![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Sürekli Suphi Bey’in sigarası bitiyor. Ne ilginç değil mi; neden bütün çabuk biten şeyler, insana zevk veriyor sence? Bilmiyorum ben. Belkiyse, zevk aldığımız için, çabuk bitiriyoruz bize zevk veren şeyleri. Oysa, acı, sürek şarj edip kendini, sürüp gidiyor. Mutlu ânları dondurup saklamalı. Ancak oda sıcaklığı izin vermiyor mutluluğa. Ne dersin, Sağdıç? Velhâsıl, konuşmamız gerek... “Zevk veren şeylerin çabuk bitmesi, bence, insana bağlı bir şey. İnsanın tüketeci mi, yoksa üretken mi olduğuna bağlı. Tüketiciysen, hemen tüketirsin. Üreticiysen, bitmiş olsa bile, o zevki kendi içresinde sürekli çoğaltırsın.” “Sigarayı nasıl çoğaltacaksın ki?” “Zevk verek sigaranın cismi değil ki, içimi. İçtiğin sigaranın güzelliğini sürek anımsayarak, o güzel ânın tükenmesini önlersin. Hatta, o zevki büyütürsün. Tıpkı, bir acıyı, sürek düşünerek, büyütmek gibi.” “Ne konuşuyordunuz?” “Sizin sigaranızı, Suphi Bey.” “Yasağımı?” “Hayır, sigara içmedeki zevki.” “Ben, bunu zevk için içmiyorum özünde.” “Ne için içiyorsunuz?” “Anımsamak için.” “Neyi?” “Hâtice’li o son yağmurlu günü. Hevenk hevenk yağmur yağmasına karşın, o sicim ıslaklığa rağmen, sigarıma yakabilmiştim. Herhâl, efkârdandı bu. İşte, o ânı sürek yaşamak için, sigara içiyorum sık sık.” “Geridepremeli Ân Titremesi’ne ne oldu peki?” “O, sonradan çıktı. Çıkana dek, o ânı, sigarayla yaşayabiliyordum anca. Eski alışkanlık işte... Sigaradan vazgeçemiyorum yine de. Tıpkı, teknoloji ilerlese de, pilâktan kopamamak gibi.” “Peki, bu Geridepremeli Ân Titremesi ne zaman çıktı?” “Bunu, biraz uzun anlatmam gerek sanırım.” “Lütfen, buyrun.” “Londra’dayım. Sanırım, yıl 74. Odamdaki uçuk sarı duvarlara bakıyorum...” “Bir dakika, Suphi Bey!” “Evet?” “Bu anlattığınız ânı, Geridepremeli Ân Titremesi’yle yaşayabilir miyiz?” “Yaşayabiliriz ancak gereksiz bence. Anlatıyorum zaten. Ayrıca, özel yaşamıma çok da karışılmasını istemiyorum.” “Hakkınız var, Suphi Bey.” “Sağolun. Devâm ediyorum... Odamdaki uçuk sarı duvarlara bakıyorum. O denli uzun bakmışım ki, artık duvarın öte yanını bile görmeye başlamışım. Efkârım başımın içresinde arı gibi dolaşıyor. Parmağım, rakı bardağının kenârında dolanıyor. Ancak, dolanmaktan yorulmuyor parmağım. 10bin metre engelli gibi koşuyor hatta parmağım. Türlü yorulmuyorum ama. Çünkü sürek Hâtice’yi düşünüyorum. Hâtice’yle olan o son ânı. Sürek yağmurlar yağıyorlar odama. Ağzımdan buhar çıkıyor. Gözlüklerim buğulu. Günlerim artık böyle geçiyor. Sessizlik vurunca duvarsââtlerine, durmadan o ânı düşünüyorum. Bir kez bile gözümü kırpmadan yaşıyorum yine ve yeniden. Yaşamak da hoşuma gidiyor zaten. Hâtice’yi bir kez daha görmüş oluyorum. Ve Hâtice’ye nasıl davrandığımı unutmamak için de iyi oluyor bu anımsamalar. Unutmayayım ki, Hâtice beni sevmediğinde, güzel bir gerekçe olsun beni sevmemesine; Hâtice’ye hak vereyim. Kendime olan kızgınlığımın bitmemesini istiyorum. Bu Londra’da anca böyle yaşayabiliyorum. Yoksa, ters şeyler olabilir benim adıma. Sürek yağmurlar yağıyorlar odama. Hâtice’yi yine görüyorum. Telefon kulübesini. Cam gibi gözlerini. Bağıran sesini görüyorum bana. Polis sireni. Sürek görüyorum bunları. Sürek görmek hoşuma gidiyor. Her seferinde ‘Umarım, Hâtice beni sevmiyordur. Kendi yararına çünkü. Beni severek, beni cezalandırmıyordur umarım. Kötülüğümü yüzüme vurarak.’ diyorum. Ancak, içremden bir ses ‘Hâtice, seni kesin seviyordur ulan hâlâ!’ diyor. Yıkılıyorum. O’na yaptığımdan sonra, beni sevmemesi için neler yapmazdım? Ucu açık. Her şeyleri... İşte yine böyle birgün. Yine düşünüyorum Hâtice’yi. Pikapta Çamur Votırs çalıyor. Parçanın girişini yineliyorum ağzımda. Her seferinde daha güçlü ve hırslı yineliyorum :Ba ba ba bap... Ba ba ba bap... Kendimden geçmişim. Hâlâ yineliyorum :Ba ba ba bap... Ba ba ba bap... Birden biri omuzlarımı silkti. Açtım gözlerimi :Hâtice ve Hâtice’yi bıraktığım ân. Anlayamadım. Hâtice yine silkti omuzlarımı : ‘Suphi, ne yapıyorsun?’ ‘Bilmiyorum. Bilmiyorum. Hâtice... Sen misin?’ ‘Ne diyorsun, Suphi?’ ‘Ama, buuu... İmkânsız.’ ‘İmkânsız olan ne?’ ‘Daha demin Londra’daki odamdaydım. Seni düşünüyordum... Bu ânı düşünüyordum... Sonra!.. Bilemiyorum.’ ‘Delirdin mi, Suphi? Deminden beri buradasın. Bir şeyler diyecektin. Sonra, sonra... Bir ân durdun. Şimdi de, böyle konuşmaya başladın.’ ‘Allah, Allah! Nasıl olur?’ “Nasıl olur?” “Ben de bilmiyorum, Sağdıç Bey. Ancak, olmuştu işte. Birden, Hâtice’nin yanındaydım yine. Çok utanıyordum. Ancak, O, yine aynıydı.” “Gerçi, anladığım kadarıyle, daha dememişsiniz ki Hâtice Hanım’a” “Doğru diyorsunuz ancak deseydim de yine o gözlerle bakardı Hâtice. Neyse... Ben, O’na, ne yaptığımı bildiğim için içremdeki utanç duruyor hâlâ. Ancak, O, yine cam gibi güzel bakıyordu bana.” ‘Bir şey diyecektin, Suphi?’ “Diyecektim, ancak, bu sefer diyemedim. Tuttum kolundan Hâtice’nin. Yürüdüm.” “Ne yâni? Öylece...” “Evet. Öylece. Hiç konuşmuyorduk. Birden yine polis sirenleri. Bir ağacın ardına koştuk. Tam dudaklarımı araladım. Birden yine polis sirenleri. Tam dudaklarımı aralamıştım, izin vermedi ‘Seni seviyorum, Hâtice’ demeye; çünkü hâfif aralık dudaklarımdan öptü beni. Ve birden polis sirenleri sustu. Yağmurlar sustu. Doğa sustu. Tanrı sustu. Tek bir kâlp atışı kaldı havada asılı.” “Sonra?” “Sonrasını sonra anlatırım.” “Ama hep böyle yapıyorsunuz, Suphi Bey!” “Ne yapayım? Sigaram bitti.” “Daha demin paket vardı elinizde.” “Suphi Bey, öpüşme olayını anlatırken, bir paketi bitirdi, Sağdıç; görmedin mi?” “Vallahi fârketmemişim.” Neyse... Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgelsin sana. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı... Hâtice’yle o anı yaşamak için.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||