Eykan Can - Vekâleten tedrisat
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
“Na’vi”ler Türk mü?
KAYA ATABERK
Gazeteci katili Ağca’yı kahraman yapan gazeteciler!
ÖZGÜR ERDEM
Can Dündar’dan
terörist propagandası
YUNUS YILMAZ
CIA tetikçisi Ağca ve Amerikan kontrgerillası
ALİ ÖZSOY
AKP’ye ve Tayyip’e
kardeş geliyor:
ABD’nin Sarıgül’ü
TUĞRUL ÇELİK
Luther, Reform’u
Türklere karşı mı yaptı?
OKAN İŞBECER
CHP’den gerdek açılımı!
TUĞRUL ÇELİK
Deprem mi daha öldürücü yoksa kapitalizm mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
2010 Görünümü
 
TÜRKKAYA ATAÖV
1933 sonrasında Almanya
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk etnojenezi
ve mezhepler (1)
İLYAS SALMAN
Sevdiklerim
ERGİN KONUKSEVER
İran-Irak Savaşı - 2
EYKAN CAN
Vekâleten tedrisat
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (17) - (18)
FEHAMET YALÇINKAYA
Yaşam çeşitlemeleri
 
 
 

Eykan Can
Vekâleten tedrisat

 

“Muallim, iki ay mı yoksun sen şimci?”

“Öyle Fahri emmi. Ben de istemezdim böyle olmasını ama, şartlar böyle.”

“Eee, sen gidince ne olcek veletlerin durumu? Talebelerin ne öğrencek, nasıl öğrencek?”

“Ben yazı yazdım, vekil öğretmen atanacak büyük olasılıkla. Eksik kalmayacak çocuklar merak etmeyin siz. Daha önce dönmeye çalışacağım ben de.”

“Peki öyle olsun muallim. Sağlıcaklan git, sağlıcaklan gel.”

Kamil öğretmen büyüklerin ellerini öptü. Çocuklar ona sarıldı. Minibüse bindi sonra. Valizini önceden yerleştirmişti. Kadınlar arkasından su döktüler. Sonraki bir hafta çabuk geçti. Sabahın ilk saatlerinde kahvede iki ihtiyar konuşmaktaydı.

“Halen çocukların başına muallim gelmedi. Görüyon mu Kısmet?”

“Belki haftaya gelir Fahri.”

“Gelse iyi olur. Bazısı sınava gircek bu yıl. Yazık olcek yoğusam sabilere.”

“Kamil öğretmen halledeceklerdir dediydi.”

“Bu muhtar Kerim değil mi seğirten?”

“O sanırsam.”

“Hasan, bu Kerim deyyusu nere koşuyor böyle, biliyon mu?”

“İmam Nurullah hastaymış galiba. Camiye gelmemiş bugün. Onun evine seğirtiyordur.”

“Onun hastalığından Kerim’e ne! Kesin bir işi yan yatmıştır, ondan tazı gibi olmuştur bu!”

“Bilmiyorum baba.”

Döndü Fahri emmi, Kısmet dayıya.

“Haydin kalkalım biz de, öğleden sonra geliriz gene.”

Fahri emmi ile Kısmet dayı evlerine yola çıktılar. Aradan yarım saat geçti geçmedi, bu defa kahvede oturanlar Fahri emmiyi koşarcasına geçerken gördüler. Bu sefer Latif Hasan’a sordu.

“Hasan, baban niye koşuyor, biliyon mu?”

“Babam mı!”

“Aha bak, işte şimci geçti burdan.”

“Allah allah! Bilmem ki nere koşmakta.”

“Bak şimci de Kısmet dayı değil mi koşan?”

“Hayırdır yahu. Ne oluyor bunlara. Hepsi maratoncu gibi sürekli koşturuverirler.”

Hasan elindeki işleri bıraktı kapıya yöneldi. Bu defa da Kemal’i gördü. O da aynı Muhtar Kerim, babası ve Kısmet dayı gibi aynı yöne doğru koşmaktaydı. Seslendi Kemal’e.

“Kemal, ne oluyor! Nere koşuyonuz böyle!”

“Konuşcek hacet yok, gel sen de.”

Arkasından Selim geliyordu. Onun ardından da köyden diğerleri. Hasan ve kahvedekiler dışarı çıktı. Hepsi şimdi aynı yöne doğru koşmaktaydı.

Kadınlar ve çocuklar da peşlerindeydi. Köyün ahalisi Karasulak’ın içini dört dolanıyordu. Herkes en yakınındakine ne olduğunu soruyor, aldığı cevaplar ile yorum üstüne yorum yapıyordu.

“Muhtar Kerim’e bir kağıt gelmiş. Kağıtta çok mühim şeyler yazmaktaymış.”

“Mahir, ne yazıyormuş kağıtta?”

“Valla orasını bilmem ama sanırım bunu tehdit etmişler gene.”

“Öyle değil.”

“Yahu biraz yavaş koşun. Gıçımdan ter aktı Mahir.”

“Duramayız. Kan çıkcek dimekteler. Fahri emmi kescekmiş Kerim’i.”

“Amanın durmayın o zaman. Seyirlik var, yetişelim.”

“Hatçe, senin bu kocan olacak herif gene karıştırdı ortalığı.”

“Ben ne edem nenem. Herif beni ne zaman dinledi ki. Kendi dikine gide gide hepimiz bu hale geliverdik.”

“Kemal de bu defa yandın sen, diyerek fırladı evden. Kesin kan dökülcek.”

“İmam kesmenin büyük günahı vardır yahu. Doğrudan cehenneme gider.”

“Niye imamı kessin. Kerim’i kescektir.”

“Nurullah efendi kötü bir şey yapmaz bacılar.”

“Ne deyiverdin anlamadık Saniye bacı. Şu kafandaki çarşafı bari çıkarsaydın. Yüzünü görmek isteyen yok zati. Ama illa konuşcem diyorsan sesini duyalım.”

İmam Nurullah’ın karısı Saniye yüzünü açtı.

“Kocam kim vurduya gidecek Hatçe bacı. Yandım ben anam. Yetişelim bir an evvel bacılar.”

“Hah şöyle. Böcü gibi ortalıkta gezilmez, öğrenemedin mi bunca zaman?”

“Kemal ağabey yetişmiş diyorlar Nurdane nine.”

“Aman, yandık ki ne yandık! Çocuğun başı belaya girmeden yetişin Selim.”

“Nurdane, Kısmet de gitti di mi, gördün di mi, eminsin?”

“Eminim Kadriye. Fahri’nin peşinden koştu. Anca beraber gardaşım, geliyom bekle, diye bağırınıyordu peşinden.”

“Erkeksiz kalcez bu gidişle, hepisi elini kana buleycek.”

Köyde atılan ilk turun ardından ikinci tura geçildi. Yine herkes aynı sıra ile koşmaktaydı. Yalnız arkadakilere ulaşan haberler farklıydı bu defa.

“En önde imam Nurullah varmış yahu!”

“Yanlış istihibarat aldık diyon yani!”

“Muhtar onun peşindeymiş.”

“Kağıdı imam efendi mi yollamış?”

“Duyduğuma göre kağıtta imam Nurullah’ın ismi varmış.”

“Amanın, imam efendi mi muhtarı tehdit edivermiş bunca zaman!”

“Kemal niye kescekmiş o zaman onu?”

“Orasını bilmem. Fahri emminin de ismi var diyiverdiler bana. Herhal onla alakadar olay.”

“Fahri emmi ile imam mı ortak olmuşlar bu tehdit işinde. Bak şu Allah’ın işine!”

“Yok Fahri emminin geçenlerdeki aşure gününde, köye getirilen şeyh yüzünden tepesi attıydı. Fırsat bu fırsat diyip peşine düşmüştür onların.”

“Şeyhin şıhın aşure gününde ne işi vardı ki? Haklıydı Fahri emmi.”

“Ben hayatımda hiç şeyh görmediydim Latif ağabey. Tipi pek kayık bir herifti.”

“Nurlu bir adammış sözde. Kendine hayrı yoktu ki adamın.”

“İmam efendi bir daha şeyh meyh çağıramaz zati buralara.”

“Fahri emmi postayı koydu ya. Yetmiştir ona ömrü billah.”

“Saniye bacı, senin kocanın getirdiği şeyh yüzünden olmuş olanlar, öyle söylüyorlar.”

“Ne yapmış ki şeyh onlara? Adam ehl-i Müslüman bacılar. Mübarek adam. Kimseye zararı yok. Bu nurlu adama zaviye açalım bile demişler de yok demiş. Benim kendi ayaklarım sağken kimseyi ayağıma getirmem. İsteyen olursa ben hakkı rahmete kavuşunca ardımdan yapsınlar. Fakirin fukaranın ayağına gitmekten gocunmam. Ben de onlardan biriyim sonuçta. İlim benim sırtımda büyük bir yük. Bunu paylaşarak dağıtacağım, demiş.”

“Ondan altında gıcır mersedesle geliverdi di mi!”

“Seveni çok, o n’apsın? O kadarını çok görmeyin bacılar. Burayı da çok sevmiş zati. Sonra öyle demiş Nurullah efendiye.”

“Yahu adam daha köyün ismini doğru düzgün söyleyemiyordu Saniye bacı. Ben ne deyiverdiğini bile anlamadım. Acaba dedim bu mu Türkçe konuşmuyor, yoğusam ben mi?”

“İlim dili büyük dil, anlayan nurlanır zati Kadriye teyze.”

“Belli sen öyle nurlanmışsın ki, nurundan kimsenin gözü kamaşıvermesin diye, karalar içindesin, yüzünü gören cennetlik! Tövbe estağfurullah! Namazımı niyazımı şeyh mi öğretcek bana bu yaştan sonra. Ben onun ilminin de...”

“Yakalamışlar muhtarı, daha çabuk.”

Selim’in uyarısı ile kadınlar hızlandılar. Bir süre sonra olay yerine ulaştılar.

Köyün çıkışına geldiklerinde köylülerin gördükleri manzara şu şekildeydi. Muhtar Kerim köyün hemen dışında imam Nurullah’ı yakalamış, Fahri emmi muhtar Kerim’in ceketine asılmış. Kısmet dayı da onun belinden yakalamıştı. Kemal muhtara doğru tekme savuruyor, Hasan da onu tutmaya, Latif ile Mahir de iki tarafı ayırmaya çalışıyordu. Arkadakiler de ayırma işine talip olunca muhtar önce savruldu, yere düştü, ardından ağlamaya başladı. Fahri emmi de elini çekti böylece. Şapkasını eline aldı konuşmaya başladı. Köylüler etraflarını sarmış, olanı biteni dinlemek için pürdikkat Fahri emmiye kulak kestiler.

“Bu deyyus var ya bu Kerim deyyusu.”

Soluklandı, devam etti.

“Okula vekil öğretmen olmak için başvuruvermiş.”

“Deme Fahri emmi!”

“Eve gittiğimde torun anlattı. İmam Nurullah derse girdi bugün dedi.”

“İmam efendi girdiyse muhtarın ne ilgisi var?”

“Bu ikisi, birbirlerinden habersiz başvuru yapıvermişler. Birinin kabul edilmiş, diğerinin edilmemiş. Mehmed bana, imam girmese muhtar gircekmiş dede deyince dellenmiş fırlamışım evden.”

Eğildi muhtar Kerim’e Fahri emmi.

“Senin ne işin olur muallimlikle!”

“Ne olur ki Fahri emmi? Çocuklar başıboş kalıvermesin dediydim.”

Fahri emmi imam Nurullah’a döndü sonra.

“Ya senin ne işin olur mektepte? Cami mi orası!”

Kemal araya girdi.

“Ben de imam efendi okulda ders veriyor artık diyince Selim, tepem atmış. Bu şeyh geldiğinde okula da bir el atıver dediğini duydum.”

“Yalan! Haşa yalandır bu, iftiradır bu! İftira çalmak en büyük günahtır Kemal!”

“Kulağımla duydum sana ne dediğini imam efendi. Bir çocuklara el atmadığınız kaldıydı. Ne bu ya! Başıboş mu sandınız siz memleketi!

“Ben olsam ne olur hem Kemal? Atanan öğretmenlerin hepsini sen öğretmen okulu çıkışlı mı sanıyon. Öyle çok var ki imam öğretmen olan.”

“Ben onları tanımam. Seni tanırım. Hem bir yerlerde bir sakatlık varsa, her şey sakat gitcek diye bir kanun mu var? Bunca öğretmen var atama beklemekte. Bir de din adamı olceksin. Onların emeğinin, hayatının üstüne oturmayı günah saymıyosan ben ne diyim sana!”

“Ben gidiyom!” diyerek ekledi Kemal sinirle.

“Dur hele,” diye tuttu onu Fahri emmi.

“Bakın şimci, siz ikiniz de ders vermeye çok meraklısınız di mi? Şöyle yapcez. İkiniz de derse girceksiniz. Ben de yanınızda gircem ama. Tek hatanızı görürsem yakarım çıranızı ona göre. Var mı sorusu olan!”

Bakıştı ikisi birbiri ile. İmam Nurullah sesini çıkaracak oldu. Muhtar Kerim atıldı.

“Yok Fahri emmi. Benim sakınceğim bişiy yok zati. Senin var mı imam efendi?”

“Yok,” dedi o da altta kalmamak için.

Köylüler evlerinin yolunu tuttu. Olay bu şekilde halledilmişti. Bir hafta sonra Nurdane ninenin torunu Ali evde ödevlerini yaparken Nurdane nine başına geldi.

“Yapıyon di mi ödevlerini Ali?”

“Yapıyom da nene, zor oluyor.”

“Neden kızanım? Öğrenmiyon mu okulda?”

“Öğreniyom galiba da nene, bak şimci şöyle söyleyim sana.”

“Anlat dinliyom,” dedi Nurdane nine, döşeğe oturdu bağdaş kurdu.

“Kitaptaki sorunun aynısını okulda cevapladı bugün üç vekil öğretmenimiz. Soru: Ülkemizde nerelerde kömür madenleri vardır?”

“Güzel soru, bilivermek lazım tabi memleketin zenginliklerini.”

“İlk önce imam Nurullah başladı anlatmaya. Bursa’da çıkar. En son madenciler elim bir kaza ile hakkı rahmetlerine kavuşmuştur. Hepimiz çok üzüldük onlar için. Ama neyi anladık bu olaydan; ölümlü dünya, bugün varız yarın yoğuz çocuklar. Önemli olan bu dünyadan öbür dünyaya ne taşıdığımız. Diğer taraf için çalışmalıyız. Bu yaşam geçidir, fanidir. Dini bütün olarak yaşamak lazım ki diğer tarafa gittiğimizde sevaplarımız çok olsun. Fahri emmi öksürdü o sırada, muhtar Kerim atlayıverdi.”

“Eee, o ne diyiverdi?”

“Evet Bursa’da çıkar. Ama burdan şunu çıkarmalıyız. Özelleştirmeler tam yapılamıyor memlekette. Yabancılar bastırıyor, iyi de para veriyorlar ama yaranamıyorlar. Muhalifetler hemen köstek oluveriyor özelleştirmelere. Sankim komünist memlekette yaşıyoz. Her şey de devletin olmaz ki! Devlet kömür mü satcek? Daha büyük işleri var devletimizin. Burdan muhalifetin bizi köstekleyip durduğunu anlıyoz.”

“Bak sen, işi gücü muhalifeti kötülemek. Nerdeyse bu muhalifetleri.”

“Sonra işte nene, Fahri emmi sözünü kesti onun. Çocuklar, dedi. Bursa’da çıkar doğru diyiverdiler. Ama gerisini eksik dediler, hatalı dediler. Bursa’daki olaydan madencilerimizin ne kadar kötü şartlarda çalıştıklarını görüverdik. Ölmeden toprağın altına giriveriyorlar zati, hepten girdi gariplerim. Özelleştirme diye diye zati bu hale geldik. Kimlere nereleri satıvermekteler takip bile edemiyoz; madenler mi, yollar mı, sular mı, sahiller mi gidiveriyor? Sonra alanların işçileri nasıl çalıştırdığını bilmiyoz, yada işten çıkarıveriliyorlar. Memlekette komünist değil ayrıcane, milli değerlerimiz onlar. Bu Kerim deyyusunun ölse de anlayamayacağı şey odur. Böyle nene, şimci ben ne yazayım onu düşünüyom.”

“Ne öğrendiysen onu yazıver oğul. Ben sana karışıversem olmaz şimci.”

“Tamam nene,” dedi bunun üstüne ve yazmaya başladı Ali.

“Kömür Bursa’da çıkar. Bursa fani bir yerdir. Öte tarafa Bursa’yı taşıyamayız. Yabancılar orayı iyi özelleştirememişlerdir. Komünistlik yapmamak için de her şeyi satmak gerek. Muhalifetin de komünist olma olasılığı var. Milli değerlerimiz kötü şartlarda yaşıyor. Onların şartlarının iyi olmadığını muhtar anlamıyor.

Not: Komünistlik ve özelleştirme ne demek bilmiyorum.”


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40