![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tuğrul Çelik
“Aydınlanma” ve Luther İlk Batılı Amerika’ya ayak bastığında bu “Şeytanın uçsuz bucaksız imparatorluğu”nda kendisinden çok farklı bir yaşam sürülmekteydi. Beyaz adama göre burasının tek başına dinsel ve medeni anlamda kurtuluşa ermesi imkansızdı. Modern dünya bugün bu faaliyeti coğrafi keşifler, Kolomb’u da büyük kaşif olarak selamlasa da; gerçekte yaşanan sömürgecilik, Kolomb ise en adisinden bir katildi! Denizin öte yanından gelip yeni dünyaya adeta çullanan Rönesans “Aydınlığı”nın dişleri çürük ve ağızları leş gibi kokan temsilcileri yerlilere barutun yanı sıra “çiçek”le gelen ölüm sunuyorlardı. O yılların çiçek virüsü, daha sonra günümüzün en öldürücü virüsü olan kapitalizm adını aldı. Batı karanlığının Latin Amerika üzerine ışımaya başladığı yıllarda, 1517’de, Almanya’nın Wittenburg Kilisesi’nin kapısına “Aydınlanma”nın bir başka temsilcisi Martin Luther, Papa’ya ve kiliseye başkaldırı metni olan “95 maddelik tez”ini asıyordu. Luther’in Katolik kilisesinin uygulamalarını hedef aldığı tezlerinin temelinde dinde Reform düşüncesi yatmaktaydı. Dönemin Avrupası özellikle İstanbul’un fethiyle yaşadığı şoku üzerinden atamamış, Türklerin Avrupa’nın içlerine doğru ilerleyişleri durumu daha da kötüleştirmişti. Luther’in başlattığı dinde Reform hareketi, Luther-Papa çatışmasının temeli olsa da, ikisini bir araya getiren ortak düşman aynıydı: Türkler. Teologların tüm çalışmaları çağın “deccal”i adını verdikleri Türkler üzerine yapılıyor, yine dinsel metinlerden alıntılarla Yecüc-Mecüc, Türkler ve Türklerin egemen oldukları coğrafya anlamında yorumlanıyordu. Papa II. Pius, “Geçmişte biz (...) yabancı ülkelerde yenilgi alırdık. Şimdi ise bizi Avrupa’da, kendi vatanımızda, kendi evimizde vuruyorlar.” diyerek Avrupa’da yaşanan durumu ortaya koyarken, ileride değişecek olan dengelerin habercisi oluyordu. Temel sloganı “Türkleri Avrupa’dan atmak” olan Papa liderliğindeki Haçlı ordularının başarısız olmaları Katolik kilisesinin ve Papa’nın konumunu tehdit ediyor, Luther de bu fırsattan yararlanmasını biliyordu. En az Papa kadar Türk düşmanı olan Luther, Türkleri günahkar Hıristiyanlara Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olarak nitelendiriyor ve halkı kendilerini Türklerden koruması için Tanrı’ya dua etmeye çağırıyordu. Türk karşıtlığı ve Luther’in Reform hareketi doğrudan ilişkiliydi ve Reform’un temel sloganı “Türkler geliyor!” olmuştu. Reform‘un temel sloganı: “Türkler geliyor!” Viyana’ya kadar gelen Türklerin giderek Almanya’ya yaklaşmaları, Luther’i de çok etkilemiş, onun tarafından Türklere karşı okunacak “Türk duaları” ve kiliselerde verilecek “Türk vaazları” yazılmıştı. İlerleyen süreçte Türk duaları ve vaazlar, yeni bir edebi tür de olmuştur. Duaların içeriği de Luther’in Türk düşmanlığının izlerini açıkça taşımaktadır: “Her şeye kadir Tanrı Baba. Biz Şeytan’a, Papa ve Türklere karşı hiç günah işlemedik. Bu nedenle onların bizi cezalandırmaları için ne hakları ne de güçleri vardır. Ama sen onları öfkenin değneği olarak bizlere karşı eğer istersen kullanabilirsin...” “Tanrım yardımcı ol bize sözlerinle. Papa’nın ve Türkler’in cinayetini engelle. Senin oğlun olan İsa’yı, Senin tahtından indirmek isterler.” Türk ve düşman kelimeleri neredeyse her duada iki kez geçmektedir. Türk dualarında Türk anlamına gelen sözcüklerin bazıları şunlardı: Kana susamış, despot, zalim, korkunç, dinsiz, muazzam güç... Okunan dualar ve vaazlar, Türk ilerleyişinin sıklaştığı zamanlar artmakta, İnebahtı’daki gibi yenilgilerde ve ilerlemeye kısmen ara verildiğinde azalmaktaydı. Papa ile aralarındaki çelişki, yani Reform hareketinin özü, Luther’i Türklere karşı savaş propagandasında yeni bir arayışa itti. Sonuçta Papa da Kutsal İttifaklarla Türklere karşı Kıta Avrupası’nın birliğini temsil ediyordu. Ama Luther, Reform hareketi içinde ortaya attığı Protestanlıkla, söylemini değiştirmişti. Papa istediği için değil, Tanrı istediği için Türklere karşı savaşılmalıydı. Luther, “Türkler geliyor!” diyerek Alman toplumuna yeni bir şekil de veriyordu. Daha doğrusu bu, Avrupa’da Luther ve Protestanlığın ortaya çıkmasını gerektiren yeni koşulların bir sonucuydu. Luther, Almanları birlik olamadıkları için eleştiriyor ve Papa’ya karşı burjuvalar ve prenslerle işbirliği siyasetini güdüyordu. Alman burjuvazisini ve preslerini eleştiriyor gibi görünen Luther, kiliseyle çıkar çatışması günden güne artan bu kesimi “Türkler geliyor” propagandasıyla birleştirme siyaseti izlemişti. Feodal ve kilise aristokrasisinin yerini burjuvaziye ve kapitalizme bırakmaya başladığı dönemin Avrupa’sında, burjuvazi, Kilise ile girdiği çıkar çatışmasından dolayı ona karşı olmak zorundaydı. Aslında Luther, Reform hareketiyle burjuvazinin bu özlemini dile getirmekten başka bir şey yapmamıştı. Ve temeli de Türk karşıtlığıydı! Kapitalizm ve Protestanlık Luther’in Türk karşıtı dualarıyla, yani Protestan duaları ile, Katolikler tarafından yazılmış dualar arasında gerçekte çok fark yoktu. İkisinin de temel niteliği Türk karşıtlığı, Türk barbarlığı ve Hıristiyanların onlardan korunması dileğini içermekteydi. Diğer taraftan Papa da, ona düşman olan Luther de Türk düşmanıydı. O halde Papa ile Luther, ya da Protestanlıkla Katoliklik arasındaki çelişki neden kaynaklanıyordu? Şüphesiz ki Batı’nın doğmakta olan yeni gereksiniminden... Yani Kapitalizmden. Reform ve bununla birlikte Katolikliğe karşı yeni bir mezhebin çıkması, bir anlamda dinin gelişmekte olan kapitalizme uygun hale getirilmesi olmuştu. Elbette ki şöyle diyemeyiz: Protestanlık ortaya çıkmasaydı kapitalizm gelişemezdi. Zaten yeni bir sürecin başladığı ve dengelerin değişmekte olduğu Avrupa’da ortaya çıkan bu yeni mezhebin kendisi de, bu toplumsal ve ekonomik değişim sürecinin bir ürünüydü. Protestanlık, kapitalizmin doğuşuna neden olmamıştı; ama ilerleyen süreçte onunla paralel gelişecakti. Latin Amerika’da ilk sömürgecilik Katolik İspanyollar tarafından başlatılmıştı. Papa bile İspanyol ve Portekizler dışındaki yabancı denizcilere keşif hakkı tanımıyordu. Ancak dengeler daha sonra değişti. Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda geçen “İnek İspanya’nındı ama sütü başkaları sağıyordu” benzetmesi İspanya’nın sömürdüklerinin daha sonra fetihler için kaynak aktaran başka ülkelere aktığını gösteriyordu. Gerçekten de İspanya tarafından sömürülenlerin neredeyse tamamı süreç içinde Hollanda, İngiltere ve Almanya gibi ülkelere akacaktı. Kapitalizm gelişirken, sömürgeciliğin değişen merkezi, aynı zamanda yeni mezhebin yayıldığı ülkelerdi. “Türk ümidi” ve anti-emperyalist Türk doğası Osmanlı’nın hakimiyeti altındaki bölgelerdeki adil uygulamaları, Almanya’da engizisyonlu, aforozlu ve mezhep savaşlı kötü koşullar altında yaşayan halkta “Türk korkusu”nun gün geçtikçe bir “Türk ümidi”ne dönüşmesine neden oluyordu. “Acaba Türklerin yönetiminde daha huzurlu ve güvenli yaşar mıyız?” sorusu halk içinde yayıldıkça, Luther de Türk karşıtı propagandasına hız veriyordu. Bunun üzerine Luther, Türklerin tarafına geçenlerin günahkar sayılacakları ve hain ilan edilecekleri üzerine vaazlarını sıklaştırıyordu. Papa’ya ve kiliseye karşı çıkışında eleştirdiği aforoz uygulamasını kendisi de kullanmaktan çekinmeyen Luther, görüldüğü üzere dinde bir Reform da yapmıyordu. Kimi yazılarında, Luther Türklerin kendileri (Batılılar) gibi abartılı yiyip içmediklerini, gösterişli giyinmediklerini, binalarını ve şehirlerini gereksiz bir biçimde süslü inşa etmediklerini, hükümdar ve Tanırlarına karşı son derece itaatkar olduklarını belirtmekten de geri durmamıştır. Luther’in kendisi de Türklerin kültürel özelliklerini teslim ediyordu; ama yürüttüğü siyasetle bu kültürün Avrupa’ya yayılmasını engellemeye çalışıyordu. Luther bu propagandayı yapıyordu, çünkü Türklerle birlikte, Türklerin fethettikleri bölgelerdeki adil yönetimi neticesi halkta oluşan “Türk ümidi”; Rönesans ve Luther’in Reform’u gibi “aydınlanma” projeleriyle yerleştirilmeye çalışılan kapitalizmin önündeki en büyük engeli teşkil ediyordu. Türkler tarihleri boyunca hiçbir zaman sömürgeci bir siyaset yürütmemişlerdi. Mesela, Hindistan yakılıp yıkılan ikinci bir Latin Amerika olmadıysa, bu Hindistan’ı talan etmeyen ve üç yüzyıl emperyalizme direnen Babür ve oğulları sayesinde olmuştur. Diğer taraftan “Türk korkusu” yaratabilecek askeri ve mali bir güce sahip Osmanlı İmparatorluğu da, Batılının Latin Amerika’da sömürgeciliğe giriştiği aynı dönemde, egemen olduğu bölgelerde bir “Latin Amerika örneği” bırakabilirdi. Barbaros Hayrettin ve Oruç Reis’ten birer “conquistador” (fatih) olamaz mıydı? Elbette olabilirdi, ama olmadı.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||