![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can
Annan'ı da al git! “Baban nerde Hasan?” “Birazdan Nazif amca ile gelcekler. Ne oldu ki muhtar Kerim, babamla ne işin var?” “Bir işim olduğundan değil, öylesine sordum. Bu vakitler burda olurdu hep. Kahveye çöreklenirdi hemencek. Olmadığına göre hasta masta olmasın maazallah dediydim de.” Muhtar Kerim’e cevap, o sırada kahveye giren Fahri emmiden geldi. “Ha çok düşündüğünden beni soruyon! Benim buraya geliş vakitlerimi çizelgeye tutceğine gidip işine baksana sen. İşin gücün yoğu mu senin?” Muhtar Kerim arkasına yaslandı iyice. Gerindi. “Sabahleyin işlerin hepsini bitirdim. Hem bugün mühim gün. Sadi Bey telefon açcek. Ondan köyümüz için çok büyük bir haber almayı bekliyom.” “İyi poh yiyon. Fesupanallah! Neysem, geç Nazif sen şuraya. Hasan iki çay çek sen de bize.” Fahri emmi, yanındaki arkadaşı Nazif ile masanın birine oturdu. Muhtar Kerim, biraz da merakla döndü onlara. “Hoş geldiniz köyümüze. Nasılsınız, iyi misiniz? Fahri emmi tanıştırmaz ama ben kendimi tanıtıverem hemen. Ben Karasulak köyünün muhtarı Kerim.” Fahri emmi ters ters baktı muhtar Kerim’e. Sonra döndü arkadaşına. “Bu, yırtık dondan çıkar gibin her şeyden çıkar. Görmezden gel diycem ama diyemem tipi malum.” Fahri emminin arkadaşı başını eğdi, selam verdi. “Merhaba gardaş,” dedi. Hasan iki çay getirdi hemen masaya. Kısmet dayı da aynı sırada kapıda göründü. Misafir onu görünce hemen ayağa kalktı. “Be gardaş nasılsın?” diyerek sarıldı. “İyiyim Nazif, sen nasılsın görmeyeli?” “Ne olsun. İyiydik, haberi aldık, üzüldük, getirdik gendimizi.” “Hayat işte, bir anda bitiveriyor?” “Öyle Kısmet . E sen napan, oğulcuklar nasıl?” “Herkes işinde gücünde. Torunun biri askerde. Fahri emminin de torunu askerde. Birlikte uğurladıydık ikisini de.” “Zaman nasıl geçmiş. Bizler yaptık, şimdi toruncuklar.” “Ne günlerdi bre Nazif?” “Rahmetli Osman da, senle birlikteydi harekatta.” “Onunla en son geçtiğimiz aylarda mandıra işçileri için eylem yaparken görüştüydük. Sonra haber alamadık. Ardından duyduk ki...” Muhtar Kerim arka masadan sesini yükseltti. “Çaya düşmüş boğulmuş rahmetli. Öyle dediydiler. Ölüm insanı nerde buluveriyor bilemiyor insan canım.” “Öyle olmuş?” diye sordu Nazif, Fahri emmiye. “Aslında,” dedi, eğilerek fısıldadı o da. “Bunun pırostatı vardı, küçük su dökeyim derken, patlatmış pırostatı dedi birileri bana. Ama ne kadarı gerçek bilmem.” Muhtar Kerim öksürdü. “Bir de bana ayaklı gasete dersin Fahri emmi. Ayıp olmuyor mu rahmetlinin arkasından pırostatı patlamış diye konuşuyon!” “Ulen sen ne diyon?” “Öyle demedin mi? Yalan mı?” “Derim demem sana ne! Senin kulağındaki delik iyice büyümüş anlaşılan Kerim!” “Bakın, görüyonuz ahali, inkar etmedi. Ama beni suçluyor sonra,” dedi Kerim de kahvedekilere dönüp. “Başkalarının konuştuklarını dinlemek iyi bişiy sanki de kalkıp bana hesap mı sorceğini sanıyon deyyus!” “Ben bilmem, ama demem o ki, ölmüş insanın ardından konuşunca mezarında ters dönermiş. Osman bey amcanın mezarında tepetaklak olmasını istiyorsanız devam ediverin siz.” Bacak bacak üstüne attı muhtar sonra arkasını döndü. “Elimden bir kaza çıkcek,” diye yerinden kalktı Fahri emmi. Kısmet dayı onun kolundan tuttu. “Bırak şunu yahu,” dedi. Fahri emmi yerine oturdu böylece. Muhtar Kerim’in de telefonu çalınca, beklediği bahaneyi yaratmış oldu. Kahveden kaçarcasına çıktı. “Sen pek haz etmezsin bu muhtarı Fahri?” “Sorma Nazif. Bunu anlatmaya günler yetmez de. Neysem, sen kusura kalma. Sizin oralar nasıl peki görmeyeli?” “Aynı değil Fahri. Çok şey değişti. Otuz beş yıl önceki yaşananlar şimdi gençler için sanki masal. Ruma direndik, dünyaya direndik. Ama şimdi Ruma meze olduk resmen, bu Avrupa Birliği ayağına.” “Yes be annem, dediydiler dimi zati.” “Dediler de ne oldu Kısmet? Bunların oyununa akıl sır ermez. Aldı ağzının payını yes diyenler.” Kemal de yanlarına sandalye çekti içeri girer girmez. Kısa bir tanışma faslından sonra konuşma kaldığı yerden devam etti. “Dört bir yanımız çevrilmişti. İçeride binlerce Türk askeri ve bizler, dışarıda Yunanlılar, Kıbrıs Rum birlikleri, Birleşmiş Milletler’in ve İngilizlerin güçleri.” “Hatta İngilizler Hindistan’dan paralı asker tutup... Neydi onlar Nazif?” “Gurkalar derlerdi. Onlar da vardı diğerlerinin arasında. Sözde iki halkın güvenliğini sağlıycak bu medeni İngilizler!” Kemal araya girdi bu sırada: “Siz nasıl tanıştınız Fahri emmi ile Nazif amca?” “İlk harekât sonrası söz verdiydi bu medeniler! Kıbrıslı Rumlar gemi azıya almış Kıbrıs Türkünü, asıyor, kesiyor, canlı canlı gömüyor. Sonra tüm dünyaya dönüp yok öyle bişiy diyorlar. İşte biz Fahri’ylen Mağusa’da böyle toz duman zamanlarda tanıştık.” “Bizim birlikten bir arkadaşın teyzesi orda bir köye gelin gitmiş. Anası söz ver demiş, kardeşimi bul, ölü mü diri mi bileyim. Bizim de tesadüfen görevimiz o köy civarına düştü. O sırada işte Nazif bize yardım ettiydi. Sonra ikinci karşılaşmamızda onun Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan olduğunu öğrendiydim.” “Çoğumuz mücahittik. Nasıl olmazsın! Gendi başına kalkaman altından. Birlik olunca olur. O kadar kahpeliğin karşında durur tek kişi? Duramaz. Biz gendimizi kurtarma derdindeyken bir de gördük ki, ana vatandan herbiri yiğit adamlar gelmiş. Bize yapılan zulüm onlara yapılmış gibi, her biri vatan toprağını, insanını savunmak için gelmiş.” “Bizler oraya vardığımızda gördük ki, Kıbrıs Türkü’nü kırıyorlar. Hem de ne kırım. Anlatılmaz, yürek dayanmaz. Bir avuç sayılabilcek fedakâr insan ise direnmekte. Ama biz oraya indiğimizde sanki orayı işgale gittik gibi feveran ettiydiler. Elalem demokırasi getircem diye dünyanın bir ucundaki ülkeye girer işgal sayılmaz, Türk kendi insanını kıydırmamak için savunmaya gider işgal sayılır.” “Sözde bizim güvenliğimizi sağlıycak olanlar da bizi statlara, kalelere sokup, günlerce aç susuz bıraktıydılar. Ben de yaşadım oralardan birinde. Günde kelle başı üç zeytin veriliyordu. Hatta Vahap emmi vardı eskilerden yaşlıca. Ona beş zeytin verdikleri için adı kalantor Vahap’a çıktıydı. Hazır olda yatmak ne demek bilir misin yeğen? Yatarken kafamızı yerden dahi kaldıramazdık. Bir maşrapa da su hakkımız vardı. Ortada bir çeşme, kollu olanlardan. Çöl bedevileri gibiydik anlayacağın, devemiz eksikti bir tek. Ama ortadaki çeşme boynuyla deveyi andırmadı değil. Sıcağın altında çatlardık. Aslında bunların hiçbiri dert değil. Asıl sorun, haber alamadığın akrabaların, eşin dostun. Onlara ne olduğunu düşünmek. Bu kahrediyor insanı. Dünya ile bağlantımız tamamen kesilmişti sonuçta.” “Radyoyu unuttun mu Nazif?” “Ha doğru. Ama ondan önceydi o Fahri.” “Radyo olayı ne?” diye sordu Kemal de dayanamayıp. Fahri emmi başladı önce. Masanın etrafı da iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı. “Bir okulda karşılaştık Nazif ile ikinci defa. Daha doğrusu onlar bir okulda yatıyorlardı. Ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. Dediği gibi dünya ile bağlantıları kesilmişti. Radyo olsa hiç değilse neler olduğunu öğrenebilceklerdi.” “Radyon varsa bir dert, yoksa başka bir dert. Misal, dinlerken duyurmayacaksın kimseye. Tehlikeli. Dikkat çekmeyeceksin. Bunun için de radyoyu saklayacaksın. Fahri, birliği ile okulun civarındaydı. İlk beni görünce tanımaz sandım. Ama tanıdı.” “Nasıl tanımam yahu. Teyzesini bulan arkadaşım oturup kalkıp seni anlatıyordu. Sağlığına duacıyım diyordu. Sen de durumunu anlatınca ne yapabiliriz diye düşündük hemen. Rahmetli Osman’ın el radyosu vardı bir tane. Küçük deri kayışlı, orta dalga, iki bant yayını olan bir radyo. Nasıl severdi onu. Hiçbirimizde radyo yok. Hepimiz gözünün içine baktık. Ki zati o çoktan vermeye hazırmış meğer. Al kardeşim, diye uzattı Nazif’e. Birimiz bile, bir gün olsun radyoya el sürmediydi oysa.” “Hadi ya, o kadar kıymetli? “Tabii, bilmiyordun sen Nazif.” “Vay Osman gardaş. Hakkım gani gani helal olsun sana gene.” Daldı uzaklara Fahri emminin arkadaşı, sonra devam etti bu duraksamanın ardından. “Radyoyu alınca götürdüm hemen bizimkilerin yanına. Gece radyoyu kulağımıza dayardık. Sıra ile ama. Türkiye’de bizler için nasıl destek olunduğunu kulağımızla duyunca gözlerimiz dolardı.” “Ne günlerdi. İkinci harekât sonrasında galip olan bizler dünyayı bir kere daha şaşkınlığa uğratıvermedik mi? Enosis’e de pandik attıydık.” Kahvedekiler gülüştüler. Selim araya girdi gülüşmeler içinde. “Öyle diyon da Fahri emmi, ben geçen yine bilimsel bir araştırma için internete girdiydim. Gugılda gördüm. Yunanlılar sitelere bizi Türkler soykırım yaptılar yazıymış. Hemi de Kurtuluş Savaşından itibaren. Yunanlıları da soy kırmışız. Kıbrıslı Rumları da.” “Vay be. Yahu dünyada kırmadığımız millet kalmamış desenize. Aslında şu an dünya üzerinde sade bizler olması gerek bu durumda ama...” “Bu iddialara istop diyecek bir insan yok gardaşım?” “Bilmem ki Nazif. Varsa da öyle birileri bir an evvel ortaya çıksa fena olmeycek. Yoğusam asıl biz kim kırdıya gitcez bilesin.” “Sonra kuzeye nasıl geldiniz Nazif Bey amca?” dedi Kemal yine araya girerek. “Kıbrıslı Rumlar indiler güneye bizler de kuzeye yerleştik böylece. Çok evimiz, arsamız vardı güneyde. Hepsini bıraktık gendimizi getirdik bir. Sonra bize birer kağıt verdiler, orda evi olanlar kuzeyden de bu kağıtla ev sahibi oldular. Sonra Türkiye’den de gelenler oldu. Onlara kimse kağıt mağıt sormadı. Şıppadanak ev arsa sahibi oldular.” “Neye göre seçilmişti o gelenler?” “Bilmiyorum, nasıl seçtiler. Bazısı iyi insanlar Allah için, ama bazısının gözü dönüktü. Hatta akrabalarını taşıdılar. Eskiden kapımız açık otururduk, kilit nedir bilmezdik, şimdi kilit var. İşte verilen evlerle zenginleyenler de bunların bazısı oldu. İngilizler’e satıyorlar onlara verilen yerleri, deli paraya hem de. Rumlar da kuzeydeki evlerini geri istiyor. Sanki harekât sonrası yapılan 2. Cenevre Antlaşması sade kağıt parçasıymış gibi. Biz de isteyelim, güneydeki yerlerimizi? Antlaşma ne olcak o zaman, bak siz de antlaşmayı kabul etmiyorsunuz derlerse gene eski günlere dönülecek?” “Nazif, bilmen mi, o antlaşmalar işlerine geldiğinde antlaşmadır. Bir zayıflık sezsinler karşı tarafta antlaşma mantlaşma hikaye olur. Sata sata satılcek bir yer kalmeycek bir gün ama, inşallah iş işten geçmiş olmaz. Her bi yerimizi açıyoz bakalım ne olcek....” “Sizin ganceli açık mı, içersi çok soğudu burda.” “Dış kapıyı diyor. Hasan, oğlum kapı tam kapanmamış iyice çeksene şunu. İçerisi soğudu bak.” “Kar görmeyeli epey olmuştu. Ama çok soğuk yapmış.” “Gancelimiz açık değil ama gıçımız açık, bir donuyor sorma. Ayağı dışarı atmamak gerek.” Hasan kapıyı kapattı kapatmasına ama hemen ardından muhtar Kerim içeri girdi. Hasan tekrar sıkıca çekti kapıyı. “Oh oh ne güzel. Herkesler burdayken sizlere çok güzel haberlerim var ahali. Sadi Bey’den beklediğim telefon geldi.” “Yine ne poh yedin acaba?” “Araya girmeyelim emmiler. Haberimi duyunca utanırsınız ha!” “Hadi konuş, işimiz gücümüz var, seni fazla dinleyemeycez.” Muhtar, Fahri emmiye baktı tepeden bir şekilde, sonra başladı. “Epeydir Sadi Bey önemli bir iş üstündeydi. Bu meşakkatli iş takibi sonunda nihayet Karasulak’ın yüzünü güldürecek bir olay oldu. Ne oldu diye meraktasınız tabii, hiç sözü uzatmayım. Bahçelere talip çıktı ahali!” “Nasıl?” dedi köylüler şaşkınlıkla. “Devlet kuşu kondu başımıza diyom ahali!” “Nereye talip çıktı?” “Yahu sizin soğuktan beyninizde mi dondu! Bahçelerde artık verim yok, göçtükçe göçüyoz demez misiniz. Kredileri bile ödeyemeyiz, bir alan olsa da satsak!” “Deriz,” dedi köylüler yine yüksek sesle hep bir ağızdan. “E o zaman ne diye soru soruyonuz? Sadi Bey alıcı bulmuş diyom. Hemi de güzel rakamlar verecekmiş. Köylümün arazisini ben üç kuruşa yedirmem dedi.” “Başka ne dedi?” diye sordu Fahri emmi. “Herkese çok selam etti, hayrını görsünler inşallah dedi.” “Duydunuz mu millet. Bizim bahçelere talip çıkmış. Demek satılcek toprağımız varmış da bizim dışımızda herkes bilmekteymiş.” “Kendi adına konuş Fahri emmi, belki diğerlerinin diyeceği var.” “Var mı? Yoksa ben konuşmaya devam etcem.” “Devam et,” dedi köylüler de muhtar Kerim’i şok eden bir birliktelikle. “Biz arada konuşuveririz. Sen bunları ciddiye mi aldıydın Kerim! Toprağı satsak diye az konuşmadık. Ama niyetimiz bu olduğundan mı? Çok sevdiğimiz bir şeye serzeniş ederiz. Ancak satmak içimize düşmez hiç! Bunu anlamadın mı? Şimci git o Sadi beyciğine de ki, köylülerin hiç biri bahçesini satmeycek. Dünyanın parasını elimize sayıverseler de toprak ayağımızın altında olduğu sürece tek karışını vermeyiz. Öyle mi ahali!” “Öyle,” dedi diğerleri de. Muhtar Kerim allandı morlandı, arkasına bakmadan kapıdan sıvıştı. Fahri emmi de gurur duydu köylüsüyle, göz ucuyla onları süzdü Adam oluyorlar yahu, adam oluyorlar, diye iç geçirdi.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||