![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tuğrul Çelik
Yaklaşık on milyonluk nüfusuyla, dünyanın en yoksul ülkeleri arısında yer alan bu ada ülkesinin, yaşadığı büyük sarsıntıdan sonra yerle bir oluşu... Şu ana kadar bilinen rakamla 75 bin kişinin ölümü... Evlerin % 70’inin yaşanamaz hale gelişi... Depremden sonra daha da ortaya çıkan açlık ve bunun getirdiği toplumsal bir kırılma: İsyan ve yağma... Bugün hâlâ yaşayan olur umuduyla çalışmalar sürdürülüyor ama büyük ihtimal bu yazı okunduğu sıralarda artık o ümit de sönmüş olacak. Ama Haiti hep böyle değildi... Bundan 500 yıl önce adı Hispaniola’ydı.
Katil Kolomb 1492’de yanında getirdiği katil sürüsünü Hispaniola’da barındırmış, pisliğini oradan diğer ülkelere saçmıştı. Bunun için ilk önce Hispaniola’nın yok edilmesi gerekiyordu. Öyle de oldu... O günlerin canlı bir tanığı ne not düşmüş bakalım: “Ben 1508’de vardığımda bu ada üzerinde 60 bin insan yaşıyordu. Ne var ki 1494’ten 1508’e kadar 3 milyon insan savaş, kölelik ve madenlerden dolayı yok olmuştu. Gelecek nesillerde buna kim inanacak?” İspanyol Katolik Rahip Bartolome de Las Casas “Kızılderili Katliamı” kitabında böyle yazıyor. Buna kim mi inanacak? O gün temelleri atılan kapitalizmin gelecekteki temsilcileri... Yoksa Batılı Beyaz Adamın ırkçılığı bügünlere kadar nasıl gelebilirdi? Depremden hiçbir Kanadalının zarar görmediğini öğrenen Kanadalı kurtarma ekibi, Haiti’yi herkesin gözleri önünde terk edebiliyorsa başka söze ne hacet? Derken İspanyollar yerini 17. ve 18. yüzyıllarda Fransızlara bıraktı. Hispaniola artık Fransızlarındı. Adı Saint Domingue oldu. Avrupa’nın şeker ve kahve ihtiyacının neredeyse yarısını tek başına karşıladı Saint Domingue. Sömürgecilik Güney Amerika’dan Kara Afrika’ya kayınca Saint Domingue bu kez yaklaşık 800 bin siyah köleye ev sahipliği yaptı. Adı değişse de kaderi Hispaniola gibiydi. Yine sömürgeciliğin merkezindedir, en çok yıkımı yine o yaşadı. Derken ülkenin makus talihi değişti... Daha güneyde Simon Bolivar İspanyollara karşı dövüşürken, Saint Domingue’deki isyanın liderliği Jean Jacques Dessalines üstlendi. Dessalines önderliğindeki yerli ordusu Fransız sömürgecileri topraklarından defetti. Napoleon Bonapart’ın ordusu geri çekilirken, sömürge Saint Domingue de yerini Haiti’ye bırakıyordu. Tarihler 1804’tü ve ABD’den hemen sonra ikinci bir ülke daha bağımsızlığına kuvuşuyordu. Jacques’in hazırladığı anayasaya göre herkes “Haitili Siyah” olarak tanımlandı. Aynı dönem Haiti’yi “Beyazdan arındırma” hareketi devam ettirildi. Beyazlara Haiti’de mülk edinme hakkı yasaklandı. İşte bağımsızlığından 200 yıl sonra yaşanan depremi, 200 yıl öncesine bağlayan Kolomb’un bugünkü torunlarından Pat Robertson adlı ABD’li Evangelist şöyle diyor: “Yıllar önce Haiti’de önemli şeyler oldu. Bakıyorum bugün kimse bunları konuşmak istemiyor. Haitililer Fransızların egemenliği altındaydı. Tuttular şeytanla ittifak kurdular. ‘Eğer bizi Fransızlardan kurtarırsan sana hizmet etmeye hazırız’ dediler. Gerçek bir hikâye bu... Ve Şeytan onlara ‘Tamam anlaştık’ dedi. O gün bugündür Haitililer bir felaketten diğerine sürüklenerek Tanrı’ya karşı şeytanla yaptıkları lanetli anlaşmanın bedelini ödüyor...” Zaten Kolomb da Hispaniola için “Şeytanın uçsuz bucaksız imparatorluğu” dememiş miydi? Peki o günden bugünkü depreme kadar Haiti’de neler yaşandı? 1915-1934 arası ABD Haiti’yi açıkça işgal etti. Ardından siyah milliyetçiliği François Duvalier’le adını duyurdu ve Haiti’de ABD ambargosuna karşı direndi. Ama işgal bugün de sürüyor... ABD, depremin yıktığı Haiti’ye Kolomb’dan 500 yıl sonra bir kez daha ayak basıyor. Göçük altında kalanlara, çıkan çatışma ve yaşanan yağmalama olaylarında öldürülenlere, evsiz ve yiyeceksiz kalan Haitililere eli silahlı 3500 ABD askeri ne verebilir ki, yeni bir işgalden başka? Bunun için Chavez haykırıyor, “Bu düpedüz işgaldir!” diye. “Denizciler savaşa gider gibi silahlı. Şu anda (Haiti’de) ihtiyaç duyulan şey silahlar değil ki. ABD’nin doktor, ilaç, yakıt, sahra hastanesi göndermesi gerek. Gizlice Haiti’yi işgal ediyorlar... En önemlisi, o askerleri sokaklarda görmüyorsunuz. Ne yapıyorlar? Ceset mi topluyorlar? Yaralılarla mı ilgileniyorlar? Neredeler?” Haiti gerçekten de tam bir enkaz yığını halinde... Devletin beton ideolojik aygıtlarının neredeyse hepsi yerle bir... Buna Beyaz Saray’a tıpatıp benzetilerek inşa edilen Devlet Başkanlığı Binası da dahil. ABD’ye bağlanma görüşlerinin yükses sesle dile getirildiği Haiti’de, ABD ablukası altında ve gözle görülür bir yoksulluk içinde yaşamaya çalışan Haitililer depremden sonra dünyanın odağı oldu. ABD, deprem sonrası yardım adı altında tepeden tırnağa silahlı 3500 askerini Haiti’ye gönderirken, başta Küba olmak üzere solcu ve komşu Latin Amerika ülkeleri Haiti’yi tepeden tırnağa ekipmanla donanımlı doktor ordusu gönderiyor. Uluslararası raporlarda üzerleri bilinçli olarak çizilen Küba, bunu ilk kez de yapmıyor. ABD’yi vuran kasırga felaketinden sonra Fidel, havaalanına topladığı ve her an harekete hazır doktor ordusunun ABD istediği anda göndereceğini belirtmişti. Kapitalizm, göçük altında hiç Beyaz olmadığını öğrenir öğrenmez pılını pırtısını toplayıp Haiti’yi terk ederken, Küba, Che’yi vuran askerin bile göz ameliyatını başarıyla gerçekleştiriyordu. İşte kapitalizmle sosyalizmin Haiti’deki sınavının sonucu... Hispaniola’dan depremin yıktığı Haiti Cumhuriyeti’ne... Sahi hangisi Haiti’ye daha fazla yararlı olmuş? Geçmişte “Şeytanla yaptığı anlaşma” ile Fransız sömürgecileri ülkesinden defetmesi mi? Siyah milliyetçiliğini ABD’ye karşı yükseltmesi mi? Yoksa; bugün yerle bir olan Beyaz Saray’dan kopya Başkanlık Binası’nın simgelediği ABD kontrolündeki yönetimi mi? Hangisi daha öldürücü? 7 şiddetindeki deprem mi? Yoksa kapitalizm mi? AKP-Ermeni ortak kafes planı
Türkiye ile Ermenistan arasındaki dostluk ve diplomatik ilişkilerin düzenlenip geliştirilmesi gibi amaçlarla süslenen protokoller, AKP’nin Kürt açılımıyla aynı anda oldu bittiye getirilmişti. İmzalanan protokollerin en çok öne sürülen ve üzerinde tartışılan maddeleri şüphesiz ki sınırların açılmasıydı. İmzalanan protokoller AKP tarafından büyük diplomatik başarı olarak nitelense de, sınırların kim tarafından ve niçin kapatıldığının üzerinden işbirlikçiliğin getirdiği bir ustalıkla atlanmıştı. Sınırı Türkiye kapatmıştı ve nedeni Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgaliydi. Ermenistan Anayasa Mahkemesi onayladığı protokollerle ilgili gerekçeli kararını da geçtiğimiz hafta açıkladı. Sınırların açılması, karşılıklı diplomatik ilişkilerin geliştirilmesiyle ilgili maddeleri gerekçeli kararında da onayladığını belirten Mahkeme, sıra Ermenistan-Türkiye sınırı ve sözde soykırım meselesine gelince gerekçeli kararında ön koşullar ve kısıtlayıcı hükümler getirdi. Mahkeme, protokollerde geçen şekliyle ifadelerin “Ermeni soykırımı”nı tartışmaya açacak şekilde olduğunu iddia etti. Yani mahkemeye göre soykırım gerçektir ve tartışılamaz bile. Sınırlarla ilgili olarak da 1921 Kars Anlaşması ile belirlenen sınırların uluslararası hukukta geçerliliği olan anlaşmalarca belirleneceği maddesini desteklemediğini belirtti. Mahkeme, Dağlık Karabağ’daki Ermeni işgali ile ilgili olarak durumun sadece Türkiye ve Ermenistan’a değil, Azerbaycan’ın da dahil olduğu üç ülkenin birbiriyle ilişkisine bağlı olduğunu belirtti. Zaten bugün de Ermenistan mevcut sınırları kabul etmiyor. Ağrı Dağı’nı kendi sınırları içinde göstermeye devam ediyor. AKP’nin karara karşı yaptığı sözde çıkışının ne kadar önemsiz olduğu Ermenistan tarafının “iç işlerimize karışmayın” tarzında açıklamasıyla ortaya çıktı. Ermenistan, yüksek mahkemenin kısıtlamalar getirdiği sınırlar ve soykırım meselelerinde Türk Dışişleri’nin sözde tepkisine de “Anayasamızda var, komik olmayın” diyerek cevap verdi. Aslına baktığımız zaman Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin Ermenistan Anayasası’na uygun olarak davrandığı ortaya çıkıyor. AKP de başından beri Türkiye’yi Anayasasında bile sınırlarını tanımayan bir ülke ile diplomatik anlaşma yapmaya zorluyor. Tayyip, mahkeme kararının ardından protokollere operasyon yapıldığını ileri sürüp tepki gösteriyor görünmeye çalışsa da, esas operasyonun AKP tarafından Türkiye’ye ve Türklere yapıldığı ortada. AKP, Türkiye’yi Ermenistan’la ortak yaptıkları bir operasyonla kafese koyuyor! Orams Davası’nı Rumlar kazandı
Dava şu şekilde gelişmişti: 2002’de İngiliz David-Linda Orams çifti KKTC sınırları içinde, Girne’nin Lapta bölgesinde satın aldıkları arsaya iki katlı bir villa yaptırmışlar. 2004’te Rumların AB’ye girmeleriyle birlikte villanın yapıldığı arsanın 1974 öncesi kendisine ait olduğunu belirten Rum Meletis Apostolides Lefkoşe Rum Mahkemesi’ne mülkiyet davası açtı. Rum Mahkemesi verdiği kararda Orams çiftinin villayı yıkmalarını ve arsayı Apostolides’e iade etmelerini istedi. Aynı yıl dava İngiltere’de de açıldı. İngiltere’deki mahkeme, Rum mahkemelerinin kendileri üzerindeki bağlayıcılık koşullarını Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’na (ATAD) sordu. ATAD’ın kararı, AB üyesi Rumların, adanın tümünde egemen olup, KKTC ile ilgili olarak da sadece mülkiyet, ekonomik ve sosyal konularda değil, tüm konularda karar alabileceği ve tüm AB üyelerinin de buna uymak zorunda oldukları yönünde oldu. İngiliz mahkemesi de buna dayanarak Orams’ları mahkum etti. Orams Davası’nın açtığı yol, kısa zaman sonra Rum tarafının davayı politikleştirmesiyle, art arda açılacak benzer davalarla ilerleyecek gibi duruyor. Zaten konuyla ilgili olarak 2006 yılında Rum mahkemeleri eski Rum mülkü kullanmaya 5 yıl hapis cezası getirmişti. KKTC’deki Türk bayrağından duydukları rahatsızlığı her fırsatta dile getiren Rumlar, Orams Davası’nı da KKTC karşıtı bir kampanyaya dönüştürmek isteyeceklerdir. Dava sonucunun KKTC’deki yatırımları durduracağı, ekonominin önemli sektörlerinden inşaat sektöründe krize neden olabileceği yorumları yapılıyor. Lenin mozolede kalacak
Özellikle geçen yıl Lenin’in 85. ölüm yıldönümünde konuyla ilgili büyük bir tartışma yaşanmış. Rusya Toplumsal Araştırmalar Merkezi adındaki kuruluş tarafından yapıldığı ileri sürülen ve Rus halkının büyük çoğunluğunun Lenin’in mozolesinden alınıp gömülmesini istediğini belirten bildirilere, Rusya Komünist Partisi sert yanıt vermişti. RKP Genel Sekreteri Genadi Zuganov Rus halkının böyle bir düşüncesinin olmadığını belirttiği açıklamasını Ekim Devrimi’ne dayandırmıştı. “Lenin’in naaşının Kızıl Meydan’da bulunan mozoleye yerleştirilmesi kararı SSCB’nin en yüksek karar organı olan Sovyetler Kongresi tarafından alınmıştır. Bu karar, babalarımız, dedelerimiz ve büyük büyük dedelerimiz tarafından alınmakla beraber, hem politik hem de ahlaki açıdan kimse tarafından tartışılamaz.” Bu yılki tartışmalarda Rus yönetimi böyle bir şeyin şimdilik söz konusu olmadığını belirtmiş. Rusya İdari İşler Merkezi’nce yapılan açıklamada, Lenin’in mozolesinden alınıp gömülmesi gibi bir planlarının olmadığı belirtilirken, bunun hiçbir zaman olmayacağına yönelik bir görüşün olmadığı da özellikle belirtilmiş. Rus İdari İşleri yetkilileri, zamanı geldiğinde bu konunun kendiliğinden gündeme geleceğini belirtirlerken, Rusya Komünist Partisi böyle bir adımın Sovyet tarihinin yok edilmesine yönelik bir uygulama olacağını belirtiyor. Boris Yeltsin, Lenin’in mozolesinden alınıp gömülmesini istemiş ama komünistlerin tepkisinden dolayı geri adım atmıştı. 2001 yılında ise Putin, Lenin’in gömülmesine, ülkede iç karışıklığa neden olabileceği için karşı olduğunu söylemişti. Lenin’in mozolesi halk tarafından bugün bile sürekli ziyaret ediliyor.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||