Fehamet Yalçınkaya - Yaşam çeşitlemeleri
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
“Na’vi”ler Türk mü?
KAYA ATABERK
Gazeteci katili Ağca’yı kahraman yapan gazeteciler!
ÖZGÜR ERDEM
Can Dündar’dan
terörist propagandası
YUNUS YILMAZ
CIA tetikçisi Ağca ve Amerikan kontrgerillası
ALİ ÖZSOY
AKP’ye ve Tayyip’e
kardeş geliyor:
ABD’nin Sarıgül’ü
TUĞRUL ÇELİK
Luther, Reform’u
Türklere karşı mı yaptı?
OKAN İŞBECER
CHP’den gerdek açılımı!
TUĞRUL ÇELİK
Deprem mi daha öldürücü yoksa kapitalizm mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
2010 Görünümü
 
TÜRKKAYA ATAÖV
1933 sonrasında Almanya
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk etnojenezi
ve mezhepler (1)
İLYAS SALMAN
Sevdiklerim
ERGİN KONUKSEVER
İran-Irak Savaşı - 2
EYKAN CAN
Vekâleten tedrisat
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (17) - (18)
FEHAMET YALÇINKAYA
Yaşam çeşitlemeleri
 
 
 

Fehamet Yalçınkaya
Yaşam çeşitlemeleri

Son olarak İtalo Calvino’nun “Klâsikleri Niçin Okumalı” adlı kitabını okudum. Bu kitap beni yeniden “yaşam nedir?, nasıl yaşamalı?” konularını düşünmeye yöneltti.

Cumhuriyet Gazetesi’nin saygın yazarlarından rahmetle andığım büyük hoca Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bir yazısında “cabadan değil, cabanın cabasının yaşıyorum.” demişti. Ben de seksen yaşı geçmiş bir doktor olarak yaşam yolculuğunun sonuna gelmiş olmam nedeniyle Antik Yunan’dan beri, yani yüzyıllar boyunca filozoflar, yazarlar, sanatçılar tarafından yazılmış, tartışılmış, yorumlanmış olan bu konular üzerinde bir kez daha geriye dönüş yaptım.

Nâzım Hikmet’in dediği gibi üç türlü yaşamak vardır. Birincisi çoğunluğun yaşadığı gibi yaşamak yani bilinçsizce, farkına varmadan yaşamak. Buna “kuru kalabalık” da diyebiliriz. İkincisi, koşullar ne olursa olsun, fark ederek yaşamak. Üçüncüsü, insanlığa kendini adayarak yaşamak. Laboratuarında bilimsel bir araştırma yaparken ilk deneyi kendi üzerinde yapan bilimadamlarının sayısı pek de az değildir. Bu adanmışlar bilim şehidi sayılabilir. Keza son yıllarda teröre karşı verdiğimiz şehitler de vatana adanmışlardır. Burada büyük kurtarıcı Atatürk’ün şu sözü anımsanmaz mı:

“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.”

Bir de bilinçsiz, amaçsız ve boş yaşayanlar vardır. Geçen gün televizyon kanallarını dolaşırken bir paparazzi programına rastladım. Bikinili bir hanım Bodrum plajlarından mikrofona avaz avaz “hayat çok kısa, eğlenmek lâzım” diye bağırıyor ve şakır şakır oynuyordu. Onun için yaşam göbek atmaktan ibaretti. Amaçsız bir yaşam avarelikten başka bir şey değildir.

“Vanya Dayı” adlı yapıtında A. Çehof “Doğa hepimizi, bütün canlıları ölüme mahkûm ettiğine göre nasıl yaşamak gerekir?” sorusunu sormuştu.

İspanyol şairi Jesus Munarriz de yaşlıları mahkûma benzetir ve “Mahkûm” adlı şiirini;

Mahkûmlar yalnızca
Zindanda bulunmaz
Şu parkta güneşlenen
İhtiyar için de
Ölüm koridorudur oturduğu sıra.

dizeleriyle bitirmişti. Yaşlılık, yaşamın son ve en sorunlu evresidir. Bir kere iş yaşamından uzaklaşılmıştır. İkincisi, her zevkten yoksun kalınmıştır. Üçüncüsü, sağlık problemleri, fizik güçsüzlük eklenmiştir. Dördüncüsü, ölüme yaklaşılmıştır.

Ölüm yüzyıllar boyunca o kadar çok işlenmiştir ki; Seneca’nın önerisine uyup doğduğumuz andan itibaren ölüme götürüldüğümüzün bilincine varmışsak bunu soğukkanlılıkla karşılamamız gerekir. Epeyce evvel yazarımız İlhan Selçuk bir fıkrasında “Son an geldiğinde gülümsemeye çalışacağım.” diye yazmıştı.

Ölüm üzerine en makul yorum Cicero’dan gelmişti:

“Ölüm ruhu tamamıyla yok ediyorsa üzerinde durmaya değmez. Yok onu sonsuz bir ömür yaşayacağı bir yere götürüyorsa o zaman istenilmesi gereken bir şeydir.”

Yüzyıllar sonra J. P. Sartre da aynı fikri başka bir anlatımla gündeme getirmişti.

Herakleitos’a göre de:

“Doğmuş olan her şey, aynı zamanda ölmekte olan bir şeydir.”

O halde ölümü yaşamın bir parçası olarak kabûl edip yaşama sanatını başarmamız gerekir. Hele onurlu bir yaşam sürmüşsek bu, tamamlanmış bir yaşamdır.

Aristo, “Atlar at olarak doğar, insanlar insan olarak doğmaz, insan olunur.” diyor.

İnsan doğduğu zaman insan olmadığına göre, bu hiçlikten kurtulmanın yolu eğitimden geçer. Halk şairimiz Âşık Veysel “İnsan olmak için okumak gerek” diyor. Sıradanlıktan kurtulup özellikler taşıyan kişilikli biri olmak için okumak gerek.

Ulu Atatürk’ün manevî mirası da bilim ve akıl değil mi?

Yaşamı iyi kullanmanın yolu aklı kullanmaktan geçer. Epiktetos gibi Antik dönemin bütün filozofları bilgi ve aklı öne çıkarmışlardır.

Seneca’ya göre de kitapsız yaşamak sanattır, kör ve dilsiz yaşamaktır.

J. L. Borges’in bir kitaplığı cennete benzettiğini okumuştum şu dizelerde:

“Ve cenneti düşledim
Bir kitaplık içinde.”

J. P. Sartre da kitaplığı bir tapınak olarak görmektedir.

Lübnanlı şair Halil Cibran’a göre yaşam güzel bir şarkıdır; bazıları sadece tek nota çıkarabilirken diğerleri bir ezgi çalabilir.

O halde insanlık değerlerinin başında bilgi, kültür geliyor. Ulu Atatürk de “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demiyor mu?

İnsan olmanın ilk koşulu eğitilmiş olmaktır. Yaşadığımız şu dünyayı algılamak, doğayı toplumu ve insanı yorumlamak için eğitime gereknimiz var.

Ben yaşlılığın en zor yanının yalnızlaşmak olduğunu düşünüyorum hele uzun yaşanmışsa insan bütün sevdiklerini kaybediyor. Yani yaşlılık gittikçe artan bir yalnızlıktır.

Ben sevginin en büyük itici güç olduğuna inanıyorum. Sevgi insanı çoğaltır. Sevgisizlik ise yalnızlaştırır. Sevdiğin kişiler kalmayınca yalnızlık çilesini yaşıyorsun. Şair de

Gittikçe artıyor yalnızlığımız
Yalnızlık dediğin hayatta başlar,
Kabir boyunca devam etmek için.

demiyor mu?

Yalnızlığın en katlanılmaz yanı sonbahar yaprakları gibi dökülen bu yakınların kayıpları. Şairler her kaybedilenden sonraki yalnızlaşmayı ne güzel anlatmışlardır.

Bugün insanlar video ve bilgisayar oyunları üzerine kurulu renksiz ve duygusuz bir yaşam çizgisinde bocalamaktadır. Hattâ yalnız duygusuzluk çizgisinde kalmayıp gençler daha da ileri giderek cinayetlere bulaşıyorlar. Son aylarda ana-baba katillerinin artması üzerine psikiyatrlar medyada yorumlara girdiler.

Bilim ve teknolojide büyük mesafeler alındığı halde insancıl çizgide korkunç bir gerileme gözlemlenmekte. Bugün bilgisayar çağına girdik. Teknoloji, bizi insandan ve insan değerlerinden uzaklaştırmakta. Teknolojinin getirdiği olanaklar hiçbir zaman kitabın yerini alamaz.

Filozoflar yalnızlığa dayanmanın yollarını da göstermişlerdir.

Pascal “Bütün yıkımların nedeni odanızda yalnız kalmayı bilmememizden kaynaklanıyor” diyor.

La Bruyere, yalnız olamamanın “büyük bir mutsuzluk” olduğundan sözediyor.

Charles Baudelaire, “Paris Sıkıntısı” adlı yapıtında “Yalnızlığını doldurmayı bilmeyen, arı kovanı gibi işleyen bir kalabalıkta yalnız olmayı da bilmez.” diyor.

Ataol Behramoğlu, 26 Temmuz 2008 günlü Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazısında bir Çin masalından söz ediyor:

Zehirli yağmur sularından içerek deliren kimseler bilerek ya da tesadüfen bu sulardan içmeyip akıllı kalan birkaç kişiyi alaya alırlar. Sonuçta bu birkaç kişi de, yalnızlık pahasına akıllı kalmaktansa delirip topluluğa katılmayı yeğlerler.

Bu masalda yalnızlık, delirmekten de kötü gösterilmekte.

Bu yazıyı okuduktan sonra uzun uzun düşündüm ve masaldan çıkan yargıya en güzel yanıtın Montaigne’den geldiğine karar verdim. Montaigne denemelerinde üç alışverişten söz eder. Bunlardan ikisi rastlantılara ve başkalarına bağlıdır. Dostluk ve aşk gibi. Dostluk aramakla bulunmaz ve yaşam boyu birkaçı geçmez. Aşk yaşlandıkça solar gider. Üçüncü alışveriş ise kitaplarla kurulan ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. “İnsan yaşamı” denen bu yolculukta en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun insanlara acınır.

Dünya çapında yapılan bir anket, dünya da XX. yüzyılın en büyük lideri olarak Atatürk’ün 31 puanla birinci seçildiğini gösterdi. O büyük kurtarıcı, başarılı komutan ve devrimci kişinin bile birçok atılımlarda yalnızlık çektiğini bugün kitaplar yazıyor. Bu yalnızlığı kendine güven, eylem ve binlerce kitap okuyan bir entelektüel olması sayesinde çözümlediği anlaşılıyor.

O halde yaşamın son döneminde yalnızlıktan kurtulmanın yolu üçüncü alışveriş olan kitaplarla ilişkiye girmek ve eylem içinde olmaktır.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Yalçınkaya ; Gerçek ten insana dair o kadar güzel şeyleri aktarmışsınızki bende bu aktarımlarınıza  bir yankı vermek istedim.
  "Atlar at olarak doğar, insanlar insan olarak doğmaz, insan olunur.”    tümüyle haklı bir söz. Bu gün Aristo dan da günümüze epey şey değişip gelişti. Şimdilerde insan olabildiysek eğer  birde daha sonra insan olarak kalabilmek epey zor zenaat...
Doğup  yaşama başlamış olan her şeyin aslında ölmeye de aynı zamanda başladığını biliyor isek ,  yalnız  olmanın acısına  katlanmanın ,  delirten yağmur sularından içmekten erdemli ve üstün olduğunu da biliriz.
Sonsuz bir ömrü olacak şeylerimiz de ancak  işte bu erdemli ve insan tarafımızla yaptıklarımız ürettiklerimiz olabilir.
İşte bunlar ölümü bizim için mahkumiyet değil gülümseme ile karşılanabilecek bir şey yapabilir.

Saygılarımla  Selamlar.

Tevfik Kaymaz, Kocaeli
28 Ocak 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40