![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk
Ağca’nın tahliyesinden manzaralar Davullar zurnalar çalınıyor. Bir grup karşılamacı da sloganlar atarak, sevinç gösterisinde bulunuyor. Bir tarafta da anlı şanlı Türk basın mensupları birbirlerini itip kakarak görüntü almaya, insanların haber alma özgürlüklerini sağlama kutsal görevlerini (!) yerine getirmeye çalışıyorlar. Hayır, burası Habur sınır kapısı değil. Yani Kandil dağındaki terör kampından taze taze inmiş katiller, alçaklar karşılanmıyor burada. Burası Ankara, Türkiye’nin başkenti... Sincan F Tipi Cezaevi’nin önü... Faşist katil, uluslararası üne sahip terörist Mehmet Ali Ağca tahliye ediliyor. Mekan ve kişiler değişse de manzara az çok aynı. Demek ki terörist ve katil karşılamanın da bir raconu var. Ve karşılananlar da karşılayanlar da bu raconun dışına asla ve kat’a çıkmıyorlar. Mehmet Ali Ağca’yı bir korumalar ordusu izliyor. Onları da bir gazeteci ordusu izliyor. Koruma ordusu, etrafı kesiyor, basını itip kakıyor. Onlar da Başbakan’ın korumaları gibi kendilerinden emin ve her an fedakarca bir harekette bulunmaya, gerekirse canlarını ortaya koymaya hazırlar... Gazeteciler de kendilerine verilen başka türlü bir fedakarlık rolünü oynamaktan kaçınmıyorlar. Onlara da itilmek, izdihamda birbirini ezmek ama ne olursa olsun Ağca haberi yapmak düşüyor. Gazeteciler o kadar bilinçliler ki meslekleri konusunda, çektikleri bunca cefaya karşın “gık” demeden koruma ordusunun direktiflerine uyuyorlar. Önce GATA’ya gidiliyor. Ağca’nın askerlik sorunu çözülüyor. Ardından lüks otomobiller, en az kendileri kadar lüks bir otele doğru yola çıkıyor. Gazeteciler de onların arkasından... Otelin giriş kapısında Ağca önce gazetecilere birer dosya dağıtıyor. Kendinden emin, mağrur ve yaptığı tüm o “kahramanca işlerin” ağırlığıyla hareket ediyor! Sanki içerden çıkan Ağca, Abdi İpekçi cinayetini işlemekten ve iki ayrı gasp suçundan hapiste yatıp çıkmamış da bir vatan kurtarıcısıymış, düşman elindeki esaretten kurtulmuş gibi davranıyor. Ağca için; “zaten o kendini Mesih zanneden bir meczup” diyebilirsiniz. Fakat işin kötü yanı gazeteciler de ona “kahraman” ya da “Mesih” muamelesi yapıyorlar... Ağca konuşmaya başlıyor ama İngilizce... Bizim basını çok da umursamamış olmalı ki Türkçeyi tercih etmiyor. Ne de olsa adam büyük kahraman, tabii ki büyük oynayacak. Uluslararası ününe, “iyi şöhretine” yakışır davranacak. Türk basını da bu durumu anlayışla karşılayacak. Normalde söyleyeni hapishaneden çıktığı anda tımarhaneyi boylatacak sözleri Ağca ardı ardına sıralıyor. Söylediklerinde yeni bir şey de yok. Yıllardır tekrarladığı birkaç deli saçması... Bu sefer İngilizce olarak zırvalamaya devam ederken, görüntü alamayan foto muhabirlerinden biri sesleniyor: “Abi, n’olur bak...” Vah Türk basını vah...
Ağca: Türkiye’yi kana bulayan faşist katillerden biri Peki, Mehmet Ali Ağca kimdi? Gerçekte bu sorunun cevabı hiç de zor değildi. Herkes de cevabı az çok biliyordu. Ama birçok kesimin işine gelmediği için yine de bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyordu. Ağca 1958 yılında doğmuştu. 1976 yılında da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydolmuştu. Aslında yetim maaşıyla geçinen son derece yoksul bir ailenin çocuğuydu. Fakat birkaç yıl içinde adına açılan banka hesaplarında astronomik rakamlar dönen bir isim olacaktı. İyi ama bu garip değişim nasıl olmuştu? Üniversite yılları başlayınca Ağca, kendisini ülkücülerin yanında buldu. Özellikle o dönemde ülkücülerin önde gelenlerinden sayılan Oral Çelik’le olan arkadaşlığı Ağca’yı, Abdullah Çatlı’nın ekibine dahil etti. Abdullah Çatlı, “reis” lakabıyla anılıyordu ve Ülkü Ocakları’nın genel başkan yardımcısıydı. Genel Başkan ise Muhsin Yazıcıoğlu’ndan başkası değildi... Yıllar sonra Uğur Mumcu’nun “Papa-Mafya-Ağca” kitabında ayrıntılı olarak ele alacağı faşist şebekenin bir kanadı Ağca’dan buralara kadar ulaşırken, bir ucu da mafya, kaçakçılık ve uyuşturucu çevrelerine uzanıyordu. Ve işte bu şebeke özellikle 1978 yılı itibariyle Türkiye’yi kana bulayacak olan faşist katliamların tümünün arkasındaki yapıydı. Üst üste devrimciler, öğrenciler saldırıya uğruyordu. Maraş katliamını, Bahçelievler’de yedi solcu öğrencinin öldürülmesi izliyordu. Bu olayların hepsinin ardından içinde Çatlı, Çelik, Yazıcıoğlu ve Ağca’nın da bulunduğu faşist ekip çıkacaktı. Türkiye 12 Eylül’e doğru sürüklenirken, öldürülen insan sayısı her geçen gün artarken, katillerin hedef yelpazesi de genişliyordu. Önceleri devrimcilerle ve sosyalistlerle sınırlı kalan cinayetler silsilesi artık daha ılımlı ve uzlaşmacı isimlere de ulaşmıştı. Hukukçular, bürokratlar, gazeteciler de “faşist temizlik”ten paylarına düşeni alıyordu. 12 Eylül’e giden yolun kilometre taşlarından birini oluşturan Abdi İpekçi cinayeti 1 Şubat 1979’da Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik ve kimliği halen saptanamamış olan yardımcıları tarafından işlendi. Tetiği Ağca çekmişti. Olayın üstünden çok zaman geçmeden Ağca yakalandı ve suçunu kabul etti. Olay yerinde yapılan tatbikatlarda cinayeti nasıl işlediğini insanların kanını donduran bir soğukkanlılıkla anlatıyordu. Ardından kısa bir süre hapiste kaldı. Ve yine bilinmeyen yardımcıları aracılığıyla cezaevinden kaçırılıp yurtdışına götürüldü. Buraya kadar olanlar Türkiye içindeki faaliyetleri... Ardından geçen süreç ve bugüne kadar yaşananlar da onun uluslararası kariyerini oluşturuyor. Papa suikastı, yakalanma, İtalya’da hapis ve Türkiye’ye iade... Ağca’nın yaşamı ve eylemleriyle ilgili bilinen ve bilinmeyen birçok şey var. Fakat ne olursa olsun onun Türkiye’yi kana bulayan faşist katillerden biri olduğu gerçeği değişmiyor. Özellikle de Abdi İpekçi cinayetinde suçu sabit olan ve ceza almış bir katil olduğu gerçeği...
Gazeteci katiline Ağca olayı başlı başına kötü bir olay, Türkiye’nin başına bela olmuş bir olay. Ama bu olayda özellikle bu son tahliye olayıyla beraber en kötü tavrı alanlar gazeteciler oldu. Ağca’nın siyasi kimliğini, uluslararası koruyucularını, arkasındaki adamları vs. bir yana bırakalım. Bu adam her şeyin ötesinde bir katil... Bir gazetecinin katili ama aynı zamanda İpekçi’nin genel yayın yönetmeni olduğu Milliyet gazetesi de dahil olmak üzere tüm gazetelerin de manşeti, baş köşesi, “onur konuğu”... Öyle ki tüm gazeteciler onun görüntüsünü almak için yalvardılar. Bizim basının yalakalığı bilinir. Özellikle Batılılar karşısında bu hastalık nükseder. Ama el insaf! Bu sefer Obama’ya bile yapmadıkları yalakalığı bir katile yaptılar. İtalya’da cezaevindeyken onunla görüşen gazeteciler bugün de onun bir işaretini bekler durumdalar. Ağca bir kabul etse kendileriyle görüşmeyi ya da televizyonda program yapmayı, Apo röportajlarındaki saygılı tavırlarını ondan da esirgemeyecekleri kesin... Ağca parlatılıyor, Ağca yüceltiliyor. Hatta Mehmet Altan çıkıp Ağca’yı aklamaya bile kalkıyor. Altan’a bakılırsa Ağca, İpekçi cinayetinin faili değilmiş. Cinayetin olacağını biliyormuş ve izlemeye gitmiş. Oysaki cinayeti ne Ağca reddetmişti, ne de Oral Çelik. Ama Türkiye’de gerçekler değil komplo teorileri daha inandırıcıdır. Abi-kardeş Altan’lar siz de üretmeye devam edin. Nasıl olsa yiyecek olanlar var. Ama herkes de o kadar onursuz değil ki... Milliyet gazetesi iki gün boyunca, “Ağca ne yedi ne içti, otele ne kadar para verdi, kendisini hapisten kaçıran arkadaşlarıyla nasıl sohbet etti” haberleri yaparken kendi okurlarından iyi bir tokat yedi. Milliyet okurları bu katilin haberlerinin yapılmasını, bir nevi “katil paparazzisi”nin uygulanmasını protesto edene kadar Milliyet’in aklı başına gelmedi. Ne güzel değil mi? Adam gelsin senin Genel Yayın Yönetmenini öldürsün sen de onun peşinde koş. Bir katili kahraman yap. Devam et Milliyet, ne de olsa profesyonel gazetecilik... Ağca ekibi, gazeteciler ve bir köpek Ağca’nın Ankara macerası nasıl mı sona erdi? Önce otelde Ağca’nın abisi Adnan Ağca, basın mensuplarını fırçaladı: “Sizin kapasiteniz kaldırmıyor.”Bizimkiler daha çok çalışmalıydılar Ağca’ya yetişmek için ve çalıştılar da... Ağca’nın korumaları bu süreç boyunca Ankara’da terör estirdiler. Gazeteciler onların peşinde koştu, onlar da zaman geçtikçe kim olduklarının daha çok belli ettiler. Ağca’ya neredeyse “majesteleri” diye hitap etmeye niyetlenen basın karşısında gururlandıkça gururlandılar. Her geçen an kendilerini daha da yetkili gördüler. Rahatladıkça rahatladılar... Artık bildikleri yöntemlerle davranacaklardı. En son Ankara’nın çıkışında Ağca bilmem kaçıncı kez bir lüks arabadan başka bir lüks arabaya aktarılırken olanlar oldu. Artık Ağca hazretleri çok rahatsız olmuştu. Şu gazetecilerin haddini bildirmenin zamanı gelmişti. Ağca’ya görüntü almak ve soru sormak amacıyla hücum eden gazeteciler, Ağca’nın tosuncuklarının hücumuna uğrayıverdiler. Korumalardan biri gazetecilere tabancasını gösterip, küfürler ederken bir taraftan da “Sıkacağım size, vurup yatıracağım sizi!” diyordu. Yapar mı yaparlardı. Daha önceden de yapmamışlar mıydı sanki? Diğer taraftan öbür korumalar da ellerini bellerine atmaya başlamışlardı bile. Ortam bizim acar gazeteciler için tehlikeli olmaya başlamıştı. Bu sırada Ağca arabalardan birinden indi, diğerine bindi ve uzaklaşmaya başladı. Gazeteciler takip edemesin diye bir diğer araba da yolu kesiyordu. Ankara otoyol gişelerinde mafya dizisi manzaraları yaşanıyordu. Tam da bu sırada, bakın Allah’ın işine, Ankara’nın ayazında donmak üzere olan gariban bir köpek, Ağca’nın inerken açık unuttuğu kapıdan içeriye atladı ve Ağca’nın yerine kuruluverdi. Az sonra korumalar onun varlığını fark ettiler ve dışarı atıp gaza bastılar. Muhtemelen gariban da küfürlerden nasibini almıştı. Lüks ve sıcak arabadaki saadeti kısa sürmüştü. Ama gene de indirildiği arabayı takip etmeye bir süre daha soluk soluğa devam etti. Basın mensuplarımız ise biraz daha şanslılardı. O kadar lüks olmasa da onlar da arabalarına atladılar ve Ağca paparazzisine devam ettiler...
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||