’nin emir eri gibi çalışan basına göre Saddam Irak halkını yoksulluğa terk ederken kendisi lüks içinde yaşıyordu.

Saddam bir anda burjuva ilan edilirken, ABD de en büyük komünist devlet oluvermişti!

Aynı basın bugün de Ali Hasan El Mecid’in idamı için aynı hazzı alıyor. Şeriatçısından Kürtçüsüne tüm medyanın başlığı neredeyse aynı: “Sonu Saddam gibi oldu.”

Ali Hasan El Mecid kim?

Irak’ın devrimci bir evladı.

1968 Irak Devrimi sırasında bir posta eri olan El Mecid, devrimden sonra Baas Partisi içinde yükselerek üst düzey görevlerde bulundu.

El Mecid aynı zamanda Saddam’ın kuzeni ve ABD’nin Irak işgali sonrası arama listesinde de “as”lardan birisiydi ve “Halepçe Katliamı”nda insanlığa karşı suç işlemekten işbirlikçi mahkeme tarafından hakkında verilen idam kararı geçen hafta infaz edildi. Tıpkı Saddam gibi o da idama giderken dik duruşunu hiç yitirmedi ve son kez “Özür de dilemiyorum. Ben bir hata yapmadım.” dedi.

Peki Halepçe’de yaşanan neydi? Kürtlerin dillerinden düşürmedikleri, ABD’nin Saddam ve El Mecid’i sorumlu tuttuğu bir katliam mi?

Tabiu ki değil!

1980-88 yılları arasındaki İran-Irak Savaşı’nda Helepçe’deki Kürtler ayaklandılar. 1988’deki ayaklanmanın, savaşın sonunda ve İran ordusu çekilirken gerçekleştirilmiş olması da dikkat çekicidir. Halepçe’de çok bilindik bir ihanet senaryosu daha yaşanmıştı.

Irak ordusu ise dünyanın her yerinde olduğu gibi çıkan ayaklanmayı, hele hele ülkenin içinde bulunduğu savaş zamanı gibi olağanüstü bir durumda çıkan bir ayaklanmayı bastırdı. Dünyanın hiçbir yerinde çıkan bir ayaklanmanın demokratik yöntemlerle bastırıldığı görülmemiştir.

Böyle olduğu halde başta Saddam ve Helepçe’deki isyanın bastırılmasında görev yapan Ali Hasan El Mecid yargılanıp idam edildiler. Bugün ülkemizde de aynı tezgah işlemiyor mu?

PKK ile mücadele eden Türk Ordusu, Kürtçü terörle mücadele ettiği için suçlu konuma getiriliyor, katliamcılıkla suçlanıyor.

Atatürk döneminde de çıkan Kürt isyanları da sertlikle bastırıldı. Atatürk için de benzer söylemlerin dile getirilmesi Kürt ihanetini ve ardındaki emperyalist desteğinin bütün Ortadoğu coğrafyasında değişmez özelliğini ortaya koyuyor.

Halepçe’de yaşanan ABD ve Kürtlerin iddia ettikleri gibi bir “sivil katliamı” değil, savaş sırasında çıkan silahlı bir ayaklanmanın bastırılmasıdır.

Baas Partisi iktidarında Kürtlerle ilgili anlatılan yalanlara da inanmamak gerekir. 1968’de Irak’ta iktidara gelen Baas Partisi, devrimin üzerinden geçen iki yıl gibi kısa bir süre sonra 11 Mart 1970 tarihli bildirisinde Irak’taki Kürtlerle ilgili tarihi kararlar aldı. Bugün bakıldığı zaman, Baas Partisi’nin tüm iyi niyetine rağmen giriştiği ve bugünkü sonuçlarına baktığımız zaman da bir hata olarak değerlendirilebilecek politikasını parti kongre raporlarından okuyabiliyoruz.

1974 tarihli Arap Baas Sosyalist Partisi 8. Irak Bölgesel Kongresi Siyasi Raporu, 4 yıllık süreçte Kürt meselesindeki durumu göstermesi bakımından önemlidir.

“Arap Baas Sosyalist Partisi liderliği 11 Mart çerçevesi içinde Kürdistan Demokratik Partisi’yle işbirliği yapmaya karar verdiği zaman, sözü geçen partinin üyeleri tarafından izlenen hatalı politikaların onların ayrılıkçı ve gerici çevrelerle olan kuşkulu bağlantıları ve eğilimlerini bir yana bırakmadığı özellikle belirtilmelidir. Arap Baas Sosyalist Partisi bu gerçekleri bilmesine rağmen tarihi kararını aldı.”

Raporun devamında da şöyle deniliyor:

“Şunu üzülerek söyleyebiliriz ki, Mart Bildirisi’ni takip eden ilk günlerden beri, Kürdistan Demokratik Partisi’nin liderliğinde hiç olmazsa bu liderlikteki etkili akımdan beklediğimiz içtenlik ve sadakati göremedik.

Aksine adı geçen liderliğin otorite ile olan çatışmasında çok olağanüstü metinler üzerinde ısrar ediyor ve dış güçlerle kuşkulu ilişkilerin sürdürülmesinde kararlı olduğunu hissettiriyordu.”

Saddam ve Irak Baas Partisi hiçbir zaman Kürtleri hedef göstermemiştir, ancak raporda da geçtiği gibi Barzani birçok kez devrimci Baas iktidarının düşmanlık etmiş ve rejim de bu karşı devrimcilikle mücadele etmiştir.

1974 raporunda geçen “Dış güçlerle olan kuşkulu ilişkiler” bugün de sürmektedir. ABD’nin kontrol ve himayesindeki Kürtler başta Kerkük olmak üzere Kuzey Irak’ta Arap ve Türkmenlere yönelik saldırılarla bölgenin demografik yapısını Kürtler lehine değiştirmektedir. Bölgede Kürtlerin saldırganlıklarından kaynaklanan gerginliği kontrol altında tutmak bahanesiyle ABD Irak ordusuyla operasyonel birlikler oluşturup Kerkük’e görevlendirmeye başladı.

Bu operasyonel birlikler de peşmergelerden oluşuyor! Görülen o ki saldırılar bu kez “kontrol altında” ve tamamen resmi olarak yapılacak.

Irak’ta önce Saddam’ın ardından da kendisine Kürtler tarafından “Kimyasal Ali” lakabı takılan Ali Hasan El Mecid’in idamı ve Halepçe’deki Kürt isyanı; Kürtlerin başından beri izledikleri Amerikan işbirlikçisi siyasetle birlikte değerlendirilmeli.

“Saddam’ı Irak Savaşı’nda ABD destekledi diyerek, Irak rejimine karşı yapılan işbirlikçi Kürt ayaklanmalarında emperyalistlerin desteği unutturulmaya çalışılmaktadır. Bugün de örneğin Türkiye ABD’nin üstelik “stratejik müttefik”i olmasına rağmen ABD işbirlikçi Kürt aşiretlerinin yanından Türkiye’ye tehdit savurabilmektedir.

Halepçe’de de oynanmış olan aynı emperyalist oyundan başka bir şey değildi. Halepçe olayı Irak rejimini değil ama emperyalistlerin bölgedeki oyunlarını sorgulamayı gerektirir.
(TÜRKSOLU, sayı:26, 25. 03. 2003)”

Saddam da, El Mecid de başta Iraklılar olmak üzere tüm mazlum milletlerin devrimci mücadelelerinde yaşamaya devam edecek!


Chavez fişlerini çekti

Chavez muhaliflerinin başından
ayrılmadığı, her fırsatta Chavez karşıtı sağcıları konuk edip konuşturan 6 televizyon kanalını açanlar, geçtiğimiz hafta karşıdevrim kusan kutulardan artık ses ve görüntü gelmez olduğunu gördüler.
Chavez, ABD tarafından açıkça
desteklenen 6 televizyon kanalını “Bu tür yayınlara izin veremeyiz” diyerek süresiz kapattı.

Chavez muhaliflerinin başından ayrılmadığı, her fırsatta Chavez karşıtı sağcıları konuk edip konuşturan 6 televizyon kanalını açanlar, geçtiğimiz hafta karşıdevrim kusan kutulardan artık ses ve görüntü gelmez olduğunu gördüler.

Chavez, ABD tarafından açıkça desteklenen 6 televizyon kanalını “Bu tür yayınlara izin veremeyiz” diyerek süresiz kapattı.

İşbirlikçi medya tıpkı Türkiye’deki gibi Venezüella’da da ulusal solcu hareketlere karşı. Bügün TÜRKSOLU’na saldıran işbirlikçi-Amerikancı medya, 1998’deki seçim başarısından bugüne amansız bir Chavez düşmanı.

1998 seçimlerinde medyanın desteği istisnasız Chavez’in karşısındaki adaylar olmuştu.

Chavez IMF’ye rest çektikçe, petrolü devletleştirdikçe, fabrikaları kamulaştırdıkça ve yoksullara yönelik reformları hızlandırdıkça, medya da azılı Amerikancı ve Chavez karşıtı politikacıları, gazetecileri, sendika liderlerini hatta Chavez karşıtı askerleri birbiri ardınca konuk ediyor, konuşturuyordu.

2002’de Chavez’i düşürmek için yapılan darbe girişiminde de medya en büyük desteği vermişti.

Önce devlet petrol şirketi ardından devlet binası ABD işbirlikçileri tarafından sarıldı. Chavez yandaşları da hemen sokaklara dökülüp başkanlarını yalnız bırakmadılar.

Provokasyonla gelen darbe, bir anda iki tarafın hesaplaşmasına dönerken, darbeciler Chavez yanlılarına ateş açtı.

Medya ise gerçek işbirlikçiliğini göstererek, Chavez yanlılarının kendini koruyamayacak durumdaki muhaliflere ateş açtığını söylüyordu.

Öte yandan haberlerde Chavez’in ne kadar çılgın bir asker, diktatör heveslisi, faşist, komünist, Castro hayranı ve sapık olduğundan geçilmiyordu.

Tüm bunlara rağmen darbeciler Chavez yanlıları tarafından başkanlık sarayında kuşatıldı ve Chavez, kendini o koltuğa oturtanlar tarafından yeniden başkanlığa getirildi. Medyanın tüm çabalarına rağmen bir avuç işbirlikçiden başka kimse onu dinlemiyor, dikkate almıyordu.

Medya Chavez’in halktan aldığı desteğin gün ve gün artmasına rağmen işbirlikçi ve düşman tavrını hiç değiştirmedi.

Ama devrimler Bolivarcı Çemberler gibi halka halka yayıldıkça, Chavez de adım adım ilerledi.

Chavez önce Venezüella’daki emperyalizmin fişini çekti.

Ardından darbecilerin fişini...

Bugün de iflah olmaz medyanın altısının birden fişini çekiyor.

Kapatılan televizyon kanalından biri olan RCTV yetkilileri şöyle diyor:

“RCTV’nin sesini kesmek istiyorlar. Ama bunu yapamayacaklar çünkü RCTV bütün Venezüellalıların kalplerine gömülü.”

İşbirlikçi medyanın halkın kalbindeki yerini, Chavez’in bu kararına verdikleri destek yeterince gösteriyor.

Bütün Üçüncü Dünyada halk istisnasız bir biçimde işbirlikçi medyaya inanmıyor!


Don Kişot ve Şeriatçılar


Don Kişot’un yazarı Miguel de Cervantes’in yaşamıyla ilgili geçtiğimiz hafta Yeni Şafak’ta bir yazı yayınlandı: “Cervantes, Kılıç Ali Paşa Camii’nde amele idi”.

Yazıda Cervantes’in hayatı anlatılıyor. Cervantes, Don Kişot’u yazmadan önce Madrid’de işlediği bir suç yüzünden hapse atılmamak için kaçarak, soluğu “Türkleri Avrupa’dan atmak” amacıyla toplanan Haçlı Ordularından birinde alıyor.

1571’de yapılan İnebahtı Savaşı’nı kazanan Haçlıların bu zaferinden çok, Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa’nın Venedik elçisine söylediği ünlü sözleri akıllarda kalmıştır:

“Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter.”

Yazıda geçen şekliyle Sokollu’nun “kolunuzu kestik” lafı da gerçekleşiyor. İnebahtı Savaşı’na katılan Cervantes’in sol eli Osmanlı topçusunun ateşiyle kopuyor. İnebahtı’dan sonra beş yıl boyunca “İnebahtı Çolağı” lakabıyla denizlerde dolanan Cervantes, tam ülkesi İspanya’ya döneceği sırada Cezayir’de Türk denizcilerin eline düşüyor ve esir ediliyor. Bir beş yıl daha kürek mahkumu olan Cervantes, daha sonra İstanbul’a gönderiliyor.

İşte bundan sonrası Cervantes’in hayatında bilinmeyen noktalar.

Cervantes’in İstanbul’a vardığı 1575’te Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa kendi adına bir cami yaptırmak istemiş. İşte Cervantes de bir anda kendini esir olarak Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında duvar örerken bulmuş.

Bir beş yıl da cami inşaatında amelelik eden Cervantes, iyi huyluluğundan ve iyi çalıştığından özgürlüğüne kavuşmuş. Ardından İspanya’ya dönmüş.

36 yıl daha yaşayan Cervantes’in en önemli eseri Don Kişot’un yanında hiç de bilinmeyen Kılıç Ali Paşa Camii’nin taş duvarları olmuş.

Yeni Şafak’tan Cervantes’in bilinmeyen yönleri işte böyle...

Biz bir de Don Kişot’a bakalım.

Cervantes’in yazdığı Don Kişot romanı, gezgin bir şövalye olmaya çalışan Alonso Kasada adlı soylunun maceralarını anlatır.

Don Kişot aynı zamanda geçmişte kalmış, çürümekte olan ve tarihin derinliklerie gömülmüş bir toplumsal düzeni geri getirmenin imkansızlığını anlatmaktadır.

Soylu bir kişi olan Alonso Kasada, okuduğu şövalye hikayelerinden oldukça etkilenir. Hatta o kadar etkilenir ki aklını bile kaybedecek noktaya gelir. Ama şövalyelik o dönem çürümek ve yok olmak üzeredir, geri gelmesine de imkan yoktur. Alonso, kendisini bir şövalye olarak görür, bir şövalye gibi yaşamak isterken gerçeklikten kopar.

Cervantes, Don Kişot karakterini hayalci, Don Kişot’un uşağı olan Sanço Panço’yu da Don Kişot’un saçmalıklarını ortaya koyan gerçekçi bir karakter olarak işlemiştir.

Yeni Şafak yazarı Don Kişot’un hapishanede yazıldığını belirtirken, Cervantes’in de ömrü boyunca egemenlere methiyeler düzdüğünü belirtiyor.

O zaman Cervantes bugün Türkiye’de gazeteci olsa kendisine yandaş medyada görebilirmişiz!

Belki de Yeni Şafak’ta yazardı!

Hem yarattığı Don Kişot karakteri de okuduğu ama geri gelmesi mümkün olmayan, geçmişte kalmış bir toplumsal düzene aklını yitirmişçesine özlem duymuyor mu?


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40