![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Geçen hafta Üçüncü Çukurova Kitap Fuarı’nda Adana’da kitapseverleri, kitap sevicileri, alıp okuyanları ve okumayı yaşamından silen ama vitrinde görünsün kabilinden kitap alanlardan söz edip fuarı gezen insan gruplarının karakterini tahlil etmeye çalışmıştım. Şu bilinsin ki ben ruhbilimci değilim. Ama aktörlük biraz da gözüne bakıp insanı tanımayı gerektirir. Bu yazıda fuar etkinliğinden sadece bir cümleyle söz edeceğim. Fuar süresince kitaplarımı imzaladığım İleri (TÜRKSOLU) standına gelenlerin bakışlarını izledim ve papatya falı açmaya başladım. Seviyor sevmiyor, nefret ediyor, bağrına basacak kadar seviyor. Bu arada benim hakkımda bir türlü karar veremeyen (kararsız seçmenler gibi)ler için de gelip dayandığım dikenli telden daha beter acı veren sınırda, ben kimleri seviyorum ya da sevmiyorum gibi bir ikircimli soru takıldı kafama. Bunun yanıtını vermek çok kolay gibi gözükse de halka karşı bu iki zıt sözcüğün seçimde bir sanatçı olarak çok zorlandığımı söylemeliyim. Öyle ya bu yazıyı okuyacak olan TÜRKSOLU okurlarının da bildiği gibi ya da bana telkinde bulundukları gibi herkesi engin bir sanatçı gönlüyle sevmeli miyim? Çünkü birçok sanatçı zerzevatın sık sık yinelediği bir laf var. “Ey halk beni siz yarattınız, sizi çok seviyorum” demeyeceğim. Bu sanatçı bozuntularının halkın sırtından kazandıkları dünyalıkla yaşadıkları lüksün karşılığı olan popülist bir ikiyüzlülüktür. Ben TÜRKSOLU’ndaki yazılarımdan birinde “Halk tarafından yaratılmadım ki halk yağcılığı yapayım. Ben ve halk birbirimizi oluşturuyoruz. Ve ayrılamayız. Biri olmadan diğeri olmaz diyecek kadar ayrılmaz iki olguyuz.” demiştim. Neyse gelelim sevdiklerime ve sevmediklerime. Tabii sevmek ya da sevmemek diye iki farklı basamak var. Uğruna ölecek kadar sevdiğim gibi bir an önce dünyamızı terk etmesini isteyecek kadar nefret ettiğim uç katmanlar da var. Bir kere sol Marksist siyasi anlayışı kendime rehber edinmişim. Bu anlamda samimi olarak bizim baktığımız pencereden dünyaya bakanları canımı verecek kadar severim. İkincisi çalışan ve emeğinin karşılığını aldığıyla yaşamını sürdüren bütün dünyanın emekçilerini severim. Bu konuda bir parantez açmak zorundayım. Kutsal emeğini çanak yalayıcılığına kurban edip kanını iliğini sömüren patronun yanında yer alıp emeğine hakaret eden sözde emekçilerden nefret etmem ama sevmem de. Hani garibin oğlu Orhan Veli diyor ki: İşçi kadınları severim Ben bohem küçük burjuva Orhan Veli gibi düşünmüyorum. Bu arada şunu söylemeden geçemeyeceğim. Orhan Veli severek okuduğum ender şairlerden biridir. Ben cinsiyet gözetmeksizin, yakışıklılıklarına, güzelliklerine bakmadan dünyamızı emekleriyle süsleyen tüm devrimci emekçileri severim. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi meslekten, hangi sınıftan, hangi cinsiyetten, hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun daha aydınlık daha demokratik bir dünyada yaşamak için hainlerin ivasına uymayıp bayraklarını elden düşürmeden greve ve direnişe devam eden emekçileri severim. Cinsiyetinin hakimiyeti için değil eşit bireyler olarak yaşamak için erkek milletinin savaş ve sömürü dünyasına karşı direnen eşitlikçi kadınları da severim. Asıl görevi okuyup öğrenmek olan ama düzenin zulmüne karşı analarının babalarının yanında devrimci dönüşümü de içselleştirerek sömürü düzeninin yıkılması için mücadele veren aydın gençliği de severim. Hangi ülkede hangi dinde hangi renkte olursa olsun farklılığı zenginlik olarak gören aydın beyinli bütün dünyalıları sevirim. Hiçbir çıkar gözetmeksizin, amacı cennette hurilerle gılmanlarla çiftleşmek olmayan samimi inanç sahibi dindarları da severim. Ama var olan, üretilen, bilincimizle tek şüphe taşımadan varlığına inandığımız insan ve doğaya inanan insanları daha çok severim. Başında güzel olan her şey olmak kaydıyla yaşamı süsleyen her olguya aşık olan, aşka sınır koymayan gerçek aşıkları günahla yargılamayan, açıkçası aşka aşık olan bütün insanları severim. Politikayı paraya ve şöhrete kurban etmeyen politikacıları severim. (POLİTİKA çok yüzlülük demektir.) Çok yüzlü olmayan politikacıları severim. Çağdaş yaşamın zorunlu ihtiyaçları olan gökdelenleri, apartmanları, otomobilleri, televizyonları şov olsun diye intiharı odak noktasına yerleştirmeyen açıkçası çevreciliği soytarılığa dönüştürmeyen çevrecileri severim. Şimdi diyeceksiniz ki üç aşağı beş yukarı sevdiklerinin çoğunu yazdın. Ya sevmediklerin? Gerçi orta zekalı biri için sevdiklerimi saydıktan sonra sevmediklerimin kimler olduğunu anlamak zor bir iş değil. Ama kahrolasıca vahşi rekabetçi kapitalizm cehaletten beslendiği için birçok okuyucumuz sevmediklerimi de soracaktır. Çünkü bir yazar adayı olarak sokakta “Son yazındaki şu cümleyi anlamadım” gibilerden o kadar çok soruyla karşılaşıyorum ki, sevmediklerimi de yazmak zorundayım. Ama bu hafta bu kadar. Sevmediklerimi çok net bir şekilde ayrıntısına kadar yazacağım. Yaşasın bütün sevdiklerdim.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||